MEALİ:
32- Allah’a karşı yalan söyleyen ve kendisine gelen doğruyu (son peygamber ve Kur’ân’ı) yalanlıyandan daha zâlim kim vardır? Cehennem’de kâfirler için bir konak yok mudur?
33- Doğruyu getiren ve onu getireni tasdik eden (var ya) işte (Allahʹtan) korkup (inkâr ve azgınlıktan) sakınanlar onlardır!
34- Onlar için Rabları yanında arzu ettikleri vardır. Bu, iyiliği, güzelliği, yararlı olmayı huy edinenlerin mükâfatıdır.
35- Çünkü Allah, onların işlediklerinin en kötüsünü de bağışlayıp temizleyecek, yapageldikleri iyiliklerin karşılığını en güzeliyle mükâfatlandıracaktır.
36- Allah, kuluna kâfi değil midir? Seni (Ey Peygamber! ) Allah’tan başkasıyla korkutmaya çalışıyorlar. Allah, kimi sapıklığıyla başbaşa bırakırsa, onu doğru yola ileten bulunmaz.
37- Allah kimi doğru yola eriştirirse, onu da saptıracak yoktur. Allah, çok üstün, çok güçlü, intikam sâhibi değil midir?
İNİŞ SEBEBİ
Mekke’nin ileri gelen putperestleri, yakında Hz. Muhammed’in (A. S. ) putların hışmına uğrayacağını iddia ederek, Onu ve arkadaşlarını korkutmak istemişlerdi. O sebeple 36. âyet inmiştir. (Lübabuʹt-teʹvîl: 4/56)
İLGİLİ HADÎSLER
«İslâmʹa yöneltilip doğru yolu bulan ve işi kendisine yetecek nisbette olup ona kanaat eden kimse kurtuluşa erişmiştir. » (Müslim/zekât: 125- Tirmizi/zühd: 35- İbn Mâce/zühd: 9- Ahmed: 2/168. 173)
«Kim insanların en güçlüsü olmayı arzuluyorsa, Şanı Yüce Allah’a güvenip dayansın. Kim insanların en zengini olmak istiyorsa, Allahʹın kudret elindeki rızkı, kendi elindekinden daha güven verici kabul etsin. Kim de insanların en saygını ve şereflisi olmayı diliyorsa, Aziz ve Celîl olan Allahʹtan korksun. » (İbn Ebî Hâtim: İbn Abbas (R. A. )dan- Tefsîr-i İbn Kesîr: 4/54)
İKİ BÜYÜK ZULÜM
«Allahʹa karşı yalan söyleyen ve kendisine gelen doğruyu (son peygamber ve Kurʹânʹı) yalanlayandan daha zâlim kim vardır?. »
Allah’a karşı, O’nun adına bir şeyler uydurup yalan söyleyen, aynı zamanda Allah adına yemin edip iftirada bulunan ve Allah’ın indirdiği kitabı, gönderdiği peygamberi yalanlayan kimse suçların en büyüğünü, haksızlığın en tehlikelisini işlemiş; cehennem ateşine karşı cesaretin en ileri adımını atmış kabul edilir.
Zira doğru olanı kabul etmek, adâlet ve hak severliktir. Allah adına doğruyu söylemek dindarlıktır ve haddini bilmekliktir. İndirilen Kur’ân’ı hak kabul etmek, hidâyettir ve fazilettir. Hz. Muhammed’i (A. S. ) tasdik etmek, imânın ve insan olmanın gereğidir. Bunun aksine bir tutum içinde olmak, zulümdür, haksızlıktır, cehalettir ve dalâlettir.
Putperest müşrikler bu iki büyük suçu, aynı zamanda zulmü durmadan işlemekteydiler. Kur’ân onları böylesine sakıncalı bir tutumdan vazgeçirmek ve doğru olanı kabul etmelerini telkîn etmek için, işledikleri suçun büyük zulüm olduğunu hatırlatarak konu üzerinde daha akıllıca düşünmelerini istiyor. Zira hakkı red ve inkâr etmek büyük bir haksızlık sayılırken, bâtılı savunup hakkın karşısına çıkmak da öylesine bir zulüm ve tuğyan kabul edilir. Şüphesiz böylesine katı bir tutumda, yalan ve iftirada bulunmada, aklın, sağlam idrâkin, gelişmiş vicdanın ve gerçekçi olan ilmin payı yoktur. Onun sermayesinin tamamı cehalet, inat, gurur ve geçmişe körü körüne bağlılıktır.
DOĞRUYU GETİREN KİMDİR?
«Doğruyu getiren ve onu getireni tasdîk eden (var ya), işte (Allahʹtan) korkup (inkâr ve azgınlıktan) sakınanlar onlardır. »
Cenâb-ı Hak, İlâhî iltifat ve inâyete mazhar olan iki sınıf insanı övmekte ve onların «takvâ» düzeyinde bulunduklarını haber vermektedir: Doğruyu getiren ve doğruyu getireni tasdîk eden.
Müfessirlerin ve bazı ilim adamlarının bu konuyla ilgili yorum ve tesbitleri az farklıdır. Şöyle ki:
a) İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Doğruyu getiren Hz. Muhammed (A. S. )dır. Zira O, sözün en doğrusunu, hayatın tek amacı olan «Lâ ilâhe illâllah»ı getirip hem tasdîk, hem teblîğ etmiştir. Şüphesiz bu kelimeden daha doğru bir söz düşünülemez.
b) Melek Cebrâilʹdir. Çünkü O, hem Kur’ân’ı getirip Hz. Muhammedʹin (A. S. ) kalbine ilka etti, hem Oʹnu doğruladı.
c) Doğruyu, Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz getirdi ve Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ) O’nu tasdîk etti.
d) Doğruyu, bütün peygamberler getirdi de gerçek müʹminler de onları tasdîk ettiler.
Böylece genel anlamda doğru, «Kelime-i Tevhîd» ve «Kur’ân-ı Kerîm» dir. Onu tasdîk edenler ise, Hz. Muhammed’in (A. S. ) dosdoğru imân eden ümmetidir.
Doğruyu getirene ve doğruyu tasdîk edene iki büyük feyiz ve rahmet hazırlanmıştır:
Birincisi, Rabları yanında diledikleri sonsuz nîmetler, ardı-arkası kesilmeyen iltifatlardır. İkincisi, işledikleri kötü amellerinin temizlenmesi ve işledikleri iyi amellerine daha güzeliyle karşılık verilmesidir.
MÜʹMİNE HİÇ KİMSE DEĞER VERMESE BİLE ALLAH ONA YETER
«Allah kuluna kâfi değil midir?. »
Şüphesiz ki imân, dünya ve âhiret nimetlerinin en üstünüdür. O bakımdan hem elde edilmesi büyük bir basîret ve mârifet ister; hem de korunması ve ürün vermesi üstün gayretlere ve aralıksız fedakârlıklara bağlıdır. İmân’a bu açıdan baktığımızda, ona karşılık verilecek mükâfat da o nisbette kıymetlidir ve devamlıdır.
İşte bu üstün nîmet ve devlete erişen bahtiyarlara, hiç kimse değer vermese bile Allah’ın onlara değer vermesi ve onları övüp iltifatına lâyık görmesi, yeter de artar.
Nitekim Mekke’de çok zor günler geçiren ve başta hısımları olmak üzere kavim ve kabilesiyle arası iyice açılan, Allah’tan başka desteği ve yardımcısı bulunmayan Hz. Muhammed (A. S. ) böyle bir atmosfer içinde bulunduğu yıllarda bile, Cenâb-ı Hakk’ı tek ümit kaynağı bilmiş, Oʹnun rahmet ve iltifatıyla içini doldurup gönül yatışkanlığına kavuşmuş bulunuyordu. Onun bu cephesini bilmeyen, anlamayan cahiller, hep Onu yalnızlık içinde görüyor ve desteksiz kaldığı için de yakın gelecekte sahneden silineceğine inanıyorlardı. İlgili 36. âyetin son kısmıyla Allahʹın Hz. Muhammed (A. S. ) için kâfi olduğu belirtilerek, Ondan sonra İslâm uğrunda hizmet verirken yalnızlığa itilen müʹmin kulları aydınlatılmakta ve destek olarak Allahʹın yeterli olduğu müjdelenmektedir.
ALLAH KİMİ SAPIKLIĞIYLA BAŞBAŞA BIRAKIRSA
«Seni (ey peygamber! ) Allahʹtan başkasıyla korkutmaya çalışıyorlar. Allah kimi sapıklığıyla başbaşa bırakırsa, onu doğru yola ileten bulunmaz. »
Cenâb-ı Hak ezelî plânı gereği doğru ve eğri yolu belirleyip tarif ettikten ve yol gösterici peygamber ve kitap gönderdikten sonra, insanı hür irâdesi, aklı ve idrâkiyle başbaşa bırakır. Sünnet-i ilâhiyesi gereği, doğru yolu seçenlere hidâyet nasip eder; seçmeyip inkâr ve azgınlığında ısrar edenleri, bulundukları hal üzere bırakır. İşte Allahʹın doğru yola eriştirmesinin ve saptırmasının anlamı budur. Yoksa bir zorlama, itme, müdahale söz konusu değildir.
Allah hem Azîz’dir, hem de intikâm sahibidir:
Azîz sıfatı, çok üstün, çok güçlü anlamına gelir. O, her fiilinde mutlak anlamda üstündür ve her tasarrufunda mutlak anlamda güçlüdür. Hiç kimse O’nunla yanşamaz ve Oʹnu âciz bırakamaz. Aynı zamanda O, intikam sahibidir, yani gerektiğinde öç alma kudret ve hikmetine sahiptir. Ancak Oʹnun öç alması, birçok kimsenin anladığı basit anlamda değildir; hazırladığı kâinat plân ve proğramıyla ilgili olup yüksek hikmeti yansıtır. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak, insanlar için mükemmel bir hayat sistemi proğramlayıp sahneye koymuş ve onların ebediyen mutlu olmaları için gereken düzenlemeleri yapmış ve bunları tanıtıp tarif eden kitap indirmiş ve peygamber göndermiştir. Artık kim kitaba uyup peygamberin yolunu izlerse, ilâhî düzene uyduğu için mutlu ve bahtiyar olur; kim de uymazsa, o sistem ve düzenlemeye ters düşer ve ebediyen mutsuz ve bedbaht olur. Bu, ilâhî intikam olarak hiç şaşmadan kıyâmete kadar sürüp gider.
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, doğruyu getiren ve onu tasdîk eden bahtiyarlar övüldü; ilâhî iltifata ancak onların lâyık bulunduğuna işâretle, sapıklığı ve yalanı seçenler uyarıldı Sonra da Allah’ın kurduğu hayat sistemine ve yaptığı düzenlemeye uyanların hidâyete eriştirileceği, uymayanların sapıklıklarıyla başbaşa bırakılacağı bildirilerek, Allahʹın mutlak anlamda âdil olduğuna işârette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, Mekkeli müşriklerden çoğunun Allah hakkında az da olsa bilgilerinin bulunduğuna değinilmekte ve «gökleri ve yeri kim yarattı? » sorusuna «Allah... » diye cevap vereceklerine dikkatler çekilmektedir. Sonra da tapındıkları putların böyle bir kudrete sahip olmadıkları hatırlatılarak iyi düşünmeleri tavsiye edilmekte ve her hâl-ü kârda Allahʹın müʹminler için yeterli olduğu vurgulanmaktadır. Arkasından mü’minlere müjde, kâfirlere tehdît havası estirilerek yakın gelecekte büyük bir inkılâbın meydana geleceği kapalı şekilde anlatılmaktadır.