MEÂLİ:
36- Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının kısa süreli bir geçimidir. Allah yanındaki ise, daha hayırlı ve devamlıdır. (Bu da) imân edip Rablarına güvenip dayananlar;
37- Günahın büyüklerinden ve hayâsızlıklardan kaçınanlar; öfkelendikleri zaman bağışlayanlar;
38- Rablarının çağrısına olumlu cevap verenler; namazı dosdoğru kılanlar; işlerini kendi aralarında danışma ile çözenler; kendilerine rızık olarak verdiklerimizden (Allah için) harcayanlar;
39- Zulme, hakları tecâvüze uğradıkları zaman, yardımlaşıp kendilerini savunanlar içindir.
40- Bir kötülüğün cezâsı, misliyle kötülüktür. Artık kim affeder de barıştan yana olursa, onun mükâfatı Allahʹa aittir. Çünkü Allah elbette zâlimleri sevmez.
41- Kim de haksızlığa uğradıktan sonra sadece hakkını alırsa, işte onlar aleyhine bir yol yoktur.
42- Ancak insanlara zulmedip yeryüzünde haksız yere yolsuzlukta bulunup haklara tecâvüz edenler aleyhine yol vardır. İşte onlara elem verici bir azâp vardır.
43- Ve kim de sabredip bağışlarsa, şüphesiz ki bu, azmedilmeğe lâyık umurdandır.
İLGİLİ HADÎSLER
«Kim kendine haksızlıkta bulunana bedduâ ederse, (bir bakıma) hakkını almış olur. » (Buharî/mezalim: 25- Tirmizî/tefsîr: 15/17, 57, 66, daavat: 16, 66, 118)
«Sizin âmirleriniz hayırlılarınız, zenginleriniz cömertleriniz olur; işleriniz de kendi aranızda meşveret ile çözülürse, yerin üstü sizin için yerin altından hayırlıdır. Âmirleriniz şerirleriniz, zenginleriniz de cimrileriniz olur; işleriniz kadınların görüşüne havale edilirse, yerin altı sizin için yerin üstünden hayırlıdır. » (Tirmizî/fiten: 78)
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: «Müşriklerden bir adam, Ebû Bekir Sıddîkʹa dil uzatıp sövdü. Ebû Bekir (R. A. ) ona hiç karşılık vermeyip sustu. O sebeple 37. âyet indi. » (Tefsîr-i Kurtubî: 16/36)
DÜNYA GEÇİMLİĞİ
«Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının kısa süreli bir geçimidir.. »
Kurʹân-ı Kerîm’de sık sık dünya geçimliğinin geçici olduğu, asıl kalıcı olan nîmetlerin Allah’ın yanında, Âhiret Âlemi’nde hazırlandığı haber verilerek, dünya ile âhiret arasında sağlam bir köprü kurulması ve iki hayat arasında denge sağlanması tavsiye ediliyor. 36. âyetle bu konu çok kısa, fakat anlamlı şekilde açıklanmaktadır. Öyle ki, her insan şu dünyaya çıplak olarak gözlerini açar ve birkaç metrelik kefene sarılıp ayrılır. Doğumla ölüm arasında elde edilen her nîmet, dünya hayatını devam ettirmeye, yani bir süre yaşamamıza medar olmaya yönelik bir anlam taşır. Helâlından elde edilip meşrû ölçülere göre harcanır ve Allah rızası doğrultusunda muhtaçlara sarfedilirse, âhiret hayatını mutluluğa çevirmeye yardımcı olur. Gerisini arkamızda bırakıp gitmek zorundayız.
MÜ’MİNLERİN BAZI VASIFLARI VE ONLAR İÇİN HAZIRLANAN MÜKÂFATLAR
«Allah yanındaki ise, daha hayırlı ve devamlıdır. (Bu da) imân edip Rablarına güvenip dayananlar… içindir. »
Dünya hayatından amaç ve hikmetin ne olduğunu anlayıp kendini Allah’a vermek suretiyle dünya ile âhiret arasında kopmaz bağlar vücuda getiren gerçek mü’minlerin on kadar önemli özelliğinden söz edilmektedir. Şüphesiz bu özellikler hem ferdin, hem de âile ve toplumun günlük yaşayışını fazîlet ve hakseverlik düzeyinde, ibâdetin ferahlatıcı havası içinde tanzim eder; aynı zamanda ömrü Allahʹın rızası doğrultusunda amacına eriştirir.
İlgili 37, 38, 39. âyetlerle sözü edilen özellikler şöyle sıralanmaktadır:
1- Dosdoğru imân etmişlerdir.
2- Tedbirle birlikte şartsız olarak Allahʹa güvenip dayanırlar.
3- Büyük günahlardan sakınırlar.
4- Hayasızlığın her çeşidinden uzaklaşırlar.
5- (Haksızlıkta bulunan birine) öfkelendikleri zaman, bağışlamasını bilirler.
6- Her hâl-ü kârda Rablarının Kurʹân ile yaptığı çağrıya olumlu cevap verirler.
7- Namazı vaktinde kılarlar.
8- İşlerini kendi aralarında birbirlerine danışarak, istişarede bulunarak çözerler.
9- Allahʹın verdiği rızıktan yine Allah rızasını umarak harcarlar.
10- Zulme maruz kalıp, hakları tecavüze uğradığı zaman, haklarını almak için yardımlaşıp kendilerini hem savunurlar, hem de gerekirse misliyle karşılık verirler.
Sıralanan on sıfat veya özellik arasında zincirleme bir bağ mevcuttur ki, biri diğerini tamamlamakta, amacına ulaştırıp sağlam esasa dayandırmaktadır. Öyle ki:
İmân, Allah’a güvenip dayanmanın kaynağı ve en kuvvetli dayanağıdır. Allah’a güvenip dayanmak ise, insanı günahlardan, hayasızlıklardan alıkoyup disiplin altına alır. Nefsine hâkim olan kimse öfkesini yenebilir. Bütün bu özelliklere sahip olan kimse günde mutlaka beş defa Allahʹın huzurunda durup kulluğunu isbat eder; namazı gözünün aydınlığı bilip cemaatle kaynaşıp bütünleşir. Bu çizgiye gelince de, hem kendi yararlarını, hem de İslâm’ın ve ülkenin menfaatlerini hesaba katarak önemli işlerini, şûrâ oluşturarak kendi aralarında istişareyle çözerler. Toplum bünyesinde sosyal adâleti ayakta tutmak için, malî ibâdetlerini de ihmal etmezler. Kendilerine bir haksızlık yapılınca, kardeşlik bağlarının gevşememesi için gerekirse affetme yolunu seçerler ve birbirlerine yardımcı olurlar.
İşte İslâmʹın, mü’minlerden yana her iki hayatlarında başarılı olabilmeleri için çizdiği plânın, hazırladığı proğramın ana hatlarından bir kısmı bunlardır. Ferdi önce Allahʹa ve dine, sonra da Allah’a imân eden topluma bağlamakta; ruhları terbiye edip nefsin aşırılıklarını durdurmakta ve böylece insanı olgunlaştırarak ülkeye kazandırmaktadır.
Diyebiliriz ki bütün bu vasıf ve özellikleri sistemleştirip eğitim ve öğretimin müfredatını ona göre hazırlayan İslâmiyet kadar başarılı başka bir sistem yoktur.
İSLÂMʹDA ŞÛRÂ
«İşlerini kendi aralarında danışma ile çözenler.»
Şûrâ: Kelime olarak masdardır; daha çok meşveret ve teşavür manasına gelir ki bu, Türkçeʹde «danışma» ve «birbirine danışma» şeklinde ifade edilebilir.
Dünya ve âhiretle ilgili önemli işleri bilen söz sahibi kişilerin biraraya gelerek görüşlerini, ictihad ve bilgilerini ortaya koymaları, bir bakıma danışma meclisi oluşturmaları, şûra’nın temelini oluşturur.
Şûrâ, kök mana olarak, arıdan bal almaya delâlet eder. Böylece kök mânâsı ile ıstılahî mânası arasında nefîs bir bağlantı söz konusudur. Arının birçok çiçeklerden emerek topladığı balda şifâ ve rahmet bulunduğu gibi, umur bilir müʹminlerden sözsâhibi olanların oluşturduğu danışma meclisine baş vurup onların görüş ve ictihâdını almakta da, önemli konuları çözme babında şifâ ve rahmet mevcuttur.
Kur’ân-ı Kerîm, şûrâ’nın lüzumuna daha çok şu üç hususu misâl vermektedir:
1- Malî ibâdet, ekonomik meseleler ve toplumun zayıf tabakasını güçlendirmede;
2- Aile, toplum ve ülkeye yönelen bir haksızlık ve saldırıyı savma, giderme ve dayanışma ile yardımlaşmanın şekil ve muhtevasını konuşup ortaya çıkarmada;
3- Bir mesele birden fazla kişiyi ilgilendiriyor veya doğrudan toplum ve ülkenin yüksek menfaatiyle alâkalıysa, âdil ve faydalı bir çözüm arayıp bulmada şûrâ son derece gereklidir.
Böylece İslâmʹda şûrâ’nın yeri ve önemi ana hatlarıyla ortaya çıkmış oluyor. Cenâb-ı Hak, işlerini meşveret ile çözenleri, meselelerini birbirlerinin görüşlerini alarak sonuca ve hükme bağlayanları övmekte ve İslâm ümmeti için bunun lüzumuna işârette bulunmaktadır.
İslâm tarihinde şûrâ’nın yeri ve başlangıcı:
İlk şûrâ’yı kurup dünya işlerinde, özellikle savaş ve benzeri konularda istişareye gerek gören, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz olmuştur. Çünkü O, Kur’ân’ın emir ve tavsiyelerinin uygulayıcısı ve ümmetinin en büyük rehberi idi. Dinî ahkâmla ilgili konularda istişarede bulunmazdı. Zira o hükümler Allah’tan iner ve ona göre amel edilirdi. Kimsenin fikir beyân etmesine mesağ yoktu.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹden sonra hayatta kalan Ashab-ı Kirâm da şûrâʹya lâyık olduğu önemi vermişlerdir. Sadece dünya işlerinde değil, dinî ahkâm konusunda bir tereddüt ortaya çıkınca birbirleriyle istişarede bulunmak suretiyle çözüm aramışlardır. Ashabın ilk kurduğu şûrâ, hilâfet meselesi hakkında olmuştur. Zira Peygamber (A. S. ) bu hususta belli bir şahsın ismi üzerinde durmamış ve kesin bir açıklamada bulunmamış; durumu Müslümanların kendi aralarında meşveret ile çözmelerine bırakmıştır. Nitekim Ebû Bekir Sıddîk (R. A. )ın halîfe seçilmesi bunun ilk adımı sayılır. İkinci adımı ise, Hz. Peygamberʹin (A. S. ) vefatından sonra irtidad eden Arap kabileleri hakkında nasıl bir hüküm uygulanması gerektiğini belirlemek için şûrâʹya ihtiyaç duyulmasıyla ortaya çıkmıştır. Ashabın ileri gelenlerinin görüşleri belirlendikten sonra Ebû Bekir Sıddîk’in re’yi tasvip görmüş ve ona göre hareket edilmiştir. Üçüncü olarak da dedenin mîrasçı olup olmayacağı hakkında tereddütler ortaya çıkmış ve o bakımdan şûrâ oluşturulup mesele gözden geçirilerek tereddütler giderilmeye çalışılmıştır. Dördüncü olarak, içki içene verilecek ceza (had) hakkında tereddüt edilmiş ve şûrâya lüzum görülmüştür. Beşinci olarak da Hz. Ömer’in (R. A. ) vefat edeceği sırada kendi yerine geçecek halîfenin, aşağıda isimleri belirtilen altı kişilik şûrâ marifetiyle seçilmesini vasiyet etmesidir ki o zatlar: Osman, Ali, Talha, Zübeyir, Saʹd ve Abdurrahman b. Avfʹdır. Allah hepsinden razı olsun.
Şüphesiz bu misalleri çoğaltmak mümkündür, ama fazlasına gerek görmüyoruz. Çünkü Cenâb-ı Hakkʹın tavsiyesi ve Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin sünneti yeterli delil olarak önümüzde bulunuyor.
KÖTÜLÜĞÜN CEZÂSI, MİSLİYLE KARŞILIK VERMEKTİR
«Bir kötülüğün cezâsı, misliyle kötülüktür. Artık kim affeder de barıştan yana olursa, onun mükâfatı Allahʹa aittir. Çünkü Allah elbette zâlimleri sevmez. »
Kötülük, biri şahısla, diğeri kamuyla ilgilidir; yani biri sadece bir şahsı, diğeri umumu rencide eder. Cenâb-ı Hak, karşısındaki adamın fiilî veya sözlü tahrikiyle öfkelenen kimsenin karşılık vermeyip onu affetmesini tavsiye ederken; «Kötülüğün cezası misliyle kötülüktür» buyurarak, karşılık vermenin câiz olduğunu bildirmektedir.
Ancak her konuda kötülüğe misliyle karşılık vermek doğru değildir. Meselâ kendisine zinâ suçu isnat edilen kimse, suçlayana aynı şeyi isnat edemez. Kendisine iftirada bulunana iftira ile karşılık veremez. Sonuç olarak bu mesele İslâm Hukuku’nun bütünlüğü içinde incelenince, hangi kötülüğe misliyle karşılık vermenin câiz olup olmadığı rahatlıkla anlaşılır. Âyetteki hükümle, ceza hukukunda genel bir kaide yansıtılmakta ve bunun her zaman istisnaları olabileceğine işâret edilmektedir. Böylece ister ferde, ister topluma karşı işlenen bir kötülüğü cezalandırmak için şu üç şartın söz konusu olduğu neticesi ortaya çıkmaktadır:
1- Verilecek cezanın işlenen suça eşit bir anlam ve ölçüde olması,
2- Cezanın yetkili organa bırakılması,
3- Verilecek cezanın suçluyu teʹdîp edip etmiyeceğinin dikkate alınması.
Bu üçüncü şartı bir misâl ile açıklayalım: Ahlâksızın biri, yoldan geçmekte olan suçsuz bir adama pişmedik yumurta atarak üstünü başını kirletir ve bu sebeple kendisine misli yapılınca hoşuna gider de onu bir eğlence sayarsa, misli ceza yerini bulmamış olur.
Bununla beraber kim de kendisine yapılan kötülüğe karşılık vermeyip suçluyu affeder de barıştan yana kapıyı açık tutarsa, onun mükâfatı Allahʹa aittir. Çünkü Cenâb-ı Hak elbette ki zâlimleri sevmez.
Kim de uğradığı haksızlıktan dolayı, yetkili organ vasıtasıyla misliyle karşılık verirse, artık onun aleyhine bir hüküm söz konusu değildir. Mislini aşmadıkça bu böyledir.
Topluma karşı işlenen suça gelince, suçluyu cezalandırmak elbette ki hayırlıdır. Zira ortada fert yok, toplum vardır ve toplumu rahatsız etmek, onu suçlamak, ona karşı kötülükte bulunmak, cezasız kaldığı takdirde, otokontrol kalmaz, toplumun güveni sarsılır ve ahlâksız mütecavizler de cesaret bulur.
Ferde yapılan kötülük, ona karşı işlenen suç, affedildiği takdirde onu işleyenin ıslâh-ı nefs etmesini sağlar veya başka kötülüklerde bulunmasını önlerse, elbette affetmek hayırlıdır. Cesaret ve ahlâksızlığını artırırsa, misliyle karşılık vermek daha hayırlıdır. (Bilgi için bak: Nahl Sûresi: 126, Bakara Sûresi: 194, Hac Sûresi: 60. âyetlerin tefsiri)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, dünya nimetiyle âhiretin kalıcı nimetleri arasındaki farka değinildi. Her iki hayat için çalışıp ikinci hayatı için ciddi hazırlık yapan mü’minlerin on kadar sıfatına yer verilerek yönlendirici ölçüler sergilendi. Kötülük yapana, birtakım şartları dikkate alarak misliyle karşılık vermeyip affetmenin hayırlı olacağına işâretle, bunun mânevî mükâfatına dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, İlâhî sünnete ters düşüp sapıtan zâlimlerin duyacağı pişmanlık konu ediliyor ve öylelerinin hem kendilerini, hem âile fertlerini ve çevrelerinden bazı kişileri hüsrâna uğrattıkları hatırlatılarak, sapıklara uymanın hüsrândan başka bir sonuç doğurmayacağına atıf yapılıyor.