MEALİ:
23- Gerçekten biz sana Kurʹânʹı parça parça indirdik.
24- O halde Rabbinin hükmüne (Oʹnun hükmü yerine gelinceye kadar) sabret; onlardan hiçbir günahkâra ve nanköre uyma.
25- Rabbinin ismini sabah-akşam an.
26- Gecenin bir bölümünde Oʹna (Rabbına) secde et ve geceleyin uzun bir süre Oʹnu tesbihe devam eyle.
27- Hakikat bunlar tezelden dünyayı arzulayıp seviyorlar (sadece onunla yetinmek istiyorlar). Önlerindeki ağır (hesap ve sorumlulukların dikkate alınacağı) bir günü terkediyorlar.
28- Onları biz yarattık ve eklemlerini biz pekiştirip sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman değişikliğe uğratıp onların yerine benzerlerini getiririz.
29- Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Artık isteyen Rabbına bir yol tutar.
30- Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Şüphesiz ki Allah bilendir, hikmet sâhibidir.
31- Dilediği kimseyi rahmetine alır; zalimlere gelince, onlar için elem verici bir azâp hazırlanmıştır.
PARÇA PARÇA İNDİRİLEN KUR’ÂN GÜVEN VE BAŞARI KAYNAĞIDIR
«Gerçekten biz sana Kurʹânʹı parça parça indirdik. »
İslâmiyetin doğduğundan bu güne ve kıyâmete kadar Kurʹân hep mü’minlerin güç ve teselli kaynağı olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Zira aile, toplum ve milletlerin sıkıntısını giderecek, dertlerine devâ olacak, hayatlarında düzen, güven ve huzuru sağlayacak her çare Kurʹân’da mevcuttur. Nitekim bu âyetlerin indiği yıllarda Müslümanlar çok sıkıntılı günler geçirmekte idi. Onlar enerji ve huzur havasını inen âyetlerde bulmakta ve insan üstü bir gayretle son dinin yayılmasına hizmeti kendilerine farz bilmekteydiler. Bu uğurda başta canları olmak üzere her şeylerini feda etmekte tereddüt etmeyecek bir çizgiye gelmiş bulunuyorlardı. Âhiret yurdunda kendilerine va’dedilen sonsuz nîmet Ve mutluluk konusunda en küçük bir şüpheleri yoktu. Zaten imân bu noktaya yükselince artık onun önündeki en büyük engeller bile küçülmeye başlar ve her türlü tehlike hakîr görülür.
Kur’ân-ı Kerîm’in 23 yıla yakın bir süre parça parça inmesinin birçok hikmetleri vardır. Önce ilk müslümanların günlük meselelerini çözmek, uğradıkları sıkıntılarını hafifletmek ve onlar için en büyük teselli kaynağını ilhâm etmek söz konusuydu. Konumuzu oluşturan âyetlerde bilhassa bu hikmete işâret edilmektedir. Sonra da kolay ve hatasız ezberlenmesi, hafızalarda silinmemesiyle derin iz bırakması ikinci sırada yer alıyor.
Tevrat ve İncil’in ise, bir defada toplu halde indirildiğini söyleyenler çoğunluktadır. Zira bu iki kitap yalnız İsrâil oğulları’nı irşâd edip hayatlarını İlâhî nizama uygun düzenlemelerini sağlamak üzere indirilmiştir. Kurʹân-ı Kerîm ise, bütün kavim ve milletlere, aynı zamanda son kitap ve son mesaj olarak kıyâmete kadar hükmü bâki kalacak özellik ve muhtevada Hz. Muhammed’in (A. S. ) kalbine ilka edilmiştir.
Ayrıca Kur’ânʹın parça parça indirilmesi, yukarıda belirttiğimiz iki sebep ve hikmetten başka birçok faydaları da beraberinde getirmiştir. Onları kısaca şöyle belirtebiliriz:
a) Müşriklerin aralıksız sataşma ve saldırısının mü’minlerin ruhları ve sinir sistemleri üzerindeki olumsuz tesirini gideriyor ve böylece onlara yepyeni bir kuvvet ve ümit kapısı açıyordu.
b) Her âyet yeni bir bilgi ve irfan sahifesini oluşturuyor; dayanma gücünü ilham edip geleceğe daha güvenle bakılmasını telkîn ve tavsiye ediyordu.
c) Olaylar hedef seçilerek âyetler ona göre iniyor ve iniş sebebinin bilinmesiyle İlâhî murad daha iyi anlaşılıyordu.
d) Bu suretle vahiy heyecanla bekleniyor ve İlâhî kelâmın ruhlara vereceği gıda ve mesaja vücutlar kulak kesiliyordu.
e) Münafıkların hareket alanı daraltılıyor ve İslâm aleyhine aldıkları gizli ve sinsi kararlara atıflar yapılarak onların cesareti kırılıyordu.
f) Cenâb-ı Hak ile mü’min kulları arasında cereyan eden vahyin devamlılığı sağlanıyor; büyük melek Cebrâil’in sık sık inip yeryüzüne rahmet ve bereket saçması; ruhlarda filizlenip yükselen imânın daha da kuvvetlenme imkânı doğuyordu.
HER KONUDA TEKÂMÜL VE KADEMELİ UYGULAMA
«O halde Rabbinin hükmüne (Oʹnun hükmü yerine gelinceye kadar) sabret.. »
Cenâb-ı Hakk’ın ezelî âdetlerinden biri de, yaratmada tekâmüle doğru kademeli bir gelişmeyle gitmek; olumlu sonuçları elde etmek için adım adım ilerlemeyi sürdürmektir. Kur’ân’da sık sık «sabır» tavsiye edilmesinin hikmetlerinden biri budur. Hedef belli olduktan sonra, ona ulaşabilmenin imkân ve çarelerini düşünmek ve mevcut şart ve ortama göre bir plân hazırlamak mü’minin başlıca görevidir. Bu konuda acelenin yeri ve anlamı yoktur.
Yukarıda «fasbir» emrini daha iyi anlayabilmemiz için birkaç misalle yaklaşımda bulunmamızda fayda vardır:
a) Hz. Muhammed’e (A. S. ) peygamberlik payesi verilebilmesi için Onun 40 yaşına girmesi, yani bu yaş çizgisine, tekâmül ederek, gelişme kaydederek gelmesi plânlanmıştır.
b) Kırk yaşından sonra da Onun, ruhunun inen vahyi kaldırabilmesi için bir hazırlık dönemine sokulması gerekmiş ve böylece vahiy önce rüya ile başlamış ve bu hal altı ay kadar sürmüştür.
c) İndirilen âyet ve hükümlerin amaç ve hedefine ulaşabilmesi için 23 yıllık bir süre belirlenip parça parça indirilmesi proğramlanmıştır.
d) İslâmiyetin kök salıp önce bir şehir devleti kurabilmesi için 13 yıllık sabırlı bir dönemin geçmesi ve çetin mücadeleler verip birçok sınavlardan geçilmesi ezelî çizgide belirlenmiştir.
Sonra da Medine’ye hicret, savaşa izin, Mekke’nin fethi hep sabırlı bir çalışma, sistemli bir mücadele ve İlâhî hükmün inmesini acele istememe ile gerçekleşebilmiştir.
24. âyetle bu önemli konu açıklanarak mü’minlere kıyâmete kadar en sağlam kıstas ve statü verilmiştir. Sonra da Kur’ânʹa bu çerçeve içinde imân eden kişilerin hiçbir inkârcı nanköre, ahlâkan düşük günahkâra uymaması emrediliyor. Çünkü Kur’ânʹı okuyup ondaki hayat nizamını kavrayan ve önce kendi nefsinde uygulayan mü’min medenîdir, bilgili ve kültürlüdür. Sahip olduğu işin, sanatın en güzelini yapıp insanlığın hizmetine vermek onun şiarıdır. Aynı zamanda günlük yaşayışıyla örnek bir düzeyde olması; söz ve davranışlarıyla Hz. Muhammedʹin (A. S. ) yüksek ahlâkından pırıltılar yansıtması değişmeyen yoludur. O bakımdan mü’min, başka milletlere tabi (uydu) olmaz; o anasından metbuʹ (yani uyulacak, misal edinilecek) bir ruh ve cevherle doğar ve öyle yaşar.
RABBIMIZIN İSMİNİ SABAH-AKŞAM ANMAMIZ EMREDİLİYOR
«Rabbinin ismini sabah-akşam an. »
Hiçbir ilâç ruha ve kalbe namaz ve Allah’ı anmak kadar şifâ sağlayıcı, hiçbir dost ve yakın Cenâb-ı Hak kadar huzur ve güven verici değildir. Özellikle fırtınalı dönemlerde, küfür ve ahlâksızlığın cirit attığı, sahnede rol aldığı zamanlarda imân selâmetine erişmek; iffetli, şerefli ve ahlâklı bir hayat sürmek için Allahʹa daha çok yakın olmamız, kalbimizi Oʹnun sevgi ve korkusuyla doldurmamız ve beş vakit namaza kemal-i huzurla devam etmemiz emredilmektedir. Çünkü böyle bir inanç ve yöneliştir ki hayatımıza gerçek anlamda mana ve renk kazandırır ve temel duygularımızı en iyiye, en doğruya ve en güzele yönlendirir.
İşte Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ve yakın arkadaşları bu yüksek irfan ve anlayış içinde mânevî silahın en güçlüsüne sahip bulunuyor, her çeşit şarlatanlık, ölçüsüzlük ve saldırıyı bununla savıyorlardı.
«Sabah-akşam Rabbinin ismini an!. » emri daha çok sabah, ikindi, akvam ve yatsı namazına işârettir. Diğer bir yorumla, sabah, öğle ve ikindi namazlarına; gecenin bir bölümü ise, akşam, yatsı ve teheccüd namazına işârettir.
Aynı zamanda bu, gece ve gündüz sık sık Allahʹı zikredip ruhen arınmayı, İlâhî füyuzata gönül kapısını açmayı öğütlemektedir.
İNKÂRCI NANKÖRÜN YÜZÜ VE KALBİ MADDEYE BAKAR
«Hakikat bunlar tezelden dünyayı arzulayıp seviyorlar (sadece onunla yetinmek istiyorlar). Önlerindeki ağır (hesap ve sorumlulukların dikkate alınacağı) bir günü terkediyorlar. » Âhirete inanmayan maddecinin dünya geçiminden, şehevî duygusunu tatminden başka bir düşüncesi yoktur. Ölünce silinip ebediyen yok olacağını, vücudunun parazitlere ve toprağa dönüşeceğini hesaba katarak bütün arzu ve emellerinin ölmeden önce yerine gelmesini ister ve önünde ağır bir hesabın kendisini beklediğine ihtimal bile vermez. O yüzden iç disiplinden mahrûm yaşar. Kendisini meşrû olmayan yollardan alıkoyan mânevî hiçbir müeyyide onun için söz konusu değildir.
27. âyetle inkârcıların bu gibi duygu ve düşüncelerine dikkat çekiliyor, onların nasıl bir kararsızlık ve ümitsizlik içinde dünya hayatına dört elle sarıldıkları tasvîr ediliyor.
AKLA SESLENMEK, İLMÎ BİLGİLER VERMEK KURʹÂNʹDA YER ALAN METODLARDAN BİRİDİR
«Onları biz yarattık ve eklemlerini biz pekiştirip sağlamlaştırdık. Dilediğimiz zaman değişikliğe uğratıp onların yerine benzerlerini getiririz. »
Kur’ân’da hâkim olan İlâhî metodlardan biri de, önce olaylara ve onları oluşturan sebep ve illetlere ışık tutup duyguları yönlendirmeyi ön plâna almak ve sonra da aklı harekete geçirmek için ana fikir mahiyetinde temel malzeme vermektir.
27. âyetle Hakk’ı red ve inkârın insanı nasıl maddeleştirdiği belirtildikten sonra 28. âyetle aklı aydınlatır anlamda İlmî fikirler ve temel bilgiler veriliyor. Şöyle ki: İnsanın biyolojik ve fizyolojik açıdan incelenmesi, anatomik yönden üzerinde durulması isteniyor. Çünkü hangi organa bakacak olursak, onda mutlaka çok yüksek bir sanatın izini, patentini görmek mümkündür. Kulak ve üzerindeki kıvrımları, içindeki zarf ve farklı biçim ve yapıdaki kemikleri hep ince bir hesabı, çok kudretli sanatkârı yansıtır. Göz ve oluştuğu tabakaları, taşıdığı özellikleri akıllara durgunluk veren çok mâhir bir kudretin kusursuz işleyişini gösterir. Eller, farklı uzunluktaki parmaklar ve taşıdığı eklemlerle kavrama olayını en iyi şekilde sağlayıp istenilen hizmeti vermeye uygun olduğunu gözler önüne serer. Diğer organlar da böyle, her biri ince bir hesaba göre düzenlenip hizmete sevkedildiğini isbatlar. Tesadüfler, rastgele bir tekâmül; plânsız, proğramsız, hesapsız ve kitapsız bir gelişme ve zaman aşımı bu kadar mükemmel bir eseri vücuda getirebilir mi? İnsan zekâsının güzel eserlerinden biri olan bilgisayarın kendiliğinden bu duruma geldiği uzman hiçbir el dokunmaksızın basitten mükemmele doğru adım adım ilerleyip bugünkü ölçüsünü bulduğu söylenebilir mi? İnsan beyni hiçbir elektronik cihazla kıyas edilemiyecek kadar mükemmelin de üstünde hârika bir eser değil midir? Milyonlarca sinir hücrelerini taşıyan bu organ, hiçbir zekânın çözemiyeceyi incelikte bir faaliyet içinde bulunmuyor mu? Ya kabuğundaki özelliklere ne demeli?
Şüphesiz bu misalleri çoğaltmak mümkündür; ama gerek de yoktur. Aklını imân ve irfanla birleştiren kimseye bir misal yeter..
ÖLENLERİN BENZERLERİNİN YARATILMASI
28. âyetle, bitkilerde olduğu gibi, insan ve diğer canlılarda da ölenlerin yerine benzerlerinin getirilmesi ve hayatı idame kanununun hükmünün yürütülüp hedefine doğru ilerlemesi konu edilerek hilkatin sır ve hikmetinden haber veriliyor. Kuruyup çer-çöp haline gelen bitkilerin tohumlarından veya kök ve sporlarından nasıl benzerleri yaratılıyorsa, insanların da sperma ve yumurtanın birleşmesiyle benzerleri yaratılıyor. Hayatı böylesine bir yanlışlığa meydan vermeden devam ettiren yüce kudreti bilip inanmamız için başka belgelere ve delillere ihtiyaç var mıdır? İnsanın bizzat hılkatındaki incelik ve özellik Hakk’ın varlığını, birliğini ve kudretinin sınırsızlığını yansıtıp isbât etmektedir. Onun için insanoğlu bu çizgide serbest bırakılmıştır. Aklına, zekâsına, irâde ve idrâkine yardımcı olacak peygamber ve kitap gönderilmek suretiyle o, taşıdığı bunca yetenek ve imkânlarla kulluğunun güç getirebileceği teklîfin sorumluluk arzeden düzeyinde tutulmuştur.
Ezelî kalemin çizdiği değişmez. Cenâb-ı Hak hikmeti gereği sözünün, yani va’dinin hilâfına tecellide bulunmaz. Çünkü O’nun her işi hikmete dayalıdır, plânlanıp ve proğramlanmıştır. O, herkesin doğru yolu bulup seçmesini ister, ama müdahale etmez ve hiç kimseyi zorlamaz. Uyarır, bilgi verir, yol gösterir ve sonra da kişiyi hür irâdesiyle başbaşa bırakır. Kavim ve milletleri, Hakk’ı red ve inkârı ahlâksızlık ve azgınlıkla birleştirip önü alınmaz bir dereceye getirmedikçe yok etmez. O bakımdan Mekkeli müşriklerin inkârda ısrar etmelerine rağmen Cenâb-ı Hak onları helâk etmedi. Çünkü onların çoğu veya yarısı henüz o çizgiye gelmemişti. Aynı zamanda çoğu yakın gelecekte iman edecekti. Bu hikmete mebni hicret olayı meydana geldi; arkasından Bedir Savaşı, diğer savaşlar ve Mekke’nin fethi birbirini izleyerek müşrikler hüsrana uğratıldı.
İnsanın hür iradesi zorlanamaz.
Kur’ân, insan aklına yer ve değer verdiği kadar, onun hür irâdesi üzerinde bir baskı unsuru da olmaz; doğru yola irşâd eder ama onu zorla itmez; irâdesinin hilâfına ondan imân ve dindarlık beklemez. İnsanlara dini, dindarlığı, Allahʹı ve peygamberi zorla sevdirmeye kalkışmaz. Çünkü imân ve irfan bütünüyle kalbe, irâdeye, anlayışa ve sevgiye dayanır. Dosdoğru inanan, inandığı kudreti sever ve saygı duyar. O bakımdan insanları bir kişiyi sevmeye, bir ideolojiyi benimsemeye zorlamak, tehdît etmek kadar âdi bir düşünce olamaz.
Kur’ân-ı Kerîm 1400 yıl önce insanlara bu doğrultuda seslenerek hem zorba zâlimleri uyarmış, hem de insana şahsiyet kazandırmayı amaçlamıştır. 29. âyetle bu gerçek şöyle açıklanmaktadır: «Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Artık isteyen Rabbına doğru bir yol tutar. »
ALLAH DİLEMEDİKÇE SİZ DİLEYEMEZSİNİZ
«Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Şüphesiz ki Allah bilendir, hikmet sâhibidir. »
Bizim yaratılmamız ve bulunduğumuz ülkede dünyaya gelmemiz; belli bir aile ve çevre içinde yer almamız bizim isteğimiz ve irâdemizle gerçekleşmemiştir. Bütün bunlar İlâhî meşietin tecellisiyle vücut bulmuştur. O, ezelde sonsuz ilmiyle, meşietiyle nasıl bir plân hazırlamışsa öyle oluyor.
Dünyaya gelip teklîf çağına ayak basınca, yani reşîd olunca irâdemize yer veriliyor; İlâhî buyruklar teblîğ edilerek yönlendirilmek isteniyoruz. Bu noktada biraz durup düşünmemiz gerekiyor. Şöyle ki: Teblîğ ve irşaddan sonra durum bir yandan kulun irâdesine bırakılırken diğer yandan Cenâb-ı Hakkʹın irâdesinin hâkim olduğu belirtilerek «O dilemedikçe siz dileyemezsiniz» buyuruluyor. Dış görünümüyle, «insan belli bir çizgide İlâhî irâdeye bağlı kalıyor» sonucu ortaya çıkıyor. O, kulun doğru yolu bulmasını isterse, kul doğru yolu bulabiliyor; dilemezse bulamıyor. Bu mânayla insan neden sorumlu tutuluyor? Âyetin asıl delâlet ettiği mana ve hükmü tesbit etmeden sırf zâhirine bakacak olursak Kaderiyye ve Cebriyye mezheplerinin iddialarının isabetli olduğu duygusu uyanıyor. Oysa mesele çok ciddi ve son derece incedir. Hikmeti kavranmadıkça sonuç çıkarmak çok zordur. 30. âyetle Cenâb-ı Hak kendisiyle kulları arasına koyduğu imkân ve irâde çizgisinden; diğer bir anlatımla hidâyet çizgisinden söz etmektedir. Şöyle ki: İnsan akıl, zekâ ve irâdesiyle, aldığı dinî öğüt ve bilgiyle o sınıra gelmedikçe Allahʹın yüksek irâdesi tecelli etmez ve o sebeple de kula hidâyet kapısı açılmaz.
Hemen her konuda bu sınır önümüzde bulunmuyor mu? Tarlasını sürmeden, emeğini ortaya koymadan kuru toprağa tohum serpmek istenilen neticeyi vermez. İnsan burada da kendine düşeni lâyıkıyla yerine getirmekle yükümlüdür; ondan sonrası İlâhî meşiete kalır. Artık o noktada Cenâb-ı Hak dilemedikçe kul dileyemez; Oʹnun hidâyet ve yardımı tecelli etmedikçe, kul doğru yola giremez ve başladığı işte istediği neticeyi alamaz.
Konuyu şöyle özetleyebiliriz:
Bir zorlama veya insan irâdesinin geçersizliğini ortaya koyma diye bir hüküm yoktur. Tamamıyla sözünü ettiğimiz imkân ve irâde sınırına kadar erişme olayı söz konusudur. O çizgiye gelindiğinde İlâhî irâde ve hidâyetin tecellisi her türlü irâdenin üstünde rol oynar; dilediğine hidâyet kapısını açar, dilediğine açmaz. İrâdesini kullanmayan, o sebeple de belirtilen çizgiye kendini getirmeyen kimseye ise, hidâyet kapısı açılmaz. Ancak bunun bazı istisnaları olabilir.
Konumuzu oluşturan bu âyet-i celîle, üzerinde hayli yorumlar yapılmış, ciltlerle kitap meydana getirecek kadar tartışmalara, farklı görüşlere neden olmuştur. Ama âyeti Kur’ân-ı Kerîm’in bütünlüğü içinde değerlendirip incelediğimizde ve itikadî anlamda temel kuralları dikkate aldığımızda karşımıza sözünü ettiğimiz «imkân ve irâde sınırı» çıkar. Sorumluluk ve teklîf kula, hüküm Allah’a aittir.
İNSANOĞLUNUN ÖNÜNE İKİ YOL KONULMUŞTUR
Hayata gözlerini açıp ergenlik çağına ayak basan her insanın önünde iki yol bulunmaktadır:
1- Rahmet, inâyet ve saadet yolu,
2- Azap, mihnet ve felâkete uzanan yol..
Bu birbirine zıt iki yolu ayırt etmek için insana akıl, zekâ, irâde, idrâk ve anlayış yeteneği verilmiş ve bunlara destek olup doğruyu gösteren kitap ve peygamber gönderilmiştir. Sonra da insan bu iki yolun başında serbest bırakılmıştır. Hangi yolda yürümeyi tercîh ederse, meşiet-i İlâhiye o yönde tecelli eder.
Onun için 31. âyetle: «Dilediği kimseyi rahmetine alır; zâlimlere gelince: Onlar için efem verici bir azap hazırlamıştır» buyurulmaktadır.
Bunun için diyoruz ki: Rahmet yolunu seçene rahmet ve onun tabii neticesi olan sonsuz saadet kapısı açılır. Yanlış yolu seçene ise, azap ve bedbahtlık kapısı açılır. Her iki durumda da kişinin irâdesi rol oynamakta ve İlâhî irâde ona göre tecelli etmektedir. Rahmet yoluna girenlere Cenâb-ı Hak dilerse hidâyet nasip eder. Azap yoluna girenlere de, dilerse ebedî azabı gerekli kılar. Bu noktada O dilemedikçe kimse dileyemez.
İnsan sûresine, insan üzerine zamandan gelip geçen döneme değinilerek başlandı ve İlâhî meşiet ve hidâyet tecellisi konu edilerek sûre noktalandı.
Bizi bu sûrenin de tefsîrine muvaffak kılan Cenâb-ı Hakk’a hamd-u senâlar; O’nun âyetlerinin hikmet ve esrarını bize öğreten Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe salât-ü selâmlar olsun..