MEÂLİ:
36- Medyenʹe de kardeşleri Şuaybʹı (uyarıcı peygamber) gönderdik; «ey kavmim, dedi, Allahʹa tapın, Âhiret gününe (oradaki mutluluğa) umut bağlayın ve sakın yeryüzünde fesât çıkararak ortalığı karıştırmayın. »
37- Buna karşı onu yalanladılar. O sebeple onları şiddetli bir sarsıntı yakalayıverdi, derken kendi yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.
38- Âd ve Semûdʹu da yok ettik. Gerçekten onların oturduğu yerlerin kalıntıları size açık ve ortadadır. Şeytan, onlara amellerini süslemişti de böylece onları (doğru) yoldan alıkoymuştu. Halbuki kendileri (az-çok) gözü açık kimseler idi.
MEDYENLİʹLER VE ŞUAYB PEYGAMBER
Medyen birçok yerde belirttiğimiz gibi, Filistin ile Hicaz arasında Kızıldeniz sahiline yakın büyük bir kasabadır. Şuayb Peygamber onlara uyarıcı elçi olarak gönderilmiştir. Zira bu yöre halkı hem güzergâha yakın, gelip geçen kervanlarla temas halinde bulunuyordu, hem de birkaç çirkin ahlâkı vardı ki bu tam bir zulüm haline gelmiş ve putperestlikle birleşip çevrelerini de huzursuz etmeye başlamışlardı. O nedenle kendilerini düştükleri küfür ve ahlâksızlık bataklığından kurtaracak bir uyarıcıya büyük ihtiyaçları vardı.
Medyen yerlilerinin daha çok şu üç huyu ve inancı konu edilmektedir:
1- Allah’ı bırakıp putlara taparlar ve bu inançlarını ısrarla savunurlardı.
2- Dolaylı ve hileli gelir sağlamayı sanat haline getirmişlerdi. O yüzden hem kendilerine karşı güvenleri kalmamıştı, hem de yabancıların onlara karşı güveni yoktu.
3- Ölçü ve tartıda her türlü hileye başvururlar ve böylece insan haklarına dolaylı, dolaysız yollardan el uzatırlardı.
Şuayb Peygamber (A. S. ) onların arasında doğup büyüdüğü için, olup bitenleri en küçük ayrıntılarıyla biliyordu. O bakımdan çok yumuşak ve sistemli bir mücadele sürdürdü ve yaşlanıncaya kadar bu şerefli hizmetini aksatmadı. Ne yazık ki, azı müstesnâ, kasaba halkı bütün şirretlik ve hayasızlığıyla bu kadri yüce peygambere karşı koydular, onu yalancılıkla suçladılar; bu da yetmiyormuş gibi kendilerini doğru yola irşada çalışıp fazîlet mücadelesini hasbî olarak sürdüren hemşehrilerini öz yurdundan çıkartmayı kararlaştırdılar ve geniş bir aileye mensup olduğu için öldürmeye cesaret edemediler.
İş bu üzücü ve düşündürücü çizgiye gelip dayanınca, yapılacak bir şey kalmamış oluyordu. Zira irşat ve teblîğ kusursuz yerine getirilmişti. Akıl ve idrâklerine ışık tutulmuş, gereken yardımcı bütün bilgiler verilmişti. Kısacası, Allah ve peygamberi kendilerine düşeni yapmış, doğru yolu ve neticesini göstermişlerdi. Sonuç alınmayınca, sünnetullah harekete geçmiş ve hükmünü yürütmüştü. Müthiş bir uğultu ve gürültü ile önüne geçilmesi mümkün olmayan azap kasabayı yerle bir etti. Böylece İlâhî adâlet ezeldeki ilmî tesbitine uygun tecelli ederek zâlimlerin kökünü kesti.
Şuayb Peygamber’in (A. S. ) kıssasının özeti daha çok, Mekke’de müşriklerin saldırı ve işkencesine maruz kalan müʹminlere teselli vermekte ve yakında müşriklerin putlarıyla birlikte hakkın önünde hezimete uğrayacağını müjdelemektedir.
ÂD VE SEMÛD KAVİMLERİ
A’raf Sûresi başta olmak üzere diğer sûrelerde de açıklandığı gibi, Âd Kavminin, Umman ile Dahraman veya Umman ile Adenʹin doğusuna düşen Hadramut arasındaki kesimde yer aldıkları, yani eyleştikleri sanılmaktadır. Nitekim son yıllarda elde edilen arkeolojik kalıntılar birtakım ipuçları vermektedir.
Âd Kavmi bütünüyle putperest idi. Zulüm ve yağmacılıkta hayli ileri gittiklerini bazı tarihçiler kaydetmektedir. Allahʹın birçok nimetlerine erişmelerine rağmen nankörlüklerini her geçen gün artırmakta idiler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, hem onları uyarıp tuttukları çok tehlikeli yoldan dönmelerini sağlamak, hem de çevre halkını onların yağmacılığından korumak için Salih Peygamberi uyarıcı olarak görevlendirdi. (Geniş bilgi için bak: A’raf Sûresi: 65-72. âyetlerin tefsiri)
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin yaşadığı çağda Âd ve Semûd kavimlerinin kalıntılarının yer yer boy gösterdiğini ve o yöreden gelip geçenlerin dikkatini çektiğini, yine konumuzu oluşturan 38. âyetten anlıyoruz.
Böylece küfür ve azgınlıkta ileri gidip hakları çiğneyen ve ahlâksızlığı sanat haline getiren bu milletin ömrü pek uzun olmamıştır. Cenâb-ı Hak, onları uyarıp doğru yolu göstermek için gereken yardımcı imkânları vermiş ve İlâhî azametine yakışanı kusursuz gerçekleştirmiştir. Ne yazık ki, bu lütuf ve inâyetleri, iltifat ve rahmetleri göremeyen ve anlayamayan Âd Kavmi, kendi kendilerine yazık etmişler ve sonunda hem dünyalarını, hem de âhiretlerini kaybetmişlerdir.
Semûd Kavminin ise, yapılan araştırmalara ve elde edilen bazı sonuçlara göre, Asûr hakimiyetinde yaşadığı sanılmaktadır. Bu kavim, Hicaz yakınında Hicr yöresinde yer almış bir millettir. Hud Peygamber de uyarıcı ve doğru yolu gösterici olarak gönderilmiştir. Bunlar ovada saray gibi evler ve dağ eteklerinde kayaları yontup geniş barınaklar yapan güçlü bir millet idi. Ne var ki eriştikleri nîmetlerin hiçbirine karşı şükretmiyenleri; gün geçtikçe nankörlük, inkâr ve azgınlığını artıranları %99ʹu bulmaktaydı. Salih Peygamber’in, onların istediği mu’cizeyi ortaya koymasına rağmen inkâr ve tuğyanda inatla ısrar ettiler. Sonunda bu azgınlık ve taşkınlık, hak tanımazlık gelip son noktasına dayanınca İlâhî hüküm indi. Müthiş bir deprem ülkenin altını üstüne getirdi. (Geniş bilgi için bak: A’raf Sûresi: 65-72. âyetlerin tefsiri)
Semûd Kavmi’yle ilgili kıssanın burada bir özetinin verilmesi, hem Mekkeli müşrikleri, hem yaşamakta olan inatçı ateistleri uyarmaya, hem de müʹminleri müjdelemeye yönelik bir anlam ve hüküm taşımaktadır.
Bu iki kavim hakkındaki bilgileri özetliyecek olursak, şöyle bir tesbit tablosu ortaya koyabiliriz: Gerek Âd, gerekse Semûd Kavminin, taşları yontup kendilerine göre bir medeniyet (! ) kurdukları hem Kurʹân’dan, hem de tarihî belgelerden, yani arkeolojik kalıntılardan anlaşılmaktadır. Ne var ki, sadece ekonomik kalkınma ve sanatta, sanayide gelişme, bir milletin ayakta durması için yeterli faktörler değildir; onlara paralel olarak insan ruhunu aydınlatacak, vicdanları geliştirecek, kutsal değerlere saygı duyulmasını sağlayacak, bir olan Allahʹa inanıp yalnız O’na kulluğun gereğini kalplere ve kafalara işleyecek çok ciddi eğitim ve öğretime ihtiyaç vardır. O bakımdan maddî refahla hak dine bağlılık birlikte yürütülmediği takdirde, yetişmekte olan kuşakları hızla yaklaştıkları uçurumdan geri döndürme imkânları kalmamış olur ve o takdirde ülkenin yıkılması mukadder çizgiye gelip dayanır.
Yine Kur’ân’ın açıklamasına göre: Bu iki milletin de becerikli, açıkgöz, çalışkan sanat meraklısı oldukları da anlaşılıyor. Ama servet ve sanatın yalnız başına insana ahlâk ve fazîlet vermediğini tarihî tecrübeler ortaya koymuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de özellikle bu inceliğe işâret edilmekte ve milletler uyarılmaktadır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, hem Mekkeli putperestleri, hem de yaşamakta olan inkârcı topluluk ve milletleri uyarmak için dikkatler tarihteki önemli olaylara çekildi. Hakk’a baş kaldırıp her türlü kutsal değeri çiğneyen milletlerin sonlarının felâket ve hüsranla noktalandığı açıklandı; birkaç ibretli misal verilerek iyi düşünmemiz ilhâm edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, İlâhî nizama karşı gelip plândaki yerlerini almayan ve dünyalığı ilâh edinip eşyaya tapan kavim ve toplumların başına gelen azap hatırlatılıyor. Haktan kopuk, bütünüyle maddeye yönelik medeniyetler, örümcek ağına benzetilerek çok düşündürücü bir misal veriliyor. Verilen bu misallerden ancak gerçekçi olan ilim adamlarının anlayıp akledeceklerine atıf yapılarak, ilme ve ilim adamına İlâhî iltifat sinyali veriliyor. Sonra da düşünce ufkumuzu genişletmek için göklerin ve yerin tam uyum, denge ve sağlam düzende yaratıldığı hatırlatılıyor. Sonra da Peygamberʹin (A. S. ) hizmetine devam etmesi konu edilerek namazın öneminden ve yararlarından pasajlar veriliyor.