MEÂLİ:
30- Yahudîler, «Üzeyr, Allahʹın oğludur» dediler. Nasâra (Hıristiyanlar) da «Mesîh (İsâ) Allahʹın oğludur» dediler. Bu daha önce inkâra sapanların söylediklerine benzer anlamda, ağızlarında geveledikleri sözlerdir. Allah kahredesileri Nasıl da (hak’tan saptırılıp) yüzleri çevriliyor?.
31- Bunlar Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini; (aynı zamanda) Meryem oğlu Mesih’i Rabler (Tanrılar) edindiler. Halbuki ancak bir ilâha kulluk ve ibâdetle emrolunmuşlardı. Allahʹtan başka ilâh yoktur; O, onların ortak koştukları şeylerden pâk ve münezzehtir.
İNİŞ SEBEBİ
İbn Abbas (R. A. )dan yapılan rivâyete göre, Yahudilerden bir grup kalkıp Peygamber (A. S. ) Efendimize gelerek dediler ki: «Biz sana nasıl uyalım ki, sen bizim kıblemizi terkettin ve Üzeyr’in Allah’ın oğlu olduğunu kabul etmiyorsun! » Bunun üzerine yukarıdaki âyetler inmiştir. (Lübabu’t-te’vîl: 2/215)
İLGİLİ HADÎSLER
Cömertliğiyle büyük bir üne kavuşan ve Arap tarihine geçen Hatem veya Hâtim Tâî’nin oğlu Adiy, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin çağrısına olumlu cevap vermiyerek Şam’a kaçtı. Cahiliye devrinde Hıristiyanlığı seçip tenassur etmişti. Kız kardeşi Müslümanlara esir düşünce, Sevgili Peygamberimizʹden (A. S. ) ummadığı ölçüde ilgi gördü ve kılına dokunulmadan serbest bırakıldı. Kadın bu rahmet ve şefkat, insanlık ve adâlet yansıtan ilginin tesirinde kaldı. Kardeşi Adiy’e İslâm’a girmesini önerdi ve Hz. Peygamber’i (A. S. ) övmekle bitiremedi. Çok geçmeden Adiy, İslâmʹa girmek üzere Medine’ye döndü; Peygamber’in (A. S. ) huzuruna çıktı. Boynunda gümüşten bir de haç bulunuyordu. O sebeple Peygamber (A. S. ) Efendimiz çok nazik bir ifadeyle, «bunlar Allahʹı bırakıp hahamların ve rahiplerin peşine takılarak onları kendilerine rab edindiler!.. » meâlindeki âyeti okudu. Adiy müsaade isteyerek:
- Ey Allah’ın Peygamberi! onlar rahiplere tapmadılar, deyince, Peygamber (A. S. ) Efendimiz ona:
- Hahamlar ve rahipler helâli haram, haramı da helâl kılıyorlar, halka yanlış bilgi veriyorlar. İşte bu, halkın onları rab edinmesi demektir, diyerek açıklamada bulundu. (Müsned-i Ahmed - Tirmizî - İbn Cerîr - İbn Kesîr)
ÜZEYR VEYA EZRA
Kitab-ı Mukaddes’te Ezra, Kur’ân-ı Kerîm’de ise Üzeyr diye anılan zatın özellikle üzerinde durulması çok anlamlıdır. Harun Peygamberʹin torunu olduğu söylenir. Yahudîler onu büyük bir kâhin olarak tanır ve tanıtırlar. Babil ve çevresinde eyleştiği bilinmektedir. Tevratʹın ortadan kaybolmasına en çok üzülenlerden biridir. O bakımdan tam bir İhlâs ve derunî istek duygusu içinde Allahʹa duâ ve niyazda bulunarak Tevratʹın olduğu gibi hafızasına nakşedilmesini dilemiş. İbn Cerîr Taberî’nin rivâyetine göre, onun bu dileği kabul edilmiş ve Tevratʹın tamamını hafızasında arşivlenmiş şekilde bulmuş ve öylece onu kâğıda aktarıp yazarken İbrânice alfabeyi değil de Keldaniceyi tercîh etmiştir.
O nedenle Üzeyr veya Ezra, Yahudilerin geniş ilgi ve hayranlığını toplamış, o kadar ki, «Ezra dönemi bahar dönemi» diye vasıflandırılmış ve bir kısmı onu Allah’ın oğlu sanacak kadar ölçüyü kaçırmışlardır.
İbn Cerîr Taberî, Üzeyr konusunda kaynağının tesbiti mümkün olmayan geniş bilgi vermiş, içinde Levhalar bulunan Tabutʹun Allah tarafından kaldırıldığı ve başlarına indirdiği bir hastalık sebebiyle İsrâiloğulları’nın hafızalarındaki Tevrat’ı silip unutturduğu ve Üzeyrʹin yalvarıp yakarması üzerine Allahʹtan inen bir nurun kalbine girmesiyle, hafızasından silinen Tevrat’ın olduğu gibi hatırlanmasına vesile olduğu ve bir süre sonra kaldırılan Tabutʹun iade edilmesiyle Üzeyr’in hafızasında doğan Tevrat ile tam uyum halinde olduğunun görüldüğü, o yüzden ona «Allah’ın oğlu» denildiği şeklinde birtakım ifadeler kullanmıştır. (Camiu’l-beyân fi-Tefsîri’l-Kur’ân: 2/78)
Tevrat’ta Ezraʹyla ilgili bir bölüm vardır. Kur’ân, Tevrat’ın aslına ve Tevhît İnancı’na ters düşen bu iddiayı, yani Üzeyr’in Allah’ın oğlu olduğuyla ilgili itikadı kökünden reddedip bunun müşriklikle eşdeğer olduğunu belirtmiş ve sonra da hak dini kendilerine din edinmeyenlerin ne hale düştüklerini, cadde-i hakʹtan nasıl saptıklarını hatırlatmıştır.
İbn Abbas’dan (R. A. ) yapılan rivâyette buna yakın bilgiler verilmektedir. (Lübabu’t-te’vîl: 2/215)
Yahudi tarihçilerin de verdiği bilgiye göre, Musa Peygamber, Tevratʹın yazılı bulunduğu Levhaları muhafaza için bir sandığa yerleştirmişti. Musa’dan sonra bu sandığın kaybolduğu, Süleyman Peygamber zamanında bulunup ortaya çıkarıldığında, içinde sadece Evamir-i aşere = On emirʹin yazılı bulunduğu levhaya rastlandığı belirtilmekte ve sonra Üzeyr tarafından bugünkü muhtevaya yakın ölçüde yazıldığı sanılmaktadır. (Tefsîr-i Merağî: 10/99)
Hıristiyanların da aşırı taassuba yönelip İsâ Peygamber’i Allah’ın oğlu diye tanımaları ve tanıtmaları bir bakıma müşrikliktir. Bedeni itibarıyla insana, ruhu itibarıyla meleğe nisbet edilebilir, ama Allah’ın oğludur diye bir nisbette bulunmayı ne din, ne ilim, ne de akıl ve mantık kabul eder.
Şeyh Muhyiddîn Arabî (K. S. ), İsa Peygamberi en uygun anlamda vasıflandırarak diyor ki: «İsa (A. S. ) iki ayrı âlemin imtizacından oluşmuştur. Çünkü o, melekle Meryem arasından zuhur etmiştir. O halde İsa, ruhtan meydana gelen bir ruh, beşerden meydana gelen bir beşerdir. Bu özellik başkasına verilmemiştir. İkinci semaya yükseltilmesinin de hikmeti budur. Zira bu semanın yıldızları bizden yana iki ayrı âlemden imtizaç etmişlerdir. » (Fütuhat-i Mekkiyye: 3/201)
Hak dini bozup inancı yozlaştıranlarla ciddi biçimde ölçülü ve dengeli meşgul olunması emrediliyor. Şüphesiz ki bu meşguliyet çağın özelliklerine ve teknik imkânlarına göre olmalıdır. Her şeyden evvel, Kur’ân-ı Kerîmʹin çağın ve medeniyetin önünde yürüdüğünü, gelişen ve gelişmekte olan ilme ışık tuttuğunu misallerle açıklamak ve bunun için birçok yayın organlarından yararlanmak şarttır. İslâmiyeti, onu basite irca’ edip bir sürü teferruata boğan yarım câhillerin elinden kurtarıp dinin hikmet ve amacını kavrayan, hayat damarlarını harekete geçirmenin lüzumuna inanan ve ilimle dini ikiz kardeş olarak neslin kafa ve kalblerine işleyen bilgili, becerikli ellere teslim etmek son derece lüzumludur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle Kitap ehlinin Tevhît inancını bozdukları, o nedenle hak dinin İlâhî hüviyetini değiştirdikleri konu edildi. Sonra da din adamlarının kendi mantık ve anlayışları doğrultusunda Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını haram saydıkları, birçok hükümleri değiştirdikleri üzerinde durularak Allahʹı bırakıp fânileri rab edinmenin sakıncalarına atıf yapıldı ve dolayısıyla mü’minlerin böyle bir hataya düşmemesi için birtakım uyarılarda bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle İslâmʹın Allah’ın cihanı aydınlatan, gönüllere irfan katan nuru olduğu belirtiliyor. Kitapsızlarla kitaplıların bu nuru söndürme basiretsizliği içinde bulundukları haber verilerek Müslümanların ona çok ciddi şekilde sarılmalarının gereği üzerinde duruluyor. Eninde sonunda Allahʹın kendi nurunu tamamlayacağı büyük bir müjde olarak bildiriliyor ve sözü edilen iki grup (Yahudi ve Hıristiyanlar), kabul etse de, etmese de Hz. Muhammed’in (A. S. ) hidâyet ve hak dinle gönderildiği, hakkın mutlaka üstün geleceği açıklanıyor.