Ahkaf Suresi 29-35. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاِذْ صَرَفْنَا اِلَيْكَ نَفَرًا مِنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْاٰنَۚ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا اَنْصِتُوا فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا اِلٰى قَوْمِهِمْ مُنْذِرِينَ قَالُوا يَاقَوْمَنَا اِنَّا سَمِعْنَا كِتَابًا اُنْزِلَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰى مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْدِي اِلَى الْحَقِّ وَاِلٰى طَرِيقٍ مُسْتَقِيمٍ يَاقَوْمَنَا اَجِيبُوا دَاعِيَ اللّٰهِ وَاٰمِنُوا بِهِ يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَلِيمٍ وَمَنْ لَا يُجِبْ دَاعِيَ اللّٰهِ فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِي الْاَرْضِ وَلَيْسَ لَهُ مِنْ دُونِهِ اَوْلِيَٓاءُ اُو۬لٰٓئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَلَمْ يَعْيَ بِخَلْقِهِنَّ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتٰى بَلٰٓى اِنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ اَلَيْسَ هٰذَا بِالْحَقِّ قَالُوا بَلٰى وَرَبِّنَا قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ اُو۬لُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلَا تَسْتَعْجِلْ لَهُمْ كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَ لَمْ يَلْبَثُوا اِلَّا سَاعَةً مِنْ نَهَارٍ بَلَاغٌ فَهَلْ يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ

31.

Hani Kur'an'ı dinlemek üzere cinlerden bir grubu sana yöneltmiştik. Onlar, onun huzuruna gelince birbirlerine, "Susun!" dediler. Kur'an'ın okunması bitince de uyarıcı olarak kavimlerine döndüler.

Diyanet İşleri

30.

Dediler ki: "Ey kavmimiz! Şüphesiz biz, Musa'dan sonra indirilen, kendinden önceki kitapları doğrulayan, gerçeğe ve doğru yola ileten bir kitap dinledik."

31.

"Ey kavmimiz! Allah'ın davetçisine uyun, ona iman edin ki, günahlarınızı bağışlasın ve sizi elem dolu bir azaptan kurtarsın."

32.

Kim Allah'ın davetçisine uymazsa, yeryüzünde Allah'ı aciz bırakacak değildir. Kendisi için Allah'tan başka dostlar da bulunmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.

33.

Gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah'ın, ölüleri diriltmeye gücünün yeteceğini görmediler mi? Evet şüphesiz O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

34.

İnkar edenlere ateşe sunuldukları gün, "Bu gerçek değil miymiş?" denir. Onlar, "Evet, Rabbimize andolsun ki gerçekmiş" derler. Allah, "Öyle ise inkar etmekte olduğunuzdan dolayı azabı tadın!" der.

35.

(Ey Muhammed!) O halde, yüksek azim sahibi peygamberlerin sabretmesi gibi sabret. Onlar için acele etme. Onlar tehdit edildikleri azabı gördükleri gün, sanki dünyada gündüzün bir anından başka kalmadıklarını sanırlar. Bu bir duyurudur. Ancak yoldan çıkmış olan topluluk helak edilir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

29- Hani bir vakit cinlerden birkaç tanesini Kurʹân dinlemek üzere sana çevirip göndermiştik. Onu dinlemeye hazır duruma gelince, birbirle­rine: «Susun, dinleyin! » dediler. Dinleme işi yerine gelip sona erince, bi­rer uyarıcı olarak kendi topluluklarına gittiler.

30- «Ey kavmimiz, dediler, şüpheniz olmasın ki biz, Musaʹdan sonra indirilen, önceki kitapları doğrulayan ve hakka götüren, dosdoğru yola ile­ten bir kitap dinledik.

31- Ey kavmimiz, Allahʹın dâvetçisine olumlu cevap verip uyun ve Ona imân edin ki Allah sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi elem verici bir azaptan korusun.

32- Kim Allahʹın dâvetçisine olumlu cevap vermez de Ona uymazsa, (bilsin ki) of yeryüzünde (Allahʹı) âciz bırakacak değildir ve onun için Al­lahʹtan başka dostlar, sahipler de yoktur. İşte onlar açık bir sapıklık için­dedirler. »

33- Görmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratan, onları yaratmaktan dolayı yorulmayan Allahʹın, ölüleri de diriltmeye kudreti yeter. Evet, Oʹnun mutlaka her şeye kudreti kâfi gelir.

34- İnkârcılara ateşe sunulacakları gün, «bu hak değil miydi? » diye sorulur. Onlar: «Evet, Rabbimiz hakkı için (öyledir)» diye cevap verirler.. Allah da: «İnkâr edip durmanıza karşılık azâbı tadın. » buyurur.

35- (Ey Peygamber! ) Peygamberlerden azim (yüksek irâde ve da­yanma gücü) sâhiplerinin sabrettiği gibi sabret. Onlara (inecek azabı) ace­le etme. Onlar, vaʹdolundukları şeyi görecekleri gün sanki gündüzden bir saat kadar kalmış gibi olacaklar. Bu, yeterli bir tebliğdir! Allah yolundan çıkmış suçlu günahkâr bir milletten başkası mı yok edilir?

İLGİLİ HADÎSLER VE DİĞER RİVÂYETLER

Beyhakîʹnin Delâilünnübuvvet adlı kitabında, yaptığı tesbite göre: İbn Abbas (R. A. ) şöyle demiştir: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz cinlere ne Kur’ân okumuş, ne de onları görmüştür. O, ashabıyla birlikte Ukaz Panayırıʹna doğru giderken, bu arada şeytanlar ve cinlerle gök haberleri arasına engel bir perde gerilmiş; üzerlerine de şihablar salıverilmişti. Bunun üzerine şey­tanlar kendi kavimlerine döndükleri zaman, kavimleri: «Size ne oldu? » di­ye sormuşlar, onlar da: «Bizimle gök haberleri arasına engel konulmuş ve üzerimize de şihablar gönderildi» diye cevap vermişler. Bunun üzerine kavimleri: «Sizinle gök haberi arasına mutlaka yeni bir olay engel olmak­tadır. Yeryüzünü doğusundan batısına kadar gezip dolaşın da bunun ne olduğuna bir bakın» demişler. Onlar da ayrılıp Tihame’ye doğru yürümüş­ler. Derken Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz o sırada Nahle mevkiinde bulu­nuyordu; Ukaz Panayırıʹna gitmek üzere yola çıkmıştı. Ashabına sabah namazını kıldırırken cinler ve şeytanlar okunan âyetleri dinlemişler ve «vallahi bizimle gök haberi arasına giren perde işte bundan başkası de­ğildir» diyerek geri dönmüşler ve kavimlerine şöyle seslenmişler: «Ey kav­mimiz, doğrusu biz, hayret uyandıran bir Kur’ân dinledik ki o doğruya ile­tiyor ve ona inandık. Artık hiçbir şeyi Rabbımıza ortak koşmayacağız. » Bu­nun üzerine Cin Sûresiʹndeki ilgili âyetler iniyor. (Tefsîr-i İbn Kesir: 4/162)

Kur’ân’ı dinleyip inananlar, şeytanlar değil, cinlerdir. Rivâyette, bu husus bilindiği için bir açıklamaya gerek görülmemiştir.

Bu olaydan sonra cinlerle buluşma

Hz. Alkame (R. A. ) diyor ki: «İbn Mes’ud’a (R. A. ) dedim ki: «Cin ge­cesi Peygambere (A. S. ) arkadaşlık eden bir kimse oldu mu? » O, bana şu cevabı verdi: «Hayır, ancak bir gece Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizi kaybet­tik; çevreyi arayıp taradık, bulamadık. O, bir uğursuzluğa uğrayıp helâk olmuştur diyenler oldu. En şerli bir gece olarak geceledik. Sabah olunca, ansızın Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin Hıra tarafından geldiğini gördük ve: «Ya Resûlüllâh! sizi kaybettik, aradık bulamadık ve o yüzden çok kötü bir gece geçirdik» dedik. Bunun üzerine şöyle buyurdu: «Cinlerin dâvetçisi bana geldi, onunla birlikte gidip kendilerine Kurʹân okudum! » Sonra da bizi alıp o cihete doğru gittik. Cinlerin izlerini, yaktıkları ateşlerinden kalanını bize gösterdi. Cinler, Hz. Peygamberʹden (A. S. ) yiyecek maddesi sormuş­lar. O da onlara şöyle tavsiyede bulunmuştur. «Üzerine Allah ismi anılan her kemik size geldiğinde yeyin, zira o sizin için etten daha çok bir özellik taşır. Davar tersi olan her şey de sizin hayvanlarınızın yemidir. »

Sonra da Efendimiz şöyle buyurdu:

«Kemik ve tezeği murdar etmeyin. Çünkü bu ikisi cin kardeşlerinizin yiyeceğidir. » (Tirmizi/tefsîr: 46- Müslim/salât: 150- Ahmed: 1/436, 457)

Bu konuda farklı ibarelerle 10ʹun üstünde rivâyet vardır. Biz sahih gör­düğümüz iki rivâyeti seçmekle yetindik.

İNSAN, CİN, MELEK

Kâinatı süsleyen ve her yönüyle hikmetini yansıtan, mayası, özü ve cevheri farklı üç ayrı canlı: İnsan, cin, melek.

İnsan: Kâinatın hulasası, İlâhî kudretin «ahsen-i takvîm» üzerine ya­ratma tecellisinin mazharıdır. Ruh ve maddeden meydana gelmiştir. Ruhu melekleşmeye, maddesi behimileşmeye yatkın özelliktedir.

Hılkatındaki amaç, Allah’ı bilip Oʹna ibâdet etmesi ve yeryüzünde O’nun adına hükmetmesi ve buna mükâfat olarak sonsuz, fakat bütünüyle mutluluk dolu Cennet hayatına lâyık görülmesidir.

Cin: İlâhî hilkat kanununun başka bir tecellisiyle vücut bulmuştur. Ruhla ateşten oluşup hayat düzeyine getirilmiştir. O da insan gibi, nef­sanî ve şehevî duygular taşımakta ve iyilik ile kötülüğe eğilimli bir karak­ter yansıtmaktadır. Aynı zamanda insan gibi hilkatinin gereği, Allahʹı bilip, yalnız O’na ibâdetle yükümlüdür. Bundan dolayı İlâhî teklîfler çerçevesin­de bulunuyor ve âhiret âleminde hesap vermek suretiyle lâyık olduğu sonsuz hayat çizgisine ulaştırılmış olacaktır.

Nitekim Zâriyat Sûresi 56. âyetle, insan ve cinlerin niçin yaratıldık­ları, hikmet ve felsefesiyle açıklanmakta ve böylece bu iki ayrı tür için hareket noktası belirlenmektedir.

Ayrıca Kur’ân-ı Kerîmʹin 22 yerinde cinden söz edilmektedir. Onun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e: «Resûlüʹs-sakaleyn» denilmiştir. Yani O, hem insanlara, hem de cinlere peygamber olarak gönderilmiştir. Nitekim Cin Sûresiʹnde bu husus gayet açık şekilde belirtilmekte ve şüpheleri gi­derecek bir anlatım ortaya konmaktadır.

Cin ismini, sözlük manasını dikkate alarak «yabancı kimse» ile yo­rumlayanlar, Kur’ân-ı Kerîm’i zâhirinden ve asıl delâlet ettiği sarih mana­sından uzaklaştırıp, İlâhî muradın anlaşılmasını tahrip etmektedirler. Oysa bu gibi sakat yorumlara, mecazî mana çıkarmalara gerek yoktur. Çünkü Kur’ân çağların ve milletlerin önünde yürümektedir. Yakın gelecekte cin­lerin varlığı bilimsel açıdan da ortaya çıkmaya namzettir. O zaman ters ve yanlış yorumda bulunanların kendi cehaletlerini Kur’ân’a nasıl yükle­dikleri anlaşılır, ama neden sonra.

Melekler ise, ruhla nurun birleşmesinden yaratılmışlardır. Onlarda ne­fis ve şehvet yoktur. O bakımdan günah ve kötülük işlemezler. Verilen hizmetleri, yükletilen proğramları aynen yerine getirirler. Allahʹa karşı gel­mezler ve hep itaât üzere bulunurlar. Peygamber ve kitaba ihtiyaçları yok­tur; doğrudan Cenâb-ı Hak’tan alıp öylece görevlerini sürdürürler.

CİNLERİN, KUR’ÂN ÂYETLERİNİ DİNLEYİNCE, ONDAN ÖĞRENDİKLERİ

«Ey kavmimiz, dediler, şüpheniz olmasın ki biz, Musaʹdan sonra indirilen, önceki kitapları doğrulayan ve hakka götüren, dosdoğru yola ileten bir ki­tap dinledik. »

Cinlerin kısa sayılacak bir süre içinde Kur’ânʹı, Peygamberi ve İslâm’ı kavrayıp anlayacak kadar bir basîrete ve sezgiye sahip oldukları kesinlik arzediyor. Bu, onların da akıl, zekâ, idrâk ve benzeri yeteneklerle donatıl­dıklarını göstermektedir. Zira İlâhî hitap ve teklîf, akıl sahiplerinedir.

Cinlerin okunan Kur’ân’dan anlayıp öğrendikleri hususlar:

1- Allah Kelâmıʹna saygı duyarak, birbirlerine «susun dinleyin» de­meleri, İlâhî sözle beşer sözünü ayırt edecek basîreti yansıtır.

2- Dinlediklerini iyice hazmedip birer uyarıcı ve tebliğatçı olarak ken­di cinslerine dönme azimleri, mutlak anlamda İlâhî hidâyetin açık tezahü­rüdür.

3- Musa Peygamber ve Tevrat’tan, diğer kitaplardan söz etmeleri, bu konuda geniş bilgiye sahip bulunduklarını ve bir bakıma onları tasdîk etmelerini gösterir.

4- Kur’ân’ın bütünüyle hakka, doğruya ilettiğini anlatmaları, derin ve geniş tefrik kabiliyetinde olduklarına delâlet eder.

5- Kendi kavimlerine, Allah’ın dâvetçisi son peygambere olumlu ce­vap verip inanmalarını önermeleri, Hz. Muhammed’in (A. S. ) hak peygam­ber olduğunu kısa süre içinde kavramalarının bir başka şâhidi sayılır.

6- Son dine ve son peygambere imân etmenin, bütün günahları af­fettirip temizleyeceğini ve elim bir azaptan koruyup kurtaracağını tebliğe çalışmaları, âhiret hayatı hakkında geniş bilgiye sahip olduklarını gösterir.

7- Olumlu cevap vermeyenlerin, Cenâb-ı Hakkʹı âciz bırakamıyacaklarını belirterek uyarıda bulunmaları, ilâhî kudretin sınırsızlığı ve Cenâb-ı Hakk’ın hiç kimsenin kulluk ve ibâdetine muhtaç olmadığı hakkında ye­terli bilgiye sahip olduklarının bir başka belgesi kabul edilir.

8- İnkârda ısrar edenlerin açık bir sapıklık içinde kalıp bocalayacak­larını anlatmaları, küfür ve tuğyanın nasıl elîm bir sonuç doğuracağını çok iyi bildiklerini belirtir.

CİNLERDEN BİR NEFER

«Nefer» kavramı, üçten ona ve bazan da kırka kadar yükselen toplu­luk demektir. Böylece Osmanlıcada «bir kişi ve er» manasında kullanılan bu kelime, Arapçaʹda daha farklı bir anlama delâlet etmektedir. O bakımdan Hz. Peygamberʹe gönderilen cinlerin, üç veya daha fazla sayıda oldukları kesindir.

Hz. Peygamber’in (A. S. ) cinleri uyarıp onlara İlâhî emirleri teblîğ et­mesi, bize kadar gelen rivâyetlere göre, iki defa gerçekleşmiştir: Biri «Şiʹb-i hacun», diğeri ise, «Batn-i nahl» adlı yerde..

GÖKLERİ VE YERİ YARATAN ALLAH

«Görmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratan, onları yaratmaktan dolayı yorulmayan Allah’ın, ölüleri de diriltmeye kudreti yeter.. »

İlgili âyetle, cinlerden bir topluluğun Hakkʹa gönül kapısını açtıkları en güzel ve ibretli yanıyla açıklanırken, Mekkeli müşriklerin daha geniş ve kapsamlı düşünmeleri istenmekte; sonra da akla ışık tutulup hareket nok­tasının belirlenmesi metoduna geçilerek İlâhî kudretin sonsuzluğuna ve sı­nırsızlığına değinilmektedir. Kusursuz bir plâna göre yaratılan ve en uygun denge ve düzende tutulan kâinat ve içindeki sistemler her yanı ve yönüyle «Allah» demekte ve sadece Oʹnun kudret fırçasının rengini ve izini taşımak­tadır. Böyle bir kudret, ölüleri diriltmekten âciz midir? Elbetteki hayır..

KÜFRÜN ATEŞİ

«İnkârcılara, ateşe sunulacakları gün, «Bu hak değil miydi? » diye sorulur. Onlar: «Evet, Rabbimiz hakkı için (öyledir) diye cevap verirler.. »

Hakkʹı red ve inkâr, gerçeği katletmek, doğruyu küllemek demektir. Hakkına tecavüz edilen kimsenin, nasıl içinde haksızlığa uğramanın ateşi yanarsa; hakkı red ve inkâr edenin de fıtratında mevcut olan din ve Allah mayası, için için onu yakar ve tedirgin eder. Kıyâmet gününde ise, dün­yadaki bu ateşle âhiretteki cehennem ateşi birleşip inkârcı maddeciyi ya­kar. Onun için Cenâb-ı Hak, Kur’ânʹda: «İnkârınıza karşılık azâbı tadın» buyurmakta ve âhirette meydana gelecek bu safhayı, yine rahmetinin ese­ri olarak hatırlatmaktadır.

ULÜʹL-AZM

«(Ey Peygamber! ) peygamberlerden azim (yüksek irâde ve dayanma gücü) sahiplerinin sabrettiği gibi sabret.. »

Sûrenin sonunda yüksek irâde sâhibi peygamberlerin sabır, metanet ve azimleri misal verilerek övülmektedirler.

Azim: Bir işi yapmaya, bir yere gitmeye, bir konuyu çözmeye kesin karar verip irâde ve imkânı bütünüyle kullanmak suretiyle, sonuç alıncaya kadar sebat etmektir.

Bu tarif efradını câmi’ değilse de, peygamberler hakkında daha çok bu anlamda kullanılmıştır. Ancak peygamberlerin azim hususunda hepsi aynı derecededir denemez. Kendilerine kitap verilip teblîğ ve irşatla gö­revli kılınan Resûllerde bu irâde ve duygu daha çok belirgin ve gelişkindir.

Ayrıca bu kavram üzerinde ilim adamlarının farklı yorumları olmuş­tur. Onları kısaca şöyle sıralayabiliriz:

a) İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Tepki ve direnmeleri hoş görüyle karşı­layıp hazmetmesini bilenler demektir.

b) Dahhak’e göre: Son derece ciddi olup dayanma gücünü ortaya koyanlar anlamına gelir.

Az yukarıda değindiğimiz gibi, «ulü’l-azm» derecesinde olan peygam­berler hakkında da farklı tesbit ve yorumlar ortaya çıkmıştır:

a) Tabiîn’den Mücahid’e göre: Bunlar beş tanedir: Nuh, İbrahim, Mu­sa, İsa ve Muhammed’dir. Salât-ü selâm hepsine olsun.

b) Ebû Âliye’ye göre: Bunlar dört tanedir: Nuh, İbrahim, Hûd ve Muhammed (A. S. ) dır.

c) Müfessir Süddî’ye göre: Bunlar altı tanedir: İbrahim, Musa, Dâvud, Süleyman, İsa ve Muhammed (A. S. ) dır.

d) Mukatil’e göre de, «ulüʹl-azm» altı tanedir: Nuh, İbrahim, İshak, Yakub, Yusuf, Eyyub (A. S. ) dır.

Zira Nuh (A. S. ) uzun süre kavminin eziyet ve cefasına katlanıp sabretmiştir. İbrahim (A. S. )ın, atıldığı ateşe karşı azminde ve sabrında bir sar­sıntı meydana gelmemiştir. İshak veya İsmâil (A. S. ) kurban edilmeye karşı teslimiyet göstererek itaât etmiş ve sabır gösterip işin sonuna kadar az­minde bir sarsıntı meydana gelmemiştir.

Açıklama:

Mukatil’e göre, İbrahim (A. S. )ın gördüğü rüya üzerine kurban etmek istediği oğlu, İsmail değil İshakʹtır. Bu konuda adı geçen daha çok Tev­ratʹta yer alan belgelere dayanmıştır.

Yakub (A. S. ), sevgili oğlu Yusufʹu kaybetmeye karşı bütün sabır ve az­mini kullanmaya ve birtakım yersiz çıkışlara, sataşmalara yine sabır gös­terip hoşgörüyle davranmaya çalışmıştır. Yusuf (A. S. )ın, tazecik oğlan iken kuyuya atıldığı ve sonra da çetin sınavlar geçirdikten sonra zindana atıldığı dönemlerde Allahʹa olan güveninde bir gevşeme meydana gelme­miş ve sabretmek suretiyle neticeyi beklemesini çok iyi bilmiştir. Eyyub (A. S. ) ise, yakalandığı kötü hastalığa karşı sabretmiş ve birtakım felâket­lerle yüzyüze geldiğinde, Allah’a olan güven ve bağlılığında bir sarsıntı vuku’ bulmamıştır.

e) Kelbî’ye göre: Bunlar, savaş ile emrolunan peygamberlerdir. Mü­câhid de aynı görüşte olup kâfir ile savaşın büyük azim ve irâdeye dayalı bir olay olduğunu belirtmiştir.

f) İbn Abbas’a (R. A. ) göre: Resûllerin hepsi azim sahibidir.

g) Diğer bazı ilim adamlarına göre: En’am Sûresinʹde isimleri anı­lan 18 peygamberdir. (Geniş bilgi için bak: Kurtubî’nin el-Câmiʹu Li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 16/ 220, 221)

Bunlardan (a) maddesinde belirtilen Mücahid’in görüş ve yorumu da­ha çok benimsenmiş ve akaid kitaplarında bu görüşe yer verilmiştir.

Ne var ki, müfessir Fahrüddîn er-Râzî’nin de dediği gibi, Allah’ın gön­derdiği her peygamber azim, akıl ve isabetli görüş sahibidir. Râzî’ye göre, âyette geçen «mineʹrrüsül» terkibindeki «min», teb’iz için değil, tebyîn içindir. Mücahidin, isimlerini açıkladığı beş resûl ise, bu yetenekleri daha yüksek derecede kendilerinde taşıyanlardır.

Otuz beşinci âyette: «Azim sâhibi resûllerin sabrettiği gibi sabret» emri, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizi daha çetin ve zorlu günlerin beklediğine işârettir. Aynı zamanda mü’minleri o günlere hazırlamaya yönelik bir işâret sayılabilir.

VAʹD OLUNDUKLARI ŞEYİ GÖRECEKLERİ GÜN

«Onlara, (inecek azabı) acele etme. Onlar, va’d olundukları şeyi görecekleri gün, sanki gündüzden bir saat kadar kalmış gibi olacaklar.. »

Hakkʹa karşı gelip kin ve intikam duygusuyla saldıran inkârcı azgın­ları, şüphesiz iki ayrı azap bekler: Biri, dünyada; diğeri âhirette gerçekle­şir. O gün gelince, her şeyin bittiğini, yolun sonuna gelindiğini görüp ge­çen yılların ve uzun bir ömrün bir saat kadar kısa olduğunu ve dünyada da ancak bir saat kadar eyleştiklerini anlayacaklar veya böyle sanacaklar. Ebedî hayatın sonsuzluğu, bir bakıma zaman kavramının ortadan kalkması onlara bu duyguyu verecektir.

Dünyaʹda ise, zulüm ile birleşen inkâr ve azgınlığın cezasız kalmaya­cağı; er-geç İlâhî hükmün inmesinin mukadder olduğu söz konusudur. Bu hüküm, Mekkeli müşrikler üzerine de indirilmiş ve Mekkeʹnin fethi ağır bir şamar olarak suratlarına dokunmuştur. Nitekim Fetih günü, Mekkeliler, geçen yılların sabun köpüğü gibi söndüğünü, bir saatlik süre gibi geride kaldığını anlamış ve İslâmʹa girmekten başka seçenekleri bulunmadığını idrâk etmişlerdi.

ALLAHʹIN RAZI OLDUĞU DİNİ TEBLİĞ ETMEK

«Bu yeterli bir tebliğdir! Allah yolundan çıkmış suçlu günahkâr bir milletten başkası mı yok edilir »

Kur’ân-ı Kerîm, insan duygusunu ve düşüncesini yönlendirmek, vicda­nını harekete geçirmek ve aklına ışık tutup malzeme vermek için o müs­tesnâ metodunu işlerken, yeterince belge ve misal getirir. Hayatın hikmet ve felsefesini bir tül gibi örüp kalp gözünün önüne serer ve böylece her âyet ve cümlesiyle hakkı en güzel ve en uygun anlamda teblîğ eder. Bu açıdan bakılarak Kur’ân’a «belâğ» denilmiştir. Öyle ki, O, her yönüyle, her emir ve tavsiyesiyle ancak iyiyi, doğruyu, güzeli ve gerçeği bildirir.

Kur’ân’ın bu yüksek eğitici ve öğretici özelliği karşısında hâlâ inkârda ısrar edip imân cephesine saldıranlar varsa, bu, yaman bir şartlanmanın tabii sonucu sayılır.

Artık Kur’ân’ın aydınlatıcı parlak ziyasına rağmen doğru yolu görme­yip, Allahʹa imân ve itaâtin dışına çıkanların yok edilmeleri İlâhî sünnetin bir gereğidir. Şüphesiz bu yok edilmenin biri dünyada, diğeri de âhirette ayrı ayrı tecelli edeceğini de hatırdan çıkarmamak gerekir.

Ahkâf Sûresi’ne, Kurʹân’ın Azîz ve Hakîm olan Allah’tan indirildiği ko­nu edilerek başlandı ve bu kitabın her yönüyle yönlendirici, doğru yolu gösterici ve kalpleri aydınlatıcı ilâhî belâğ olduğu belirtilerek sûre nokta­landı.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk’a hamd-u senâlar; Kur’ân’a göre yaşamamız için bize bilgi veren, yol gösteren Resûlülllah (A. S. ) Efendimize de salât-ü selâmlar olsun.