MEÂLİ:
33-34- İnsanlara bir zarar dokununca gönülden yönelerek Rablarına yalvarırlar. Sonra da kendi katından onlara bir rahmet tattırınca, bir de bakarsın ki onlardan bir kısmı Rablarına ortak koşarlar. Böylece kendilerine verdiklerimize karşı nankörlük ederler. Öyle ise eğlenip yararlanın yararlanabildiğiniz kadar, ileride (gerçeği) anlayıp öğreneceksiniz (ama neden sonra).
35- Yoksa biz onlara ortak koşmakta oldukları hakkında konuşan (bilgi veren) bir belge mi indirdik?
36- İnsanlara bir rahmet (ferahlık ve genişlik) tattırdığımız zaman, onunla sevinirler. Kendilerine ellerinin kazanıp öne sürdüğü bir kötülük dokununca bir de bakarsın ümitsizliğe kapılırlar.
37- Görmezler mi ki, Allah rızkı dilediğine genişletir ve daraltır. Şüphesiz ki bunda inanan bir millet için öğüt, ibret ve açık delil vardır.
38- O halde hısımlara, yoksula, yolda kalmışa (zekât ve sadaka) hakkını ver. Bu, Allahʹın hoşnutluğunu dileyenler için hayırlıdır. Ve işte korktuğundan kurtulup umduğuna kavuşanlar da onlardır.
39- İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz fâiz Allah yanında artmaz. Allahʹın hoşnutluğunu dileyerek verdiğiniz zekât (böyle değildir). İşte bunlar (zekât verenler onun) karşılığını kat kat artıranlardır.
40- Allah, O ki, sizi yaratır, sonra rızıklandırır; sonra sizi öldürür, sonra da diriltir. Allahʹa koştuğunuz eşler-ortaklardan, bunlardan bir şeyi olsun yapabilen (yaratabilen) var mıdır? Allah onların koştukları ortaklardan münezzehtir ve yücedir.
İNSANIN DÖNEKLİĞİ
«İnsanlara bir zarar dokununca gönülden yönelerek Rablarına yalvarırlar. Sonra da kendi katından bir rahmet tattırınca, bir de bakarsın ki onlardan bir kısmı Rablarına ortak koşarlar.. »
Kur’ân’ın bu müstesnâ anlatım ve tasvirini «insan huyu, insan karakteri» diye yorumlayabiliriz. Şüphesiz ki, karakterin ortaya çıkmasında daha çok şu iki şey rol oynar: Sıkıntı ve sevinç, darlık ve bolluk.. Birincisi son kerteye gelince fıtrî duyguyu kamçılar da Allahʹa yönelme başlar. İkincisi, -köklü bir imân ve irfan yoksa- fıtrî duygunun üzerine bir örtü çeker de nefis ve şehveti ön plâna geçirir ve böylece inkâr ve şüphe baş gösterir.
Bunun için Cenâb-ı Hak mü’minleri böylesine zikzaklı bir yola girmekten, döneklik yapmaktan uzak bulundurmak için Ankebût Sûresi’nin baş kısmında şu hususu açıklamakta ve aydınlatıcı bilgi vermektedir: «İnsanlar «inandık» demeleriyle kendi hallerine terkedileceklerini, çetin sınavlardan geçirilmiyeceklerini mi sanırlar. »
Peygamber mektebinde yetişip Oʹnun terbiyesini alan ashab-ı kirâm’ın çoğunun hayatı incelendiğinde görülmüştür ki, darlık ve sıkıntılı günlerinde de, bolluk ve refah dönemlerinde de hep Allahʹı anmışlar ve ibâdetlerinde bir gevşeme meydana getirmemişler; sıkıntılı zamanda sabredip Allahʹa güvenip dayanmasını bilmişler; bolluk ve refah günlerinde O’na gönülden şükrederek nankörlükten kaçınmışlardır.
ALLAH RIZKI DİLEDİĞİNE GENİŞLETİR
«Görmezler mi ki, Allah rızkı dilediğine genişletir ve daraltır. Şüphesiz ki bunda inanan bir millet için öğüt, ibret ve açık delil vardır. »
Cenâb-ı Hak 33, 34. âyetlerle insan karakterine işâretle onun dönek haline değinerek yönlendirici bilgi verdi. 36. âyetle bu konuyu biraz daha açıklayarak, imânı zayıf, iradesi sarsık kişileri uyararak, hayat yolunun zikzaklı bulunduğuna, tozpembe olmadığına dikkatlerini çektikten sonra, rızık konusunda Rablerini suçlamalarının büyük bir haksızlık ve saygısızlık olduğuna işârette bulundu.
Çünkü gerçekten Cenâb-ı Hakkʹın kurduğu düzen ve o düzenin bağlı bulunduğu plân ve proğram değişmez. Hayat kanunları ise şaşmadan hedefine doğru gider. Artık bu düzen ve kanunlara uyanlar hem dünyada, hem de âhirette mutlu olurlar; uymayanlar ise kendilerine haksızlık ve yazık etmiş bulunurlar. Öyle ki, gökler ve yer taşıdıkları bütün kaynaklarla insanoğlunun hizmetine yönelmiş bulunmaktadır. Güneş enerjisi, denizler, buharlaşmalar, yıldırım ve şimşekler, yağmurlar; toprak ve taşıdığı bakteriler insana rızık hazırlamakta ve aralıksız hizmetlerini sürdürmektedirler.
Bu durumda insana düşen tek şey, aklını, zekâsını kullanıp Allah’ın hazırlattığı bu imkânlardan yeterince yararlanmaktır. Yoksa gökten altın ve gümüş yağmaz; onları elde etmemizi kolaylaştıran sebepler iner.
O halde kim bilerek, anlayarak çalışır da rızkını elde etmek için enerjisini kullanırsa, elbette ki İlâhî rızık kanunu gereği, o yeterince nasibini alır. Kim de bunun aksine bir tutum içinde olursa, yine o kanun gereği rızkı daralır ve sıkıntıya düşer.
Gerçek bu olunca, inanan kişilerin Allahʹın «rezzak» sıfatının anlam ve hikmetini düşünerek yola çıkmaları ve işe sarılmaları vâciptir. Yoksa kişinin Allahʹa inanması, rızık hususunda yeterli sebep değildir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu kanun gereği, O rızkı çalışmasını bilenlere, hayata sarılıp mevcut imkânlardan meşru sınırlar içinde yararlanmaya azmedenlere verir, yani elde etme yollarını kolaylaştırır. Bu kişiler ister mü’min, ister kâfir olsunlar, rızık konusunda kendi yeteneklerini bilinçli kullanmaları onlar için yeterli sebep teşkil etmektedir.
Bu hikmete dayalı olarak Cenâb-ı Hak, 37. âyetin son kısmında şöyle buyurmaktadır: «Şüphesiz ki bunda inanan bir millet için öğüt, ibret ve açık delil vardır. »
ZEKÂTIN SARF CİHETİ
«O halde hısımlara, yoksula, yolda kalmışa (zekât ve sadaka) hakkını ver. Bu, Allahʹın hoşnutluğunu dileyenler için hayırlıdır. Ve işte korktuğundan kurtulup umduğuna kavuşanlar da onlardır. »
İslâm, ferdî mülkiyete lâyık olduğu yeri vermekle kalmamış, onun toplumdan yana sosyal adâletin sağlanmasında yardımcı bir faktör olarak sınırlarını da çizmiştir. Böylece hem kapitalizmden, hem de sosyalizmden kesinlikle ayrılarak kendine has bir sistem getirmiştir.
Nitekim yukarıdaki âyetle de ferdî mülkiyete yer verildiğine işâret edilirken sosyal adâlete yönelmemiz emredilmektedir. Zekât ve sadaka, aynı zamanda keffaretler, faizsiz ödünç ve karşılıksız yardım bunun omurgasını oluşturur.
Kur’ân-ı Kerîm burada birçok sınıfları kapsayan üç sınıftan söz etmekte ve diğer âyetlerin de bununla ilgili açıklamalarını dikkate almamızı dolaylı şekilde tavsiye etmektedir. Şöyle ki:
1- Hısımlar
Bu, yakın ve uzak bütün akrabayı içine alır.
2- «Yoksul» ile çevirisini yaptığımız «miskîn», geçim sıkıntısı çekip imkânları çok dar olan bütün fakirleri kapsar.
3- «Yolda kalmış» ile çevirisini yaptığımız «İbn-i sebil» ise, gurbette olup sıkıntıya uğrayan yolcu, ziyaretçi ve misafirleri kapsar.
Böylece zekât ve sadaka alanı içiçe üç daire çizerek genişler ve hemen hemen toplum bünyesindeki bütün muhtaçları bu dairelerin içine alır.
Zekât ve sadakada niyet:
Bu konuda niyet çok önemlidir. Minnet borcu ve duygusuyla, bir menfaat bekleme arzusuyla değil, sırf Allah rızasını gözetip sosyal adâleti sağlamak düşüncesiyle gerçekleşmelidir. Âyette özellikle bu ince ve duyarlı noktaya parmak basılıyor ve «Allahʹın hoşnutluğunu dileyenler için hayırlıdır» cümlesiyle, amellerin niyetlere göre değer kazanacağına işâret ediliyor.
Zekât ve sadakanın sağlayacağı olumlu sonuç:
Şüphesiz bu malî ibâdetin sağlayacağı daha çok iki mutlu sonuç söz konusudur: Biri dünyada, diğeri ise âhirette gerçekleşir. Dünyada, anti İslâmî olan ve parayı tek değer ölçüsü kabul eden rejim ve ideolojilerin önüne sed çekip, kardeş bir topluluk yapısında huzurla yaşamaya; âhirette Allah’ın vereceği mükâfatla bahtiyar olup saadet içinde ebediyen yaşamaya vesîle olur. Cenâb-ı Hak bu iki mutlu sonucu «felâh» sözüyle açıklamakta ve gerçek kurtuluşun ancak İlâhî hoşnutluğa erişmekle sağlanabileceğine dikkatleri çekmektedir.
FAİZ VE ZEKÂT
«İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz faiz Allah yanında artmaz. Allahʹın hoşnutluğunu dileyerek verdiğiniz zekât (böyle değildir). İşte bunlar (zekât verenler onun) karşılığını kat kat artıranlardır. »
Faiz yaygınlaştığı ve tek amaç haline geldiği zaman toplumun mânevî yapısını tahrîp eder; sosyal adâletin yolunu tıkar; kişisel menfaati ön plâna alır; sömürücü bir düzen meydana getirmek suretiyle parayı hedef seçen sömürücüleri durmadan kuvvetlendirir. Emeksiz kazanç yolunu açar ve birtakım yatırımları aksatır. Yorulmadan sermaye birikimine yeterince kolaylık sağladığından tefeci mevcut kapitaliyle yorucu yatırımlardan kaçınır. Aynı zamanda faiz nisbeti arttıkça fiat artışlarını körükler ve bu sebeple piyasada istikrar adına bir şey bırakmaz. Dayanışma, yardımlaşma, birleşme ve kardeşlik duygularını dumura uğratır; tek değer ölçüsünün para olduğunu belirler ve bunu çok cazip bir düzeye getirir.
Zekât, sadaka ve karşılıksız ödünç ise, faiz sisteminin tam aksine bir ortam oluşturur.
Bunun için «mallarda artış olsun diye verdiğiniz faiz, Allah yanında artmaz» buyurularak faiz sisteminin nasıl bir sonuç doğuracağı açıklanıyor ve mü’minlerin bu konuda çok duyarlı olmaları isteniliyor. Bu cümlenin hemen arkasından «verdiğiniz zekât böyle değildir» cümlesiyle bu iki zıt sistem arasında ciddi bir mukayese yapmamıza işârette bulunuluyor. Bu nedenle ilim adamlarımız şu sözü tekrarlamışlardır: «Faiz bütünüyle azâptır; zekât ve faizsiz ödünç her yanıyla rahmettir. » (Bu konuda geniş bilgi için bak: Bakara Sûresi: 275, 276, 278. - Âl-i İmrân Sûresi: 130. - Nisa Sûresi: 161, âyetlerin tefsiri)
YARATIP RIZIK VEREN KİMDİR?
«Allah, O ki, sizi yaratır, sonra rızıklandırır; sonra sizi öldürür, sonra da diriltir.. »
İnsan karakteri üzerinde duruldu. Çoğunun nankör ve dönek olduğu belirtildi ve bu arada müʹminlere izleyecekleri yol gösterildi. Arkasından toplum bünyesinde dayanışma ve yardımlaşmanın, kardeş olmanın ve yakınlık kurmanın önemi üzerinde duruldu. Sonra da toplumu rahmet, fazîlet ve âlicenaplık doğrultusunda ayakta tutacak olan zekât, sadaka ve karşılıksız ödünç gibi sosyal adâletin sağlanmasında nazım rol oynayan yardımların aksatılmaması emredildi. Bunun aksine faizin yapacağı tahribata işâretle konu üzerinde iyi düşünmemiz ilham edildi. Sonra da yukarıdaki âyetle kafa ve kalpleri imân ve irfan havasıyla doldurup fazîlet düzeyinde tutmak için Allahʹın sonsuz kudretinin şu dört tecelli ve tezahürü sıralandı:
1- Allah yegâne yaratandır. Yoktan var kılmak Oʹna mahsustur.
2- Gerçek anlamda rızık veren Oʹdur. Zira kâinatta hemen her şeyi insana baş eğdirip hizmete sevketmiştir.
3- Öldüren, yani ölüm denilen olayı belirleyip belli kanunlara bağlayan O’dur.
4- Öldükten sonra diriltip ikinci hayata kaldıran da ancak Oʹdur.
Bu dört tecelli ve tasarruf şüphesiz ki sınırsız bir kudret ve ilmi gerektirir. Allahʹa açık veya gizli, dolaylı veya dolaysız koşulan canlı-cansız ortaklarda böyle bir kudret var mıdır? Parayı ve serveti tek amaç seçip onu ilâhlaştıranlar bu gerçeği hiç düşünmüyorlar mı? Para ne dereceye kadar kurtarıcıdır? O’nun geçerlik alanı ne kadardır?
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, sıkıntılı ve sevinçli günlerde insan karakterinin ve içinde taşıdığı renginin ortaya çıkacağı konu edildi. Sonra rızık konusunda Allahʹı suçlamanın makul hiçbir yanı bulunmadığına işâretle, onun belli plân ve proğrama bağlandığı, kişilerin beceri ve gayretleriyle orantılı bulunduğu hatırlatıldı. Arkasından sosyal adaletin sağlanmasında önemli payı olan zekât, sadaka, faizsiz ödünç gibi yardımlar üzerinde durularak, fâizin huzur ve rahmet havası getirmiyeceğine işârette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, Allahʹın kudret elinden çıkan her şeyin düzenli, dengeli olduğuna işâret edilerek, bu denge ve düzeni, insanların bilgisizce el uzatmalarının bozduğuna değiniliyor. İnkâr, fitne, bozgunculuk ve azgınlığın hiçbir milleti kurtarmadığını, hiç birine huzur ve güven getirmediğini anlayabilmek için yıkılıp yok edilen inkârcı, ahlâksız ve azgın milletlerin harabelerini gezip görmemiz, inceleyip yıkılış sebeplerini tesbit etmemiz emrediliyor ve daha çok Hakkʹı inkâr eden nankörlere hitap edilerek onların bu gibi kalıntıları görüp incelemeleri isteniliyor.