MEÂLİ:
29- Gerçekten suçlu günahkârlar (Dünya’da) imân edenlere gülerlerdi.
30- Onlara uğradıkları zaman birbirlerine kaşla gözle işârette bulunurlardı.
31- Yandaşlarına döndüklerinde ise neşeli bir eğlence havası içinde dönerlerdi.
32- Ve imân edenleri gördükleri vakit, «Bunlar hiç şüphesiz sapıtmışlardır» derlerdi.
33- Halbuki kendileri onlar üzerine gözcü gönderilmemişlerdi.
34- Bugün ise imân edenler kâfirlere (onların perişan hâline) gülerler.
35- Kanepeler üzerinde (çevreyi) seyrederler.
36- Nasıl, kâfirler yapageldiklerinin cezâsını (lâyık olduğu şekilde) buldular mı?
MÜ’MİNLERİN İMÂN VE AMELİNİ ALAY KONUSU EDİNENLER
«Gerçekten suçlu günahkârlar (dünyada iken) imân edenlere gülerlerdi. »
Adem Peygamberʹden (A. S. ) günümüze kadar gelip geçen insanların genel anlamda ikiye ayrıldığını görüyoruz: Haktan yana olup Allahʹa imanın lüzumunu, sâlih amellerde bulunmayı ve iyi olgun insan olmayı savunanlar; bâtıldan yana olup Hakkʹı red ve inkâr ederek ahlâksızlığı ve küfrü savunanlar..
İşte fikirleri, inançları ve düşünceleri birbirine zıt bu iki zümre tarih boyunca hep tartışma, sürtüşme, itişme ve vuruşma halinde olmuştur. Tez, antitez mücadelesi şeklinde birçok araştırmalara, incelemelere kapı açılmasına vasat hazırlamış ve rekabet duygusunu kamçılayarak topluma canlılık ve aktivite kazandırmıştır.
Diğer bir husus da şudur: Hemen her peygamber devrinde daha çok kölelerin, zayıfların ve toplumda pek itibar görmeyen fakirlerin imân ettiği; buna karşılık ileri gelen, söz sâhibi olan ve refah içinde yüzenlerin, imân edenleri küçümseyip alay konusu edindikleri bir vakıadır. Şüphesiz bu manzara, hakla bâtılın karşı karşıya gelince nasıl sürtüşüp tartıştığını gösterir. Aynı zamanda küçümsenen o mü’minlerin hicrete zorlandıklarının ve hicret olayı gerçekleşince de kısa zamanda toparlanıp hakkı ayakta tutacak kuvvet oluşturduklarının ve öylece mağrurları, ileri gelen şımarıkları baş aşağı getirip zillete uğrattıklarının bu sürtüşmenin bir uzantısı ve onun tabii neticesi olarak gerçekleştiğini tarih sahifelerinde okumaktayız.
Böylece hakkı temsîl edenler, ilâhî proğramı bilip metotlu hareket ettikleri, teblîğ ve irşâd görevini günün şartlarını ve mevcut imkân ve ortamı dikkate alarak sürdükdükleri takdirde bâtılı temsîl edenleri çok gerilerde bırakma şansına sahip olurlar.
Konumuzu oluşturan âyetle, Mekkeʹnin o günkü ileri gelen söz sahiplerinden Ebû Cehl, Velîd b. Muğîre ve Âs b. Vâil gibi mağrur inkârcılar bütün şiddet ve azgınlıklarıyla hem çok ilâh sistemini savunmakta, hem de hakkı doğduğu yerde boğmak için her çareye baş vurmakta ve imân eden Ammar, Bilâl, Habbab, Süheyb ve benzeri fakirleri alaya alıp küçümsedikleri ve Hz. Muhammed’in (A. S. ) o fakirlerle oturup kardeşçe ülfet etmesine gülüp geçtikleri misal verilmekte; küfrü temsîl edenlerin hep hissî davranıp ön yargılarının dar çerçevesi içinde kaldıklarına işâret edilmektedir.
Dünyada mü’minlerle alay edip gerçek dindarlığı hafife alanların hem dünyada, hem de âhirette ağlayacaklarında şüphe yoktur. Olaylar tekerrür ettiği gibi, tarih de tekerrür etmekte; Allah’ın ezelî hükümleri de vakti saati gelince tecelli edip denge ve düzeni korumaktadır.
GÖZLE, KAŞLA İŞARETTE BULUNAN GÂFİLLER
«Onlara uğradıkları zaman birbirlerine kaşla gözle işârette bulunurlardı. Yandaşlarına döndüklerinde ise neşeli bir eğlence havası içinde dönerlerdi. »
Şüphesiz tabibin kendi hastasına verdiği ilâçların çoğu acıdır; hastayı tiksindirecek bir tat ve koku taşır. Ama o ilâç bir de beraberinde şifâ taşır. İslâmda öyle! Hayat dizginini nefsin ve İblîs’in eline teslim edenler, şehevî hazlarının önüne çıkan her engelden hoşlanmayıp tiksinirler ve kendileri için mutlak anlamda rahmet ve şifâ olan o engellerden hep uzak dururlar; aynı zamanda engelleri koyan mürşit ve mübelliğlere düşman olurlar. Tabii onlar bu düşmanlıklarını birçok söz ve davranışlarıyla da izhar ederler. Oysa engel denilen uyarılarda, meşru sınırları belirleyen öğütlerde düzen, denge, huzur ve saadet vardır. Ne yazık ki, maddeci ve mideci inkârcıların çoğu bu gerçekleri görmemekte ve şehevî hürriyetlerini meşru sınırlar içine almaya yönelik İlâhî sese gönül kulaklarını tıkamaktadırlar.
Kıyâmet gününde ise, durum tersine dönecek: Bu defa imân edenler o kâfirlerin, nefislerine esir olup dünya hayatlarını bir hiç uğruna tüketenlerin sefil ve perişan haline bakıp gülecekler ve kalıcı bir hayatı nasıl berbat ettiklerini hatırlatarak bir bakıma onlarla alay edecekler.
Böylece iyilerle kötüler; inananlarla inanmayanlar lâyık oldukları karşılığı görecekler: Müʹminler sonsuzluk yurdu olan Cennetʹte nadide tahtlar üstünde yorgunluklarını giderip neşelenirken, kâfirler Cehennem çukurunda işlediklerinin cezasını yudum yudum tadacaklar.
Evet o gün müʹminler de, melekler de inkârcıların o hazîn ve elemli âkibetine bakıp şöyle diyecekler: «Nasıl, kâfirler yapageldiklerinin cezasını (lâyık olduğu şekilde) buldular mı? »
Mutaffifîn Sûresine, ölçü ve tartıyı doğru kullanmayıp hile yapanlar uyarılarak başlandı, dünya hayatında mü’minleri ve onların Hakkʹa ibâdet ve taâtini alay konusu edinen inkârcı sapıkların kıyâmet gününde alay konusu olacağı haber verilerek sûre noktalandı.
Bu sûrenin de tefsîrini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakkʹa kâmil kişilerin hamdiyle hamd-u senâlar olsun. Hakkı ayakta tutan, insanlığı küfür ve ahlâksızlık bataklığından kurtaran ve mutlak saadet yolunu gösteren Sevgili Peygamberimizʹe (A. S. ) ve Onun Âl ve ashabına salât-ü selâmlar sunarız.
Sûreler arasında münasebet:
İnşikak Sûresi bir bakıma İnfıtâr ve Mutaffifîn Sûrelerini açıklamakta ve düşünebilenlere daha geniş düşünüp hakka daha çok yönelme şuur ve idrâkini bahşetmektedir.