Mutaffifin Suresi 29-36. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ الَّذِينَ اَجْرَمُوا كَانُوا مِنَ الَّذِينَ اٰمَنُوا يَضْحَكُونَ وَاِذَا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغَامَزُونَ وَاِذَا انْقَلَبُوا اِلٰٓى اَهْلِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِهِينَ وَاِذَا رَاَوْهُمْ قَالُوا اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ لَضَالُّونَ وَمَا اُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حَافِظِينَ فَالْيَوْمَ الَّذِينَ اٰمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ عَلَى الْاَرَٓائِكِ يَنْظُرُونَ هَلْ ثُوِّبَ الْكُفَّارُ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ

35.

Şüphesiz günahkarlar, (dünyada) iman edenlere gülüyorlardı.

Diyanet İşleri

30.

Mü'minler yanlarından geçtiğinde, birbirlerine kaş göz ederek onlarla alay ediyorlardı.

31.

Ailelerine dönerken zevk ve neşe içinde gülüşe gülüşe dönüyorlardı.

32.

Mü'minleri gördükleri vakit, "Hiç şüphe yok, şunlar sapık kimselerdir" diyorlardı.

33.

Halbuki onlar, mü'minlerin başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.

34.

İşte bugün de mü'minler kafirlere gülerler.

35.

Koltuklar üzerinde (etrafı) seyrederler.

36.

Nasıl, kafirler yapmakta olduklarının karşılığını buldular mı?

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

29- Gerçekten suçlu günahkârlar (Dünya’da) imân edenlere güler­lerdi.

30- Onlara uğradıkları zaman birbirlerine kaşla gözle işârette bulu­nurlardı.

31- Yandaşlarına döndüklerinde ise neşeli bir eğlence havası içinde dönerlerdi.

32- Ve imân edenleri gördükleri vakit, «Bunlar hiç şüphesiz sapıtmışlardır» derlerdi.

33- Halbuki kendileri onlar üzerine gözcü gönderilmemişlerdi.

34- Bugün ise imân edenler kâfirlere (onların perişan hâline) gülerler.

35- Kanepeler üzerinde (çevreyi) seyrederler.

36- Nasıl, kâfirler yapageldiklerinin cezâsını (lâyık olduğu şekilde) buldular mı?

MÜ’MİNLERİN İMÂN VE AMELİNİ ALAY KONUSU EDİNENLER

«Gerçekten suçlu günahkârlar (dünyada iken) imân edenlere gülerlerdi. »

Adem Peygamberʹden (A. S. ) günümüze kadar gelip geçen insanların genel anlamda ikiye ayrıldığını görüyoruz: Haktan yana olup Allahʹa ima­nın lüzumunu, sâlih amellerde bulunmayı ve iyi olgun insan olmayı savu­nanlar; bâtıldan yana olup Hakkʹı red ve inkâr ederek ahlâksızlığı ve küfrü savunanlar..

İşte fikirleri, inançları ve düşünceleri birbirine zıt bu iki zümre tarih boyunca hep tartışma, sürtüşme, itişme ve vuruşma halinde olmuştur. Tez, antitez mücadelesi şeklinde birçok araştırmalara, incelemelere kapı açıl­masına vasat hazırlamış ve rekabet duygusunu kamçılayarak topluma can­lılık ve aktivite kazandırmıştır.

Diğer bir husus da şudur: Hemen her peygamber devrinde daha çok kölelerin, zayıfların ve toplumda pek itibar görmeyen fakirlerin imân etti­ği; buna karşılık ileri gelen, söz sâhibi olan ve refah içinde yüzenlerin, imân edenleri küçümseyip alay konusu edindikleri bir vakıadır. Şüphesiz bu manzara, hakla bâtılın karşı karşıya gelince nasıl sürtüşüp tartıştığını gös­terir. Aynı zamanda küçümsenen o mü’minlerin hicrete zorlandıklarının ve hicret olayı gerçekleşince de kısa zamanda toparlanıp hakkı ayakta tuta­cak kuvvet oluşturduklarının ve öylece mağrurları, ileri gelen şımarıkları baş aşağı getirip zillete uğrattıklarının bu sürtüşmenin bir uzantısı ve onun tabii neticesi olarak gerçekleştiğini tarih sahifelerinde okumaktayız.

Böylece hakkı temsîl edenler, ilâhî proğramı bilip metotlu hareket et­tikleri, teblîğ ve irşâd görevini günün şartlarını ve mevcut imkân ve ortamı dikkate alarak sürdükdükleri takdirde bâtılı temsîl edenleri çok gerilerde bırakma şansına sahip olurlar.

Konumuzu oluşturan âyetle, Mekkeʹnin o günkü ileri gelen söz sahip­lerinden Ebû Cehl, Velîd b. Muğîre ve Âs b. Vâil gibi mağrur inkârcılar bütün şiddet ve azgınlıklarıyla hem çok ilâh sistemini savunmakta, hem de hakkı doğduğu yerde boğmak için her çareye baş vurmakta ve imân eden Ammar, Bilâl, Habbab, Süheyb ve benzeri fakirleri alaya alıp küçümsedik­leri ve Hz. Muhammed’in (A. S. ) o fakirlerle oturup kardeşçe ülfet etmesine gülüp geçtikleri misal verilmekte; küfrü temsîl edenlerin hep hissî davra­nıp ön yargılarının dar çerçevesi içinde kaldıklarına işâret edilmektedir.

Dünyada mü’minlerle alay edip gerçek dindarlığı hafife alanların hem dünyada, hem de âhirette ağlayacaklarında şüphe yoktur. Olaylar teker­rür ettiği gibi, tarih de tekerrür etmekte; Allah’ın ezelî hükümleri de vakti saati gelince tecelli edip denge ve düzeni korumaktadır.

GÖZLE, KAŞLA İŞARETTE BULUNAN GÂFİLLER

«Onlara uğradıkları zaman birbirlerine kaşla gözle işârette bulunurlardı. Yandaşlarına döndük­lerinde ise neşeli bir eğlence havası içinde dönerlerdi. »

Şüphesiz tabibin kendi hastasına verdiği ilâçların çoğu acıdır; hastayı tiksindirecek bir tat ve koku taşır. Ama o ilâç bir de beraberinde şifâ taşır. İslâmda öyle! Hayat dizginini nefsin ve İblîs’in eline teslim edenler, şehevî hazlarının önüne çıkan her engelden hoşlanmayıp tiksinirler ve kendileri için mutlak anlamda rahmet ve şifâ olan o engellerden hep uzak durur­lar; aynı zamanda engelleri koyan mürşit ve mübelliğlere düşman olurlar. Tabii onlar bu düşmanlıklarını birçok söz ve davranışlarıyla da izhar eder­ler. Oysa engel denilen uyarılarda, meşru sınırları belirleyen öğütlerde dü­zen, denge, huzur ve saadet vardır. Ne yazık ki, maddeci ve mideci inkâr­cıların çoğu bu gerçekleri görmemekte ve şehevî hürriyetlerini meşru sı­nırlar içine almaya yönelik İlâhî sese gönül kulaklarını tıkamaktadırlar.

Kıyâmet gününde ise, durum tersine dönecek: Bu defa imân edenler o kâfirlerin, nefislerine esir olup dünya hayatlarını bir hiç uğruna tüke­tenlerin sefil ve perişan haline bakıp gülecekler ve kalıcı bir hayatı nasıl berbat ettiklerini hatırlatarak bir bakıma onlarla alay edecekler.

Böylece iyilerle kötüler; inananlarla inanmayanlar lâyık oldukları kar­şılığı görecekler: Müʹminler sonsuzluk yurdu olan Cennetʹte nadide taht­lar üstünde yorgunluklarını giderip neşelenirken, kâfirler Cehennem çuku­runda işlediklerinin cezasını yudum yudum tadacaklar.

Evet o gün müʹminler de, melekler de inkârcıların o hazîn ve elemli âkibetine bakıp şöyle diyecekler: «Nasıl, kâfirler yapageldiklerinin cezasını (lâyık olduğu şekilde) buldular mı? »

Mutaffifîn Sûresine, ölçü ve tartıyı doğru kullanmayıp hile yapanlar uyarılarak başlandı, dünya hayatında mü’minleri ve onların Hakkʹa ibâdet ve taâtini alay konusu edinen inkârcı sapıkların kıyâmet gününde alay ko­nusu olacağı haber verilerek sûre noktalandı.

Bu sûrenin de tefsîrini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakkʹa kâmil ki­şilerin hamdiyle hamd-u senâlar olsun. Hakkı ayakta tutan, insanlığı kü­für ve ahlâksızlık bataklığından kurtaran ve mutlak saadet yolunu göste­ren Sevgili Peygamberimizʹe (A. S. ) ve Onun Âl ve ashabına salât-ü selâm­lar sunarız.

Sûreler arasında münasebet:

İnşikak Sûresi bir bakıma İnfıtâr ve Mutaffifîn Sûrelerini açıklamakta ve düşünebilenlere daha geniş düşünüp hakka daha çok yönelme şuur ve idrâkini bahşetmektedir.