Hac Suresi 38-41. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ اللّٰهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِينَ اٰمَنُوا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ اُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِاَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَاِنَّ اللّٰهَ عَلٰى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ اَلَّذِينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ اِلَّٓا اَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُ وَلَوْلَا دَفْعُ اللّٰهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللّٰهِ كَثِيرًا وَلَيَنْصُرَنَّ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ اَلَّذِينَ اِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْاَرْضِ اَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ وَاَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ وَلِلّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ

38.

Şüphesiz, Allah inananları savunur. Doğrusu Allah hiçbir haini, nankörü sevmez.

Diyanet İşleri

39.

Kendilerine savaş açılan müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah'ın onlara yardım etmeğe gücü yeter.

40.

Onlar, haksız yere, sırf, "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah'ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah'ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.

41.

Onlar öyle kimselerdir ki, şayet kendilerine yeryüzünde imkan ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin akıbeti Allah'a aittir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

38- Şüphesiz ki Allah, imân edenlerden (azgın müşriklerin gaile ve saldırısını) savar; şüphesiz ki Allah hâinliği sanat edinip nankörlüğü be­nimseyen hiç kimseyi sevmez.

39- Kendileriyle savaş açılıp da zulme uğrayanlara, savaşmaları için izin verilmiştir. Şüphesiz ki Allahʹın onlara yardımda bulunmaya kud­reti yeter.

40- Onlar ki haksız yere ve sadece «Allah Rabbımızdır» dedikleri için yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah, insanların bir kısmının (şerrini) diğer bir kısmıyla savmamış olsaydı, herhalde manastırlar, kiliseler, hav­ralar ve içinde Allah ismi çokça anılan mescidler yıkılıp yok olurdu. Ve el­bette Allah kendi (dinine) yardım edenlere yardım edecektir. Şüphesiz ki Allah çok güçlü, çok üstündür.

41- O mü’minler ki, kendilerini yeryüzünde yerleştirip iktidar sâhi­bi kılarsak, namazı kılarlar, zekâtı verirler; iyilikle emredip kötülükten menʹederler. İşlerin sonucu ise Allahʹa aittir.

İNİŞ SEBEBİ

Peygamber (A. S. ) Efendimiz Mekkeʹyi terketmek zorunda kalıp hic­ret ettiğinde, Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ): «Mekkeliler Peygamberi (A. S. ) ken­di öz yurdundan çıkardılar. Doğrusu biz Allah’tan geldik, yine O’na dö­neceğiz. And olsun ki Mekkeliler helâka uğrayacaklardır» diyerek üzün­tüsünü belirtti. Sonra da Cenâb-ı Hak yukarıdaki âyetleri indirince, Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ) şöyle dedi: «İleride savaş olacağını anladım. » (Müsned-i Ahmed)

İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:

«Savaş hakkında ilk inen âyet bu olmuştur. » (Tirmizî-Nesâî)

Hz. Osman (R. A. ) diyor ki:

«Kırk birinci âyet bizim hakkımızda inmiştir. Çünkü onlar bizi haksız yere ve sırf «Rabbimiz Allah’tır» dediğimiz için yurdumuzdan çıkardılar. Medine’ye yerleştiğimizde, namazımızı yine kıldık, zekâtımızı verdik, iyi­likle emrettik, kötülükten de menʹettik. Böylece işlerimizin sonucu da Al­lah’a döndürülmüş oldu. » (Tefsîr-i İbn Kesîr: 3/226)

İMAN BİRLİĞİ

Allah’a dosdoğru imân edip Oʹnun sevgi ve buyruğu doğrultusunda her şeylerini feda etmeyi göze alan mü’minler, her çağda İlâhî desteğe mazhardırlar. Çünkü beşer gücünün varabileceği sınıra varanlara Allahʹın yardım edeceği Kur’ân’ın birçok yerlerinde vaʹdedilmiştir. O halde sözü edilen sınıra kendilerini getirmesini bilen mü’minler, şüphesiz kendilerine düşeni yapmış sayılırlar, gerisi Allahʹın meşietine kalır; dilediğini doğru yola iletir ve dilediğine yardım eder,

İşte bu durumda olanlardan Allah, düşmanın fitne, saldırı, hıyânet ve azgınlığını savar. Mekke’de Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin etrafında top­lanıp kenetlenen ilk Müslümanların o beldedeki son yılları bu düzeye gel­miş bulunuyordu. Cenâb-ı Hak o sebeple azgınların sataşmalarını tesir­siz hale getirdi, hicret emrini verdi. Medineʹde onlardan yana hazırladığı ortamı bir bir gerçekleştirirken, Mekke’nin fethini tezgâhlamış, putperest­lerin baş aşağı gelme fermanını kudret kalemiyle yazmıştı.

HAİNLİK VE NANKÖRLÜK

«Şüphesiz ki Allah hâinliği sanat edinip nankörlüğü benimseyen hiç kimseyi sevmez. »

Mekke halkı bu iki sıfatı en çirkin yönüyle kendilerinde taşıyorlardı. O yüzden İlâhî sevgiyi kaybetmiş ve kendilerini Oʹnun gazabına hedef du­rumuna getirmişlerdi.

Bir yanda yeryüzüne, Allahʹa ibâdet için konulan ilk kutsal mâbed sayılan Kâbe, bir yanda da o topraklardan fışkırıp gelişen Rahmet Pey­gamberi Hz. Muhammed (A. S. ) bulunuyordu. Ne var ki o hırçın millet bu iki kadri yüce nîmeti itmek suretiyle nankörlüğün affedilmez tablosunu çizdiler. Bununla da kalmayarak Peygamber (A. S. ) ile arkadaşları aleyhi­ne her türlü yalan ve tertibe başvurup hâinliğin en kötüsünü sergilediler.

İlgili âyetle bu tarihî olay açıklanırken dünya milletlerine ve özellikle İslâm âlemine sesleniliyor: Sakın o dönemdeki Mekkeli putperestlerin ken­dilerine yakıştırdıkları bu iki kötü sıfata iltifat etmeyin; yoksa İlâhî destek ve savunma tecellisini kaybedersiniz de yapayalnız kalırsınız.

Şüphesiz aynı hüküm fertler ve toplumlar için de geçerlidir. Sözü edi­len iki fena sıfatı huy edinen kişiler sadece Allahʹtan uzaklaşmakla kalmaz­lar, toplumdan da kendi kendilerini tecrit etmiş olurlar.

SAVAŞMAK İSTEYENLERLE SAVAŞILIR

«Kendileriyle sa­vaş açılıp da zulme uğrayanlara, savaşmaları için izin verilmiştir. Şüphe­siz ki Allahʹın onlara yardımda bulunmaya kudreti yeter. »

Bilindiği gibi, Müslümanlar Mekkeʹden hicret etmeden önce, her şeye rağmen kendilerine savaş izni verilmemiş ve sabretmeleri tavsiye edilerek kurtuluşun yakın olduğu; İslâm’ın mutlaka başarıya erişeceği, küfrün ise mutlaka baş aşağı geleceği yer yer işlenerek haber verilmişti. Zira Mekke döneminde Müslümanların bir savaşı göze alacak kadar ne adamları, ne de silahları vardı. Hem ilk adımda işe savaş ile başlamak İslâmʹın yüce gayesine ters düşerdi.

Medineʹye hicret edildikten sonra tehlike kısmen atlatılmış ve Müs­lümanlar rahat nefes almaya ve toparlanmaya başlamışlardı. Medine hal­kının süratle İslâmʹa girmesi ve her şeylerini bu dinin gelişmesi uğruna vermeye hazır duruma gelmeleri, yeni bir kuvvetin oluşmasına imkân ver­di ve böylece yazılı bir anayasa hazırlanarak şehir devletinin ilk temeli atılmış oldu. Aradan henüz bir yıl geçmeden, Mekkeli’lerin mutlaka bir savaşa kapı açacakları kesinlik arzediyordu. O sebeple Cenâb-ı Hak bu durumda Müslümanlara gelecek düşmana karşı savaşmaları için ilk izni vermiş oldu. Öyle ki, bir saldırı meydana geldiği takdirde Müslümanların pasif savunmada kalmayıp saldırıya saldırı ile cevap vermelerine müsaade edildi. Sonra da olayların süratle gelişme kaydetmesi ve Mekke müşrik­lerinin İslâm’a karşı ciddi durum alıp Şam’a gönderdikleri büyük bir tica­rî kervandan elde edilecek kârın ve gerekirse sermayenin tamamının Müs­lümanlarla savaşmak için harcanmasına karar vermeleri, yukarıda be­lirtilen müsaadenin kapsamını genişletmeye vesîle teşkil etmiş ve böyle­ce savaş emri inmiştir. Ancak indirilen bu emirler birkaç yerde tekrarlan­makta ve her tekrarı yepyeni bir ruh ve azim aşılamakta, taze hükümler taşıyarak ilk inen emirleri desteklemektedir. (Bilgi için bak: Bakara sûresi: 191, 193, 244. âyetlerin; Nisâ sûresi: 74, 75, 76, 184. âyetlerin; Tevbe sûresi: 12, 14, 29, 36, 123. âyetlerin; Enfâl sûresi: 39. âyetin ve Hücurat sûresi: 9. âyetin tefsiri) Bedir savaşı bunun ilk fiilî durumunu oluşturmakta ve artık bundan böyle vuku bulacak saldırı­lara Hâlid b. Velid’in (R. A. ) tabiriyle silah hakem yapılarak cevap verilece­ği açıklanmaktadır.

SAVAŞ AZGINLIK VE FİTNEYİ DURDURUP DENGEYİ SAĞLAR

«Eğer Allah, insanların bir kısmının (şerrini) diğer bir kısmıy­la savmamış olsaydı, elbette manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Al­lah ismi çokça anılan mescidler yıkılıp yok olurdu.. »

Hemen her milletin hayatı çok renkli geçer. Başa geçen bazı çılgın ve dengesiz liderler, maddî kuvvetin ve elde ettikleri bazı zaferlerin sar­hoşluğu içinde cihan imparatoru olma hevesine kapılırlar. O yüzden za­man gelir her şeyi bu açıdan görmeğe başlarlar ve kutsal değerleri ya­vaş yavaş bir tarafa itip sınır ve ölçü tanımaz olurlar. Sonra da ekonomik alanda canlanma ve başka milletlerin malını yağma edip lüks ve konfor hastalığına yakalanma dönemi başlar. Ahlâksızlık süratle genişleme kay­deder; derken, başaşağı dönemine hızla yaklaşılır ve sonra da silkinme, dönüş yapıp Hakk’a yönelme idrâkleri uyanmazsa, yıkılıp yok olmaları ka­çınılmaz olur. Cenâb-ı Hak bu dengesizliği ve fitneyi düzeltmek için baş­ka güçleri harekete geçirir. Böylece insanların, diğer bir tabirle milletle­rin şer ve azgınlığını, fitne ve tuğyanını yine insanlarla ve başka milletler­le defetme sünneti tecelli eder de hükmünü yürütür. Napolyon Bonaparte’ın ve Hitlerʹin akibeti bunun açık misallerinden ikisidir.

TEK SUÇLARI: «RABBİMİZ ALLAHʹTIR» DEMELERİ İDİ

«Rabbimiz Allahʹtır» deyip Oʹna kul olmanın şerefini kendilerinde ta­şıyan müʹminlere sakın dokunmayın, sonra bunun sonu kahredici bir azâ­bın inmesiyle noktalanır. Mekke’nin sapık ve şaşkın müşriklerinin «Allah birdir» diyenlere saldırması, putperestliğin o bölgede sonu, azgınlığın da en acı dramı olmuştur. Kur’ân özellikle bu hususa dikkatleri çekmektedir. Çünkü gerçek imândan zarar gelmez; ancak yarar gelir. Bütün kötülük, şer, ihânet, azgınlık ve hayâsızlık, imânsızlığın sermayesidir.

Şüphesiz ki kim Allah’ın dinine sarılıp yardım ederse, Cenâb-ı Hak elbette onlara, düşmanlarına karşı yardım eder. Bu da İlâhî sünnetlerden biridir.

Allah’ın bu yardımına erişenler, iktidar sahibi olunca şımarmazlar da Allah’a bağlılıkları artar; namaz kılmaya, zekât vermeye devam ederler ve sonra da iyilikle emredip kötülükten alıkoymak suretiyle kendi iç yapıla­rında tam bir otokontrol sağlarlarsa, İlâhî yardım devam eder ve aynı za­manda ömürleri uzun olur. Medineʹye yerleşen müʹminler bunun en güzel misalidir.

Zira her hâl-ü kârda işlerin sonu Allahʹa aittir ve O’na döner. Hiçbir şey ve olay Oʹnun plân ve düzeninin dışına çıkamaz; çıkmak isteyen ken­di felâketini hazırlamış olur.

Açıklama:

Kırkıncı âyette geçen «salâvat» kelimesi, «salât»ın çoğuludur. Salât, bazı lûgatçilere göre, İbrânice «saluta»dan Arapçaya geçip az şekil de­ğiştirmiştir. Kök mana olarak «Yahudilerin ibâdet yerleri» demektir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Allah’ın dinine hizmet edip «Rabbimiz Allahʹtır» diyen ilk Müslümanların İlâhî yardıma mazhar olduklar misal verildi ve nankörlük eden milletin bu yardıma lâyık görülmeyeceği dolaylı şekilde anlatıldı. Sonra da mü’minlerin ileride başarıya erişeceği haber verilerek, Hz. Peygamberʹden (A. S. ) sonra da İlâhî sünnete uyan mü’minlerin aynı başarı grafiğinin çizgisinde devam edeceklerine işâret edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, inkârcı putperestlerin tarih boyunca gönderilen her peygambere karşı çıktıkları, onları yalanlayıp birtakım çirkin davra­nışlarda bulundukları hatırlatılarak, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile ar­kadaşları teselli ediliyor ve inkârcı azgınların sonlarının ne olduğuna atıf yapılarak, Mekkeli müşriklerin de günlerinin sayılı olduğuna dikkatler çe­kiliyor. Arkasından yıkılıp yok edilen milletlerin harabelerini gezip görme­leri tavsiye edilerek, tarihin tekerrür edeceği dolaylı şekilde anlatılıyor.