Şura Suresi 29-35. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَثَّ فِيهِمَا مِنْ دَابَّةٍ وَهُوَ عَلٰى جَمْعِهِمْ اِذَا يَشَاءُ قَدِيرٌ وَمَا اَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ اَيْدِيكُمْ وَيَعْفُوا عَنْ كَثِيرٍ وَمَا اَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ فِي الْاَرْضِ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصِيرٍ وَمِنْ اٰيَاتِهِ الْجَوَارِ فِي الْبَحْرِ كَالْاَعْلَامِ اِنْ يَشَأْ يُسْكِنِ الرِّيحَ فَيَظْلَلْنَ رَوَاكِدَ عَلٰى ظَهْرِهِ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ اَوْ يُوبِقْهُنَّ بِمَا كَسَبُوا وَيَعْفُ عَنْ كَثِيرٍ وَيَعْلَمَ الَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي اٰيَاتِنَا مَا لَهُمْ مِنْ مَحِيصٍ

34.

Gökleri, yeri ve bu ikisi içinde yaydığı canlıları yaratması, O'nun varlığının delillerindendir. O, dilediği zaman, onları bir araya getirmeye de gücü yetendir.

Diyanet İşleri

30.

Başınıza her ne musibet gelirse, kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.

31.

Yeryüzünde O'nu aciz bırakamazsınız. Sizin için Allah'tan başka hiçbir dost ve yardımcı yoktur.

32.

Denizde dağlar gibi yüzen gemiler, O'nun varlığının delillerindendir.

33.

O, dilerse rüzgarı durdurur da onlar denizin üstünde durakalırlar. Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.

34.

Yahut (içlerindekilerin) yaptıklarından dolayı onları helak eder, birçoğunu da affeder.

35.

Allah, böyle yapar ki, ayetlerimiz hakkında tartışanlar, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

29- O’nun varlığına (delâlet eden) belgelerden biri de, göklerin ve yerin yaratılması ve ikisinde serpiştirip yaydığı canlılardır. Oʹnun, dilediği zaman onları toplayıp biraraya getirmeğe gücü ve kudreti yeter.

30- Başınıza gelen her musîbet, ellerinizle işleyip kazandığınız (gü­nah ve kötülükler) yüzündendir. (Bununla beraber) çoğunu affeder.

31- Siz yeryüzünde (Allahʹı) âciz bırakacak (güçte) değilsiniz. Sizin için Allahʹtan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.

32- O’nun (varlığına, birliğine delâlet eden) belgelerden biri de, de­nizde dağlar gibi yüzen gemilerdir.

33- Dilerse rüzgârı durdurur da (yelkenli olanları) su üstünde durakalırlar. Şüphesiz ki bunda, çokça sabreden, çokça şükreden kimse için deliller, belgeler vardır.

34- Veya o (gemilerdekileri) işledikleri (günah ve vebâl) yüzünden (gemiyi batırarak) yok eder; çoğunu da affeder.

35- Hem âyetlerimiz hakkında tartışıp iddialaşanlar, kendileri için kaçacak yer bulunmadığını bilsinler..

İLGİLİ HADÎSLER

Hz. Ali (R. A. ) kendi arkadaşlarına şöyle diyor: «Peygamber (A. S. ) Efen­dimizin, Allahʹın kitabında en üstün âyet hakkında bize verdiği haberi size anlatayım mı? Allahʹın kitabında en üstün âyet: «Başınıza gelen her mu­sîbet, ellerinizin işleyip kazandığınız (günah ve kötülükler) yüzündendir. (Bununla beraber Allah) çoğunu affeder» âyetidir. Peygamberimiz (A. S. ) ba­na: «Ya Ali! Bunu sana açıklamak istiyorum. Dünyada başınıza gelen bir hastalık, bir ceza, bir kötü sonuç, bir belâ, ellerinizin işleyip kazandığı se­bebiyledir. Allah ise, bunun ikinci defa cezasını Âhiretʹte vermekten daha halîm ve daha şefkatlidir. Allah dünyada bir şeyi (günah ve kusuru) affet­tikten sonra dönüp onu cezalandırmaktan çok daha kerem sâhibidir. » (Ahmed: 3/30, 37, 41- 5/219- İbn Ebî Hâtim)

«Mü’mine dokunup eziyet veren herhangi bir şeye karşılık Allah mut­laka onun günahlarını bağışlayıp temizler. » ( Ahmed: 1/441 - 4/56)

«Muhammedʹin canını kudret elinde tutan zata and olsun ki, (insana eziyet veren) budağın bir çizintisi, damardan birinin seğrimesi ayağın kay­ması bir günah sebebiyledir. Allah’ın ondan dolayı (kulunu) affetmesi ise daha çoktur. » (İbn Ebî Hâtim - İbn Kesîr: 4/116)

«Müʹmine batan bir diken sebebiyle Allah mutlaka onun bir derecesi­ni yükseltir ve bir hatâsını düşürür. » (Buharî-Müslim: Hz. Âişe (R. A. )dan)

ALLAH’IN YÜKSEK KUDRETİNİN BELGESİ

«O’nun varlığına (delâlet eden) belgelerden biri de, gökleri ve yeri yaratması ve ikisinde serpiştirip yaydığı canlılardır. Oʹnun, dilediği zaman onları toplayıp biraraya getirmeye gücü ve kudreti yeter. »

İnkâr ve imânın; iyi-yararlı amellerin, imân ve irfandan uzak işlerin na­sıl bir sonuç vereceği belirtildikten; tevbe kapısının devamlı açık tutulduğu, dönüş yapanların, hakkı seçenlerin bağışlanacağı açıklandıktan sonra, Al­lah’ın kudretine delâlet eden belgeler sıralanıyor:

1- Göklerin ve yerin yaratılmasında mükemmel bir plânın mevcudi­yeti,

2- Göklere ve yere serpiştirilen canlı varlıkların dağılımı,

3- Bu canlı varlıkların, Cenâb-ı Hak dilediği zaman biraraya getiril­me durumu,

4- Denizde dağlar misali yüzen gemilerin belli kanunlarla su üstün­de hareketi..

Göklerin ve yerin yaratılma olayı, çok mükemmel bir plânın ve şaşma ihtimali olmayan fiziksel kanunların mevcudiyetini; aynı zamanda o plânı hazırlayan mutlak bir kudretin hâkimiyetini hatırlatmaktadır. Gerek kâinat kendi bütünlüğü içinde, gerekse onda yer alan parça ve sistemlerden her biri ayrı ayrı incelendiğinde, kusursuz bir denge ve düzenin var olduğu an­laşılır. Şüphesiz bunlar, kâinatın hem öncesiz olmadığını, hem de tesadüf­lerle oluşmadığını isbatlamaktadır.

Göklere ve yere serpiştirilen canlılar:

«Dabbe» kelimesi, hafif yürüyen, hareket eden, debelenip hayat belir­tisi gösteren her canlı hakkında kullanılan bir kavramdır. Kur’ânʹın dört ay­rı yerinde bu kavrama yer verildiğini görüyoruz. Nahl ve Şûrâ sûrelerinde bu, göklere ve yere serpiştirilen canlılar anlamında yer almaktadır. O ba­kımdan ilim adamları bu iki âyeti farklı şekilde yorumlamışlardır:

a) Göklerde ve yerde yüzükoyun hareket eden canlılar vardır.

b) Âyetteki anlatımda «tağlîb kaidesi» söz konusudur. Şöyle ki: Yer­yüzünde insan ve hayvanlar; göklerde ise melekler hareket halinde olup ya­şamaktadırlar. Ancak hepsine birden tağlîb yoluyla «dabbe» denilmiştir. Zira Araplar arasında bu kaide çok yaygındır. Mesela güneş ile ayʹı bir­arada andıkları zaman çoğu kere «şems ve kamer» demezler de «kamereyn» veya «kameran» derler.

O halde bilimsel araştırmalar sonucu gezegen veya başka bir sistem­de, ya da yıldızda canlı varlıklara rastlanır veya böyle bir tesbit yapılırsa, birincilerin yorumunun isabetli olduğu; rastlanmadığı takdirde İkincilerin yorumunun isabetli olduğu ortaya çıkmış olur.

Ancak şu hususu belirtelim ki, Allah’ın varlığına, birliğine delâlet eden her belge beraberinde iki yarar taşımaktadır: Birincisi, Allah’ın kudret dam­gasını yansıtması; İkincisi insandan yana bir hizmet vermesi şeklindedir. O bakımdan teknik imkânların gelişmesi ve İlmî araştırmaların hızlanması neticesinde mevcut gezegenlerden birinde veya başka bir sistemde bir­takım canlı varlıklar tesbit edilirse, bu oranın hayat şartlarına göre yara­tılan bir kudret harikası sayılır ve bütünüyle İlâhî varlığın damgasını yan­sıtarak Cenâb-ı Hakk’ın nelere kadir olduğunu gösterir.

Ne var ki, günümüze kadar güneş ailesinde yer alan gezegenler üze­rinde Viking I, Viking II, Viking III ile yapılan araştırmalar, onlarda hayat belirtisi bulunmadığını göstermiştir.

İnsan denilen canlıya gelince: O sadece dünya denilen yerkürede var­dır. Başka bir gezegen veya sistemde olması düşünülemez. Nitekim Rahmân Sûresi 10. âyette bu husus gayet açık şekilde ifade edilmektedir.

Göklerde ve yerde bulunan canlıların biraraya getirilmesi:

İlgili 29. âyetle, göklerle yere serpiştirilen dabbeyi, Allah’ın dilediği za­man biraraya getireceği belirtilmektedir. Bu da iki ayrı yorum istemekte­dir. Şöyle ki:

a) Kıyâmet gününde Cenâb-ı Hak bütün canlıları diriltip biraraya ge­tirecek ve böylece melekler, insanlar, cinler ve hayvanlar mahşer alanın­da yerlerini alacaklar.

b) Göklerde, yani bazı gezegen veya sistemlerde «dabbe» denilen can­lı varlıklar bulunuyorsa, o gezegen veya sisteme ulaşılması ve orada yaşa­yan canlılardan birkaç tane alınıp dünyaya getirilmesi veya dünyadan bazı hayvanların o gezegen veya sisteme gönderilmek suretiyle onların birara­ya getirilmesi söz konusudur. Ancak birinci yorum, siyak ve sibak itibariyle daha isabetlidir.

Denizlerde dağlar misali yüzen gemiler:

Bu anlatım, üç önemli hususu yansıtmaktadır:

1- İslâm’dan önceki asırlarda da çok büyük yelkenli gemiler inşa edilmiştir. O bakımdan bu, araştırmaya değer bir konu olarak önümüzde bulunuyor. Zira eski çağlarda vücut bulan sanat ve medeniyetin ölçüsünü, gemilerin kalıntılarında da görmek mümkün olur. O halde batık gemileri araştırıp tesbit etmekte birtakım yararlar vardır.

2- Daha büyük gemilerin, dağ misali araçların imal edildiğine işâret ediliyor. Nitekim Nuh Peygamberʹin İlâhî gözetim altında yaptığı geminin hayli büyük olduğu kesindir. Ayrıca M. Ö. X. yy’da Süleyman Peygamberʹin (A. S. ) büyük çapta yelkenli gemiler inşa ettirip deniz filoları meydana ge­tirdiğini hem Tevrat, hem de Kurʹân-ı Kerîm haber vermektedir.

3- Ayrıca suyun cisimleri kaldırma özelliğine atıf yapılarak gemilerin de belli fiziksel kanunlara göre imal edilmesi hatırlatılmakta ve insana böy­le yeteneklerin verildiğine dikkatler çekilmektedir.

İşte bütün bu akla ışık tutan belgelerde çok sabreden, çok şükreden kimseler için deliller ve öğütler vardır.

Anlaşıldığı gibi, Kur’ân, belgeler üzerinde başarılı araştırma ve ince­leme yapılabilmesi için özellikle iki şeye ihtiyaç bulunduğunu belirtmekte­dir: Çokça sabır, çokça şükür.. Zira sabırlı çalışma, ilmin desteği, başarının anahtarıdır. Şükür ise, icad edilen, keşfedilen her şeyde İlâhî damgayı gö­rüp kuvvet ve kudreti O’na çevirmektir. O halde bilimsel araştırmayı sabır­la sürdürmeyen ilim adamı başarılı olamaz. Elde ettiği başarılı sonucu ken­di nefsine irca’ eden ilim adamı ise nankörlükten kurtulamaz.

İLÂHÎ ÂYETLER ÜZERİNDE MAKSATLI TARTIŞMALAR

«Hem âyetlerimiz hakkında tartı­şıp iddialaşanlar, kendileri için kaçacak yer bulunmadığını bilsinler. »

Bilindiği gibi, ilmin yolu ve hareket çizgisi ikidir: Gözlem ve deney. Ne var ki, gerçeği bulmakta, hakkı dosdoğru anlamakta bu iki yol yeterli de­ğildir. Buna bir misal verelim: Canlıların kimyasal yapısı incelenirken göz­lem ve deneyle, organizmaların altı esas bileşimden meydana geldiği görü­lür: Su, karbon hidratlar, yağlar, adenosin fosfatlar, proteinler ve asitler. İlim, bu altı esası biraraya getirdiğinde ona canlılık vasfı veremiyor ve bu noktada birtakım varsayımlarla konuyu geçiştirmek istiyor. Oysa sözünü ettiğimiz altı esas bileşimi farklı biçimlerde oluşturup ona canlılık veren çok yüksek bir kimyacı söz konusudur. Bunu kabul etmiyenlere gelince: Bir elektronik cihazı meydana getiren unsurları inceleyip tesbit ettikten sonra, onun plân ve projesini hazırlayıp imalata geçen teknik elemanı in­kâra benzer. Aynı zamanda o cihazı harekete geçiren bir de elektrik akımı söz konusudur.

İlgili âyetle bu hususa parmak basılıp, «Âyetlerimiz hakkında tartışıp iddialaşanlar, kendileri için kaçacak yer bulunmadığını bilsinler» buyurula­rak gereken uyarı yapılıyor.

Evet, inkâr ister kevnî âyetlere, isterse Kurʹân âyetlerine yönelik bu­lunsun; inkârcı, gözlem ve deneyleriyle unsurların (elementlerin) bileşimini ortaya çıkartmış, ama ona canlılık vasfı verememiştir. Böylece hem bileşim­leri oluşturup onlara canlılık vasfı veren kudreti bilememiş, hem de kendi kafasında meydana gelen sorulara doğru bir cevap bulamamıştır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Allah’ın varlığına delâlet eden birkaç belgeye yer verildi. Kişiye dokunan musîbet ve kötülüğün kendi nefsinden kaynaklan­dığına değinilerek Cenâb-ı Hakkʹın mutlak anlamda âdil olduğuna işâret edildi. Sonra da dikkatler gemi ve denize çekilerek yönlendirici bilgi verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, dünyada verilen nîmetlerin birer geçimlikten ibâ­ret olduğu, asıl kalıcı olan nîmetlerin Âhiret Âlemiʹnde hazırlandığı hatır­latılıyor. Arkasından bu idrâk içinde olan müʹminlerin on kadar sıfatı ko­nu edilerek sağlam kıstas veriliyor. Kötülüğe karşı kötülükten ziyade affe­dici bir davranış içinde olmanın fazîlet olduğu belirtilerek bu konularda sa­bırlı olmanın önemi üzerinde duruluyor.