MEÂLİ:
32- Allahʹın kiminizi kiminizden üstün kıldığı hususları temenni edip durmayın. Erkeklere kazandıklarından bir pay, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Siz Allahʹtan bol nîmetini, cömertçe ihsânını isteyin. Şüphesiz ki Allah, her şeyi bilendir.
33- Ana-babanın ve yakın hısımların geriye bıraktıkları maldan -erkek ve kadından her biri için- vârisler kıldık. Kendileriyle yeminli bağlantı yaptığınız kimselere de hisselerini verin. Şüphesiz ki Allah her şeye şâhittir.
İNİŞ SEBEBİ
Peygamber (A. S. ) Efendimizin hanımlarından Ümmü Seleme (R. A. ) bir gün temenni mahiyetinde şöyle demişti:
- Ya Resûlellah! erkekler savaşıyor, biz savaşamıyoruz. Dolayısıyla bu şerefli hizmetten mahrum kalıyoruz. Onlardan zayıf olduğumuz halde mirasta onlara ayrılanın yarısı bize veriliyor..
Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Ahmed bin Hanbel - Lübabu’t-te’vîl - İbn Cerir - Esbâb-ı Nüzul/Nisa- bûrî)
Katade’nin tesbit ettiği rivâyette ise şöyle deniliyor:
Erkeklere mirasta kadınlara nisbetle iki kat hak tanınmıştı. Onlar bunu dikkate alarak, âhirette de kadınlardan çok üstün derece ve kerametlere erişmeyi temenni ettiler. Bunun üzerine, «Erkeklere kazandıklarından bir pay, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. » Herkes ameli ve takvası nisbetinde derece ve kerâmetlere erişebilecektir, meâlindeki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzul/Nisaburî)
Diğer bir rivâyet:
Müslüman kadınlar, «Erkeklerin Allah yolunda savaştıkları gibi keşke biz de savaşsaydık. » diye temennide bulunmuşlardı. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (İbn Kesîr-Lübabu’t-te’vîl - Mefatihü’l-Gayb)
Yine Katade diyor ki:
«Cahiliyye devrinde kadın ve çocukları mirasçı kabul etmezler, onları kendi kaderlerine terkederlerdi. İslâm gelince bu iki zayıfın hakkını korudu, kadınlara erkeklere nisbetle yarı hisse verildi. Çünkü ailenin yükünü erkek taşır. Bunun üzerine kadınlar erkekler kadar hisse almayı temenni ettiler, derken yukarıdaki âyetler indi. » (Kurtubî: 5/162 - Lübabu’t-te’vîl Alaedin Ali)
İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Bu âyet daha çok Peygamber (A. S. ) Efendimizin birbirine kardeş yaptığı Ansar ile Muhacirler hakkında nazil olmuştur. Onlar bu kardeşlik sebebiyle birbirlerine vâris oluyor, ölenin asabe ve diğer zevi’l-erham hısımlarına bir şey verilmiyordu. Âyetler bu uygulamayı kaldırmaya mâtuftur. (Lübabu’t-te’vîl: 1/343 - Kurtubî: 5/165)
İLGİLİ HADÎSLER
«Allahʹtan bol nîmetini, cömertçe ihsanını isteyin. Çünkü Allah kendisinden istenilmesini sever. Hem ibâdetin en üstünü, acı ve kederden sonra gelecek sevinci beklemektir. (Tirmizî)
«İslâmʹda (birbirine vâris olma hususunda), yeminli akit yoktur. » (Ahmed bin Hanbel - Zührî - İbn Kesîr)
«Cahiliyye devrinden kalma ne kadar yemin varsa ona bağlı kalın. İslâmiyette ise (o tür) yemin yoktur. » (Ahmed bin Hanbel)
«Farzları (Kurʹânʹda belirtilen miras hususundaki belli hisseleri) sahiplerine ulaştırın. Geriye kalanı erkek tarafından (asabe sayılan) diğer varislere (verin). » (Buharî-Müslim-Tirmizî - Ahmed bin Hanbel: İbn Abbas R. A. dan)
TARİHÎ YÖNÜ
Âyetin iniş sebepleriyle ilgili bütün hadîsler ve rivâyetler dikkate alındığında 33. âyetle, cahiliyye devrinde çok yaygın bulunan iki gayr-i âdil âdetin yasaklanmış olduğunu görüyoruz.
1. Çocuğu olmayanlar, başkasının çocuğunu evlât edinir ve ölünce de bütün servetini o çocuğa bırakır, asabe ve zevilerham düzeyindeki vârislerine bir şey verilmezdi. Âyet, bu âdeti kaldırdı.
2. Birbirleriyle dostluk kurup sıkı-fıkı olanlar, öldüklerinde sağ kalanı diğerine vâris olup terekeden altıda bir hisse almak için yeminli akit yaparak şöyle derlerdi:
«Benim kanım senin kanındır. Benim yıkımım senin yıkımındır. Benim intikam ve kin tutmam senin intikam ve kin tutmandır. Benim savaşım senin savaşındır. Benim esenlik ve barışım senin esenliğin ve barışındır. Sen bana, ben de sana vâris oluruz. Sen benim hakkımı ararsın, ben de senin hakkını ararım. Sen benden yana kan parası ödersin, ben de senden yana... »
Kurtubîʹnin tesbitine göre, «Yeminli bağlantı yaptığınız kimselere de hisselerini verin! » hükmü, «Ana-babanın ve yakın hısımların geriye bıraktıkları maldan erkek ve kadınlardan her biri için vârisler kıldık.. » âyetiyle kaldırılmıştır. İbn Cerîr Taberî de aynı görüştedir. Cumhur-i selefe göre yemin bağlantısıyla birbirine vâris olmanın hükmü,
«Hısımlar ise Allahʹın kitabına göre birbirine daha yakındır. » (Enfâl sûresi âyet: 75) meâlindeki âyetle kaldırılmıştır.
İlim adamlarından bir cemaate göre, âyet, yemin bağlantısıyla birbirine vâris olma hakkında değildir; birbirine yardımcı ve nasihatçı olmak üzere yemin edenlerle ilgilidir.
YARATILIŞTA FARKLILIK
«Allahʹın kiminizi kiminizden üstün kıldığı hususları temenni edip durmayın.. »
Kurʹân burada daha çok toplumu ilgilendiren bir noktaya parmak basarak iki ayrı cins olan, fakat birbirini tamamlayan kadın ile erkeğin yaratılışta farklı bulunduklarını hatırlatıyor. Hayat düzeninin dengeli ve canlı biçimde korunmasında bu iki farklı cinsin nazım rol oynadıklarına işârette bulunarak iyi düşünmemizi öneriyor. Biri diğerine benzemeye veya onun gibi olmaya özendiği ve bunu fiili alanda uygulamaya çalıştığı takdirde âile ve toplumun dengesini bozmuş olurlar. Bunun acısını daha çok yetişmekte olan kuşak çeker. Kurʹân bunun temenni edilmesini bile yararsız saymakta, kalbleri bu tür duygulardan temizlemeye yönelmektedir.
Erkekler genellikle güçlü, dayanıklı ve sabırlıdırlar; hayatın ağırlığını omuzlarında taşıyabilirler. Çabuk heyecana kapılmaz, soğukkanlı ve temkinlidirler. Kadınlar böyle değildir. Onlar daha çok annelik gibi sevgi, saygı, nezâket ve nezaheti gerektiren vasıfta yaratılmışlardır. Bu yüzden çok duyarlıdırlar. Yufka yürekli, ince kalpli de diyebiliriz. Çabuk kırılır ve üzülürler.
Kur’ân bu farklı duruma dokunarak kadınların erkekler gibi olmayı temenni etmelerinin, fıtrattaki hikmete, hayattaki dengeye bilgisiz ve ilgisiz kalmalarından ileri geldiğini belirtmek istiyor. Aynı şekilde erkeklerin de yükün ağırlığını düşünerek kadın olmayı temenni etmeleri veya onlara özenmeyi zaman zaman ortaya koymaları bilgisizliklerinin ürününden başkası değildir. İki ayrı cins aynı ölçü ve biçimde, aynı güç ve karakterde, aynı duygu ve fıtratta yaratılmış olsaydı, herhalde âile düzeni kalmaz, bir baş yerine birkaç baş ortaya çıkar, herbiri ayrı bir tarafa çeker, hayatın denge akışı diye bir şey kalmazdı. Aynı zamanda cinsel ilişkiler dumura uğrar, neslin devamı bile zorlaşırdı. Şeyh Muhyiddin Arabiʹnin de dediği gibi, «kadının erkekten yaratılması, onu daha çok erkeğe bağlama, kişinin vatanına olan ilgisine benzer bir ilgi meydana getirme hikmetini taşımaktadır. » Erkek ise kadını -kendisinden bir parça kılındığı için- ona baş olma derecesinde sever. Kadın ise erkeği, parçanın bütüne olan bağlılığı nisbetinde sever, vatana olan ilgi ölçüsünde bağlılık duyar. Çünkü erkek kadının vatanıdır. (Fütuhat-i Mekkiyye: 1/679)
Hayat Sahnesinde Herkes Yeteneğine Göre Yerini Alır:
«Erkeklere kazandıklarından bir pay, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. »
Her insan kendi gücüne, akıl ve zekâsına, yetenek ve kültürüne göre hayat sahnesinde lâyık olduğu yeri alır; zayıflar, beceriksizler, pısırıklar ve korkaklar, irâdesiz ve dayanıksız olanlar kendiliğinden elenir. Ama hiçbir zaman bütün insanlar aynı güç ve yetenektedir denilemez. Çünkü Allahʹın koymuş olduğu hayat kanunu, insanların hepsini bir fabrikanın ma’mulleri gibi eşit biçimde yaratmamıştır. Bu da haliyle hayatın akışında dengeyi sağlamaya, düzeni korumaya yöneliktir. Herkes aynı zekâ, akıl, yetenek, güç ve biçimde yaratılsaydı çetin bir mücadele başlar, hiç kimse geride kalmak, ağır iş görmek, yük taşımak istemez, diğerinin kendisinden farklı olmadığını düşünerek aynı seviyede bulunmayı kaçınılmaz bir hak sayardı. Böylece ne hammal, ne çöpçü, ne kapıcı, ne de odacı bulunur, hayat ölçü ve anlamını yitirirdi. Cenâb-ı Hak bu farklı durumu, irsî kusur ve meziyetlerle sağlamakta, GEN denilen harikayı hizmete sevketmektedir. Tâki «Ben neden yeteneksiz, geri zekâlı yaratıldım? » diye itirazlar ortaya çıkmasın, ana-babanın ruh ve beden sağlığını koruyup korumamasının bunda olumlu ya da olumsuz tesiri anlaşılsın..
AHLÂKÎ YÖNÜ
İslâm, «Dünyalıkta kendinden aşağıya; din, ahlâk ve ilimde kendinden yukarıya bakmayı telkin eder. » Birincisi insanı kanaatkâr; İkincisi faziletli ve gayretli yapar, gıpta duygusunu geliştirip hayata canlılık kazandırır.
Temenni, daha çok ele geçmesi zor hattâ imkânsız bazı şeylere erişmeyi dilemek, kafa ve kalbi onunla meşgul edip durmaktır. Devamı halinde hasede dönüşür; haset de haksız yollara baş vurmaya sürükleyip götürür. O takdirde bâtıl sebeplerle birbirinin malını yemek, bu ve benzeri kötülüklerin ortaya çıkmasına sebep olmak gibi haksızlıkları doğurur.
Kur’ân-ı Kerîm bu ve bir önceki âyetlerle önce insanın dışını, sonra da içini düzeltmeye, dış temizliğiyle iç temizliğini birleştirip bütünleştirmeye yönelmiştir. Bunun hedefi ise saadetin şu üç mertebesini meydana getirip sağlamaktır:
1. Ruhumuz ve vicdanımızla ilgili saadetimiz,
2. Bedenimiz ve bağlı bulunduğu organlarla ilgili selâmetimiz,
3. Çevremizle ilgili saadetimiz...
Birincisi, sağlam imân, isabetli görüş, keskin zekâ, kuvvetli seziş ve mevcuda kanaatla gerçekleşir. Aynı zamanda namuslu, dürüst ve hakseverlikle gelişme kaydeder. Böylece kişide vücut bulan saadet atmosferinde aşırı utangaçlıktan terbiye ölçüsünü aşmayacak biçimde kurtulma duygusu belirir. Korkaklıkla atılganlık arasında dengeli bir cesaret oluşur. Bönlükle cerbezelik arasında hikmet ölçüsüne dayalı vakar meydana gelir. Bunların hepsi bir araya gelince de güzel ahlâkın meyveleri olgunlaşmış sayılır.
İkincisi, sağlık, güzellik, uzun ömür ve temiz bir hayat yaşama proğramı ile gerçekleşir. Kur’ân ruhumuza ve bedenimize uygun geleni, bu iki yapımızla uyum sağlayanı sergilerken ikinci kademedeki bu saadete erişmemizi telkin eder.
Üçüncüsü, beşerî münasebetlerimizin gelişmesine yardımcı olur; sosyal faaliyetlerde aktif rol almamızı, sözü dinlenir, sevilir ve sayılır kişi olmamızı, tek kelimeyle kişiliğimizi kazanmamızı kolaylaştırır ve dostların, sevenlerin ve sayanların çoğalmasına fırsat hazırlar.
O halde, «Neden Allah onu benden üstün kıldı, bunun aksini yapmadı? » diye bir soru ortaya atmamız hem yersiz, hem mânâsız kalır. Çünkü Allah dilediğini yapar; O yaptığından sorulmaz; insanlar ise yaptıklarından sorulurlar. Allah’ın her işlediğinde mutlak hayır ve iyilik, denge ve düzen vardır. Bize düşen teslimiyettir. Nitekim kutsî hadîste buna işâretle buyuruluyor ki:
«Kim benim kaza (ve kaderi)me teslimiyet gösterir, belâma sabreder ve nimetlerime şükrederse, onu Sıddîk (çok doğru) yazarım ve kıyâmet günü sıddîklarla birlikte haşrederim. Kim de kazama razı olmaz, belâma sabretmez, nimetlerime şükretmezse, kendine benden başka Rab arasın!. » (Beyhakî - Mefatihü’l-Gayb/Fahruddin Razî)
TAHLÎLLER
- F a z I: Rızık, bol nîmet, cömertçe ihsan, ibâdete tevfik, düzenli hayata açılan kapı gibi mânalara gelir.
- M e v â I î: Mevlâ ’nın çoğul şeklidir; zıt mânalara gelen bir kelimedir: Köle azât edene denildiği gibi, azât edilen köleye de denir. Sınıf farkında da üst düzeyde bulunan kimse için kullanıldığı gibi alt düzeyde olan hakkında da kullanılır. Ayrıca yardımcıya, amca çocuklarına ve komşuya da «mevlâ» denilmiştir. Âyette ise «vârisler» mânasında kullanılmıştır ki, daha çok asabe ve zevilerhamı içermektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Erkek ve kadından her birinin yaratıldığı «fıtrat kanunu»na bağlı kalarak dünya hayatında fıtratına yakışanı ve bu açıdan ruhî yapısıyla uyum sağlıyanı yapmakla yükümlü tutulduğu belirtildikten sonra aşağıdaki âyetlerle erkeklerin fıtrat kanununa göre üstün yaratıldıklarına dikkatler çekiliyor ve bunun örneği ve nedeni özetleniyor.