Fatır Suresi 31-38. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَالَّذِي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ هُوَ الْحَقُّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ اِنَّ اللّٰهَ بِعِبَادِهِ لَخَبِيرٌ بَصِيرٌ ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذِينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَا فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِاِذْنِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَبِيرُ جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤًا وَلِبَاسُهُمْ فِيهَا حَرِيرٌ وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي اَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ اِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ اَلَّذِٓي اَحَلَّنَا دَارَ الْمُقَامَةِ مِنْ فَضْلِهِ لَا يَمَسُّنَا فِيهَا نَصَبٌ وَلَا يَمَسُّنَا فِيهَا لُغُوبٌ وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَ لَا يُقْضٰى عَلَيْهِمْ فَيَمُوتُوا وَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ مِنْ عَذَابِهَا كَذٰلِكَ نَجْزِي كُلَّ كَفُورٍ وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ فِيهَا رَبَّنَا اَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحًا غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ اَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ نَصِيرٍ اِنَّ اللّٰهَ عَالِمُ غَيْبِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

36.

(Ey Muhammed!) Sana vahyettiğimiz kitap (Kur'an), kendinden öncekini tasdik eden hak kitaptır. Şüphesiz Allah (kullarından) hakkıyla haberdardır. Onları hakkıyla görür.

Diyanet İşleri

32.

Sonra biz, o kitabı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere (Muhammed'in ümmetine) miras olarak verdik. Onlardan kendine zulmedenler vardır. Onlardan ortada olanlar vardır. Yine onlardan Allah'ın izniyle hayırlı işlerde öne geçenler vardır. İşte bu büyük lütuftur.

33.

Onlar, Adn cennetlerine girerler. Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir.

34.

Şöyle derler: "Hamd, bizden hüznü gideren Allah'a mahsustur. Şüphesiz Rabbimiz çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir."

35.

"O, lütfuyla bizi kalınacak yurda yerleştirendir. Bize orada bir yorgunluk dokunmaz. Bize orada usanç da gelmez."

36.

İnkar edenler için ise cehennem ateşi vardır. Öldürülmezler ki ölsünler. Kendilerinden cehennem azabı da hafifletilmez. İşte biz her nankörü böyle cezalandırırız.

37.

Onlar cehennemde, "Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar ki dünyada iken işlemekte olduğumuzdan başka ameller, salih ameller işleyelim" diye bağrışırlar. (Onlara şöyle denilir:) "Sizi, düşünüp öğüt alacak kimsenin düşünüp öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Öyle ise tadın azabı. Çünkü zalimler için hiçbir yardımcı yoktur."

38.

Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

31- Kitapʹtan sana önündekini (Tevrat ve İncilʹi) doğrulayarak vahyettiğimiz haktır. Şüphesiz ki Allah kullarından haberlidir (onların her hali­ni ve düşündüklerini) görüp bilendir.

32- Sonra da Kitabʹı kullarımızdan seçip beğendiklerimize mîras bı­raktık. Artık onlardan bir kısmı kendine haksızlık eder; bir kısmı ortalama gider; bir kısmı da -Allahʹın izniyle- hayırlarda öne geçer. İşte bu büyük bir fazilettir.

33- Onlar da Adn Cennetleriʹne girerler, orada altın bileziklerle, inci­lerle süslenirler. Oradaki elbiseleri ise ipektir.

34- Bizden üzüntü ve sıkıntıyı gideren Allahʹa hamd olsun; şüphesiz ki Rabbimiz çok bağışlayan ve şükredene şükrünün karşılığını bolca ve­rendir.

35- Bizi kendi fazl-ü kereminden sonsuza dek kalınacak bir konağa yerleştirdi. «Artık burada bize ne bir yorgunluk dokunur, ne de burada bize usanç ve bıkkınlık gelir» derler.

36- Küfür içinde kalanlara ise, Cehennem ateşi vardır. Ölüm hükmü verilmez ki ölsünler; oranın azâbı da kendilerinden hafifletilmez. İşte biz, her aşırı nankör inkârcıyı böyle cezâlandırırız.

37- Onlar, Cehennem’de şöyle bağırıp çağırırlar: «Rabbimiz! Bizi (bu­radan) çıkar, yapageldiğimizden başka iyi-yararlı amelde bulunalım. » (Al­lah): «Sizi, düşünüp de gerçeği anlayabilenin düşünebileceği kadar ömürlü kılmadık mı? Üstelik size o uyarıcı peygamber de geldi. O halde tadın tada­cağınızı! Artık zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur. » (buyurur).

38- Şüphesiz Allah, göklerde ve yerde görünmeyeni, bilinmeyeni bi­lendir. O elbette kalplerde olanı da çok iyi bilir.

İLGİLİ HADÎSLER

Ebû Derdâ (R. A. ) diyor ki:

- Peygamber (A. S. ) Efendimiz, «Sonra da kitabı kullarımızdan seçip beğendiklerimize mîras bıraktık. Artık onlardan bir kısmı kendine haksızlık eder; bir kısmı ortalama gider; bir kısmı da -Allahʹın izniyle- hayırlarda öne geçer.. » meâlindeki âyeti okuyup şöyle buyurdu:

«Hayırlarda öne geçenler, Cennetʹe hesap vermeden girenlerdir. Or­talama gidenler, az bir hesaba tabi tutulanlardır. Kendilerine haksızlık edenler ise, mahşerin (hesap verme döneminde) uzun süre tutuklananlardır. » (Müsned-i Ahmed: 5/198)

İbn Mesʹûd (R. A. ) diyor ki:

- Şüphesiz ki bu ümmet, kıyâmet gününde üç gruba ayrılacaktır: Bir grubu hesaba tabi tutulmaksızın Cennetʹe girecek; bir grubu az bir hesa­ba tabi tutulacak; bir grubu da büyüyen günahlarıyla gelir; o kadar ki, Ce­nâb-ı Hak, «bunlar kimlerdir? » diye sorar. Oysa onların kimler olduğunu O daha iyi bilir. Melekler de, «bunlar büyük günahlarla gelenlerdir; ancak bunlar sana hiçbir şeyi ortak koşmayanlardır» diye cevap verirler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, «Bunları rahmetimin genişliği sayesinde Cennete so­kun» buyurur. » (Ebû Dâvud - İbn Kesîr: 3/556)

İbn Mes’ud (R. A. ) yukarıdaki rivâyeti yaptıktan sonra 32 ve 33. âyet­leri okudu.

Hz. Âişe (R. A. ) Vâlidemiz diyor ki:

- Sözü edilen her üç sınıf (grup) da cennettedir. Hayırlarda öne ge­çenler, Peygamber (A. S. ) Efendimiz zamanında (imân üzere) gelip geçen­lerdir ki, Peygamber (A. S. ) onlar için ebedî hayat ve sonsuz rızık husu­sunda şehadette bulunmuştur. Ortalama gidenler, Peygamber (A. S. ) Efen­dimizi izleyip Ona kavuşanlardır. Kendilerine haksızlık edenler ise benim ve sizin gibilerdir. » (Müsned-i Ahmet: 5/194, 198 - 6/444)

«Müʹminin süsü, abdest suyunun ulaştığı yere kadar uzanır. » (Müslim/taharet: 40- Nesâî/taharet: 109- Ahmed: 2/232, 371)

«Lâilâhe illâllah ehli üzerine ne kabirlerde, ne kabirlerden kalktıkla­rında üzüntü ve ürküntü vardır. Kabirden kalkış nefhasında, üstlerinden toprakları silkip giderdiklerine, sanki şu anda bakıyor gibiyim. «Bizden üzün­tüyü gideren Allahʹa hamd olsun. Doğrusu Rabbimiz çok bağışlayan ve şükredenlerin şükrünü çokça kabul buyurandır» derler. » (Taberânî: İbn Ömer (R. A. )dan)

«Sizden hiç kimsenin ameli onu cennete sokmaz. »

Bunun üzerine soruldu:

- Sizin de mi Ya Resûlellah?!

- Evet, ben de.. Meğerki Allah kendi rahmet ve bol lûtfuna beni gark etmiş ola, diye cevap verdi. (Buharî/rikak: 18, münafıkun, 71, 73, 75, 76, 78- İbn Mâce/zühd: 20- Dâremî/rikak: 24- Ahmed: 2/235, 256, 264, 319- 3/152- 6/125)

KUR’ÂN, BÜTÜNÜYLE HAKKI YANSITIR

«Kitap’tan sana önündekini (Tevrat ve İncilʹi) doğrulayarak vahyettiğimiz haktır. »

Burada Kur’ân-ı Kerîm’in iki ana özelliğinden söz edilmektedir:

1- Hakkı yansıtması,

2- Tevrat ve İncil’i tasdîk etmesi..

Hak, bütün konuları gerçek yüzüyle tam bir uyum ve ahenk içinde açıklayan; gerçeği bulan ilimle uyum sağlayan; okundukça eskimiyen ve her defasında hizmeti yansıtan ve insan hayatını en düzenli ve dengeli biçimde ayakta tutmanın yol ve yöntemini getiren ilâhî kitabın sıfatıdır. Öyle ki, bu kitapta hiçbir çelişki, tutarsızlık, ölçüsüzlük, uyumsuzluk, ilimle bağ­daşmazlık söz konusu değildir.

Hakʹtan inen Tevrat ve İncil’i tasdîk eder, yani bunların da Allahʹtan in­diğini açıklar. İnsan elinin bilgisizce uzanıp değiştirdiğini ve zamanla bazı hükümlerinin kaybolduğunu belirterek onları tashîh eder ve hatırlatır.

Şüphesiz ki inkârcı maddeciler, sapık müşrikler Kur’ânʹı sadece bu iki açıdan olsun incelemiş olsalar, onun bütünüyle ilâhî olduğunu anla­makta gecikmezler. Ne yazık ki, Kur’ânʹı böylesine tarafsız bir gözle oku­yup araştıran inkârcılar pek azdır.

KUR’ÂN İLÂHÎ EMÂNET OLARAK KİMLERE MÎRAS BIRAKILMIŞTIR?

«Sonra o Kitabʹı kullarımızdan seçip beğendiklerimize mîras bıraktık.. »

Her yönüyle hakkı, gerçeği yansıtan Kur’ân, Hz. Muhammedʹe (A. S. ) vahyedildikten sonra üç sınıf insana mîras bırakılmıştır ki, bu üçü, mil­yarlarca insanlar arasından mîrasa lâyık görülerek seçilmiştir. Tabii on­ları seçen bizzat Cenâb-ı Hak’tır. Şöyle ki:

1- Kendine haksızlık eden müʹminler,

2- Ortalama gidip ifrat ve tefrîtten kaçınan müʹminler,

3- Allah’ın izniyle hayırlarda önde giden müʹminler..

İlim adamları bu üç sınıfı şöyle tarif edip açıklamada bulunmuşlardır:

Birinci sınıf, farz ve vâciplerin bir kısmını yerine getirmede ölçüyü ka­çıranlar, aynı zamanda haram kılınan bazı şeylere yaklaşanlardır. Bu ba­kımdan kendilerine haksızlık etmiş sayılmaktadırlar.

İkinci sınıf, farz ve vâcipleri yerine getiren; haramları terkeden, sade­ce müstehabları bırakan, bazı mekrûhları işleyenlerdir. O bakımdan orta­lama bir durum arzetmektedirler.

Üçüncü sınıf, farz ve vacipleri işleyen, müstehab olanı yapan; haram ve mekruhları ve bazı mubah şeyleri terkedenlerdir.

Bu üç sınıfın bulunduğu dereceler farklı olmakla beraber, Allah’ın bol ve geniş lûtf-u keremine en çok mazhar olanları, üçüncü sınıfa girenler­dir. Diğerleri de kendi derecelerine göre o lütuf ve keremden nasiplendi­rilirler. Şüphesiz bu lütuf ve keremin tecellisi daha çok Adn Cennetinde kendini gösterir.

Kur’ânʹın sözü edilen üç sınıfı mîrasçı göstermesi, yani İlâhî kitaba sa­hip çıkıp onu korumakla görevli olarak tanıtması, bize şu inceliği de öğ­retmektedir: Peygamberler dışında günahlardan tamamen sıyrılıp uzak ka­lan yoktur. Ancak yapılan hayır ve iyilikler kötülükleri siler. Böylece kul hakkı dışında kalan günahların bağışlanması her zaman umulur ve iyiliği ağır gelen kulların cennete sevkedileceği müjdesi vardır.

CENNETİN BAZI ÖZELLİKLERİ

«On­lar da Adn Cennetleriʹne girerler, orada altın bileziklerle, incilerle süslenir­ler. Oradaki elbiseleri ise ipektir. »

Bu ve bundan sonraki âyetin ışığında Cennetin bazı özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

a) Cennete girecek olan bu üç sınıf mü’min, oranın tarifi mümkün olmayan zînet eşyasıyla süslenirler. Cenâb-ı Hak, anlamamızı kolaylaştır­mak için oradaki süs eşyasını dünyadaki nadide süs eşyasının ismini ve­rerek anmaktadır: Altın, inci, mercan ve ipek..

b) Cennetʹin verdiği neşe ve huzur, her an orada Cenâb-ı Hakkʹa hamd etmeyi ilhâm eder.

c) Cennet’te üzüntü, keder, sıkıntı, hastalık, yorulma, bunalma, yaş­lanma gibi ârızî şeyler yoktur. Orası mutlak anlamda sonsuz huzur, mut­luluk, neşe ve güven yurdudur.

d) Allahʹın kulları hakkında çok bağışlayan, şükredenlerin şükrünü çokça kabul eden olduğu Cennet’te çok daha iyi görülür ve anlaşılır.

CEHENNEMİN BAZI ÖZELLİKLERİ

«Küfür içinde kalanlara ise, Cehennem ateşi vardır.. »

36 ve 37. âyetlerin ışığı altında Cehennemʹin bazı özelliklerini şöyle be­lirtebiliriz:

a) Cehennem her şeyden önce inkârcı nankörlerin, şaşkın maddecile­rin yurdudur. Öyle ki: Cenâb-ı Hak dünyada güneşinden ayına, bulutun­dan rüzgârına, denizinden karasına, yıldızlarından gezegenlerine varınca­ya kadar her şeyi birer nîmet olarak insan oğlunun hizmetine sevketmiş­tir. Buna karşılık insan ne gibi bir hizmette bulunmuştur ve Rabbına kul­lukta neler yapmıştır?

b) Cehennemʹde de ölüm yoktur ki ölüp kurtulsunlar; kaçma imkânı yoktur ki firar etsinler. Herkes bulunduğu derecedeki azâbı, İlâhî adâletin gereği olarak çekmek zorundadır. Ama o azâp inkârcı nankörler için hiç de hafifletilmez ve sürüp gider.

c) Cehennemʹe girenler, dünyaya bir daha dönüp iyi yararlı amelde bulunan kişiler olmak isterler. Oysa dünya, mevcut sistemlerle beraber bozulup değişikliğe uğramış ve yaşama yeri olmaktan çıkmıştır. Yerine yep­yeni ve kalıcı bir düzen getirilmiştir. O bakımdan dönüş mümkün değildir. Hem, dünyada iken, kendimizi ve Rabbımızı bilip tanıyacak kadar bizlere ömür ve fırsat verilmiş bulunuyor. Onu değerlendirmeden ölenlerin artık tekrar döndürülme isteği anlamsızdır.

Nitekim Cenâb-ı Hak bu gerçeğe değinerek şöyle bilgi vermektedir: «Sizi, düşünüp de gerçeği anlayabilenin düşünebileceği kadar ömürlü kıl­madık mı? Üstelik size o peygamber de geldi. O halde tadın tadacağınızı! Artık zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur. »

Kim ne düşünürse düşünsün, ne gibi niyet taşırsa taşısın ve nereye yönelirse yönelsin, hiçbir an Cenâb-ı Hakkʹın ilminin kapsamının dışında kalamaz ve Oʹnun kudretini aşamaz. O kalplerde dönüp dolaşanı en iyi bi­lendir. Gerçek bu olunca, günlük hayatımızı böylesine asil bir düşünceyle düzenlememiz ve gafletten münezzeh olan Allah’ın murakabası altında bulunduğumuzu idrâk etmemiz kadar yönlendirici ne olabilir?

İşte bu nedenledir ki Rabbimiz bizi intibaha dâvet ederek şu aydınla­tıcı bilgiyi veriyor: «Şüphesiz Allah, göklerde ve yerde görünmeyeni, bilin­meyeni bilendir. O elbette kalplerde olanı da çok iyi bilir. »

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle, kendisinden önceki semavî kitapları tasdîk eden Kur’ân’ın hak olduğu belirtildi. Arkasından bu hak kitaba üç sınıf in­sanın vâris kılındığına dikkatler çekildi ve müʹminlerle kâfirlerin âhiret gü­nündeki karşılaşacakları durum kısaca tasvîr edilerek uyarıcı ve müjdele­yici bilgiler verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, hakkı inkâr edenlerin kendi aleyhlerine bir durum meydana getirdikleri konu ediliyor. Sonra da Allahʹı bırakıp bazı cisimleri ilâhlaştıranlar uyarılarak akıllarına ışık tutuluyor. Sonra da Mekkeli müş­riklerin hep peygamber beklemekte olduklarına değinilerek, Hz. Muham­med (A. S. ) gönderilince; onların, gururlarına yediremeyip inkâr ve azgın­lığa sapmalarına dikkatler çekiliyor. Kendilerinden önceki inkârcı azgın­ların kalıntılarını gezip görmeleri tavsiye edilerek tarihin tekerrür edeceği­ne işârette bulunuluyor.