Enfal Suresi 30-33. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّٰهُ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا قَالُوا قَدْ سَمِعْنَا لَوْ نَشَاءُ لَقُلْنَا مِثْلَ هٰذَٓا اِنْ هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ وَاِذْ قَالُوا اللّٰهُمَّ اِنْ كَانَ هٰذَا هُوَ الْحَقَّ مِنْ عِنْدِكَ فَاَمْطِرْ عَلَيْنَا حِجَارَةً مِنَ السَّمَاءِ اَوِ ائْتِنَا بِعَذَابٍ اَلِيمٍ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعَذِّبَهُمْ وَاَنْتَ فِيهِمْ وَمَا كَانَ اللّٰهُ مُعَذِّبَهُمْ وَهُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

30.

Hani kafirler seni tutuklamak veya öldürmek, ya da (Mekke'den) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.

Diyanet İşleri

31.

Onlara karşı ayetlerimiz okunduğu zaman, "Duyduk, istesek biz de bunun benzerini elbette söyleriz. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir" dediler.

32.

Hani onlar, "Ey Allah'ım, eğer şu (Kur'an) senin katından inmiş hak (kitap) ise hemen üzerimize gökten taş yağdır veya bize elem dolu bir azap getir" demişlerdi.

33.

Oysa sen onların içinde iken, Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

30- Hatırlayın ki, o küfredenler bir zaman seni tutup bağlamaları veya seni öldürmeleri, ya da seni (Mekkeʹden) çıkarmaları için sana pusu ve tuzak kurmuşlardı. Onlar, pusu ve tuzak kurarlarken Allah da o tuza­ğın karşılığını kuruyordu. Allah tuzak kuranların (hilesine karşı tedbir al­mada) en hayırlısıdır.

31- Âyetlerimiz onlara karşı okununca, «işittik, işittik, istersek bu­nun bir benzerini biz de söyleyebilirdik; bu olsa olsa eskilerin masalları­dır! » derler.

32- Hani bir zaman da onlar, «Ey Allahımız! Eğer bu Kurʹân hakika­ten senden ise, üzerimize gökten taş yağdır veya bize acıklı bir azâp ge­tir» demişlerdi.

33- Oysa sen onların arasında iken Allah onlara azâp edecek de­ğildir ve onların (arasında kalan müʹminler) istiğfar ederken Allah yine kendilerine azâp edici değildir.

MEKKELİʹLERİN KURDUĞU TUZAK

«Hatırlayın ki, o küfredenler bir zaman seni tutup bağlamaları veya seni öldürmeleri, ya da seni (Mekkeʹden) çıkarmaları için sana pusu ve tuzak kurmuşlardı. »

İlgili âyetlerle, Mekke döneminde müşriklerin Resûlüllâh (A. S. ) Efen­dimizʹin mübarek vücutlarını ortadan kaldırmak için kurdukları tuzaktan ve kim vurduya getirme plânlarından söz ediliyor.

Bu konuda gerek siyer kitaplarında, gerekse belli-başlı tefsirlerde hem farklı, hem de çok detaylı rivâyetlere yer verilmiştir. O nedenle biz olayın gerçek safhasına parmak basıp en sahîh rivâyeti nakletmeyi uygun bul­duk.

Medineli’lerle birinci ve ikinci Akabe görüşmeleri ve yapılan biatlar Mekkeli müşrikleri iyice endişelendirmiş, ileride Hz. Muhammedʹin (A. S. ) geniş bir çevre bulup Mekkeʹyi putlardan ve putperestlerden temizliyeceğine inanmak istemişler ve bu baş düşmanlarını daha çok güçlenmeden imha etmeyi uygun bulmuşlardı. Başta Ebû Cehl, Ebû Süfyân, Ümeyye b. Halef olmak üzere Mekke’nin ileri gelenleri Dârünnedve denilen istişare merkezinde toplandılar. Farklı görüşler ortaya konuldu. Sonunda Ebû Cehl’in, «her kabileden bir yiğit çağıracağız, geceleyin Muhammed’in evi­nin çevresinde pusu kuracaklar ve müsait bir vakitte ani bir baskında bu­lunmak suretiyle Muhammedʹi öldürecekler. Böylece kim vurduya getiri­lecek ve Hâşim oğulları bütün bu kabilelere karşı koyma cesaretini ken­dilerinde bulamıyacaklar; gerekirse diyet (kan pahası) ödemek suretiyle meseleyi kapatmış olacağız! » şeklindeki görüşü ağırlık kazandı ve plân hemen uygulama safhasına getirildi. Melek Cebrâil durumu Hz. Peygam­ber’e (A. S. ) haber verdi ve Aliʹyi (R. A. ) yatağına bırakıp kendisinin gece­leyin Medine’ye hicret etmesini söyledi. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz gere­ken bütün hazırlıkları gözden geçirip tamamladı. Hz. Ali (R. A. ) Oʹnun ya­tağına uzandı. Peygamber (A. S. ) ellerini kaldırıp duâ etti. Pusuda bekle­yenlerin gözleri üzerine kesif perde gerilmesini diledi ve rivâyete göre bir avuç toprak alarak Yâsîn sûresinin ilk dokuz âyetini okudu, sonra da top­rağı pusudakilere doğru serpti. Cenâb-ı Hak kudretini izhar ederek hepsi­ne bir uyku verdi veya gözlerinin üzerine birer perde gerdi. Böylece Pey­gamber (A. S. ) usulca onların arasından sıvışıp uzaklaştı.

Allah’ın kurduğu tuzak, hazırladığı plân onların tuzak ve plânlarını boşa çıkardı. Sabahın aydınlığı olunca, kendilerine gelen azgınlar, Hz. Peygamber’in (A. S. ) yatağına doğru yaklaştıklarında, O’nu değil, Hz. Aliʹ­yi buldular.

BU TARİHÎ OLAYIN BİR BAŞKA YÖNÜ VE YORUMU

Şüphesiz ki Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in ruhu son derece güçlü ve faal idi. Gerek vahiy indiğinde, gerek bir mu’cize ortaya koyduğunda, gerek­se çok önemli bir olayla karşılaştığında ruhu bütün yönleri ve ibreleriyle faal duruma geçer, bedeni bir bakıma ruhlaşır ve ruhunun yaydığı mânevî kud­ret ve enerji bir anda çevreyi tesir altına alır, hareketsiz bırakırdı. Öyle ki, O çok yüce kudretin tecellisine mazhar olan Peygamberimizin (A. S. ) ruhu, kişilerin kalb ve dimağını, hatta bazan duyum organlarının çoğunu durdu­rur, o anda bir şaşkınlık ve kararsızlık başlardı. Nitekim birkaç defa sui­kast hazırlayıp O’nu öldürmek isteyenlerin uğradığı şaşkınlık ve kararsız­lık yine siyer kitaplarında çok açık şekilde nakledilmiştir.

Hicret gecesi de böyle bir fevkalâdelik olmuştu. En büyük ruh sayı­lan Melek Cebrâil’in Peygamber (A. S. ) Efendimizin ruhuna seslenmesi ve ona İlâhî kudret ve füyuzatı aktarması da O’nun ruhunun ne kadar güçlü ve tesir alanının ne kadar geniş olduğunu göstermeye yeterli delil sayı­lır. O’nun bir aylık mesafedeki düşmanlarının kalblerine korku salmakla yardım görmesi de, sözü edilen tesir alanının genişliğine bir başka belge olarak gösterilir.

Ne var ki, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz sünnetullaha uyarak bu gücü­nü kullanmaz, çoğu zaman diğer normal insanlar gibi davranırdı. Ancak fevkalâde hallerde Allahʹın izniyle bu gücünü ortaya koyardı da Allah düş­manlarını şaşkına çevirirdi.

ESKİLERİN MASALLARI İDDİASI

«Bu olsa olsa eskilerin masallarıdır, der­ler. »

Kurtubî, Râzi ve İbn Kesîrʹin tesbitine göre, Mekkeli Hâris oğlu Na­dir, ticaret amacıyla Hîre’ye gidiyor; alış-verişte bulunurken Kelile ve Dimne kitabı ile Kisra ve Kayserle ilgili efsanevî hikâye kitaplarına rastlıyor, hoşuna gidince de satın alıp heyecanla okuyor.

O sırada Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe Kur’ân âyetleri parça parça inmekte ve bazan geçmiş milletlerin hayatından, yok olup silinmelerinden önemli safhalar nakledilerek ibretli tablolar gözler önüne seriliyordu. Na­dir bunları dinledikçe dudak büküyor ve «ben istersem onun gibi masallar anlatabilirim» diyerek Kurʹân’ı eskilerin masalları olarak niteliyor, fakat bütün gayret ve didinmesine rağmen bir benzerini getiremiyordu.

İlgili âyetle bu olay hatırlatılarak, inkârcı iftiracılar meydana dâvet ediliyor, bir benzerini getirin ben dâvamdan vazgeçeyim, diyerek onları aczden acze düşürüyordu.

KURʹÂNʹIN BAZI ÖZELLİKLERİ

1- Her kelime ancak lâyık olduğu yere konulmuş, her cümle çok us­taca düzenlenip kulağa hoş gelecek bir dizi halinde sıralanmış ve diğer cümleyle bağlantı kurmuştur. Arap edebiyatında bunun bir benzerini gör­mek veya rastlamak mümkün olmamıştır.

2- Her sınıf insana seslenecek, bilgi verecek bir metot uygulanmış; kişilerin değişik zevk ve ruhî kavrayışını okşayacak bir özellikte konulara yer verilmiştir. Bıkkınlık vermesin diye hem zincirleme bir bağ ve uyum sağ­lanmış, hem de bir sahifede birden fazla konuya yer verilerek çok zengin bir bilgi sofrası ortaya konulmuştur.

3- Az kelimeyle çok mâna anlatılmış; insan aklına, idrâkine yete­rince yer verilmek, bilimsel araştırmaya imkân hazırlamak için birçok önemli temel bilgiler, ana fikirler verilmiş; bazı konuların kapağı açılarak içindekini araştırıp bulma işi okuyucuya bırakılmıştır. Dünya tarihinde, ilim literatüründe bu ölçü ve kudrette başka bir kitap yoktur.

4- Ortaya koyduğu İlmî esaslar, modern ilmin gelişmesiyle daha çok tazeliğini korumuş, bu hususta gerçeği bulup tesbit eden müsbet ilimle çatıştığı, ters düştüğü olmamıştır ve olmamaktadır. Oysa insan kafasının ürünü olan her kitap ve ortaya atılan her fikir zamanla tazeliğini yitirmiştir ve yitirmeye de mahkûmdur.

5- Kur’ân, gelişen çağa, sosyal yapıya hemen her dönemde hitap kudretini taşımış ve taşımaktadır. Günümüzde Kurʹânʹı okuduktan sonra geç kaldığına hayıflanan birçok ünlü ilim adamı İslâm’ı din olarak seçmek­te ve Kur’ân’ın yüceliği, eşsizliği hakkında kitap yazıp neşretmektedirler. Başka bir eserde bu kudret ve yüceliği görmek ne mümkün..

ÜZERİMİZE GÖKTEN TAŞ YAĞDIR

«Hani bir zaman onlar, Ey Allahımız! eğer bu Kurʹân hakikaten senden ise, üzerimize gökten taş yağdır veya bize acıklı bir azâp getir, demiş­lerdi. »

Mekke ve civarındaki ünlü şâirler, edipler ve ileri gelen diğer kişiler, Kur’ânʹın yüceliği, yönlendirici özelliği, kafa ve kalbe neşter vururcasına seslenişi ve ruhlara zevk veren İlâhî nağmesi karşısında âciz kalmışlardı. Onu susturmak, tesirini gidermek için ne yapmak gerekiyordu veya ona na­sıl kara bir damga vurmak icap ediyordu? Attıkları yalan ve iftiralar hak­kın karşısında kısa sürede sabun köpüğü gibi sönmüştü. Hiçbir yakıştır­maları halk arasında tesirli olamıyor, İslâmiyete ısınan hiçbir kimseyi yo­lundan çeviremiyordu.

Yine düşündüler, görüştüler, hem kendilerini, hem de çevrelerindeki insanları tatmin edecek bir formül buldular; Muhammed’e inanmadıkları için, -eğer hak peygamberse- gökten üzerlerine taş yağdırılsın veya acık­lı bir azâp gönderilsin diyerek Kâbeʹnin yanında el kaldırıp putları da şâ­hit tutarak duâ ettiler.

Oysa bu çocukça bir anlayıştı. Ortada bütün ihtişamıyla, kudretiyle duran Allahʹın kitabı bulunuyordu. Her cümlesi bir muʹcize, her âyeti açık bir belge idi. Aklını, vicdanını ve idrâkini kullanabilen insanların başka de­lil ve belge aramalarına gerek yoktu. Taş yağdırılması veya başka bir azâbın indirilmesi, geçen peygamberler zamanında câri idi. Çünkü o dönem­lerde İlmî bir gelişme olmadığından akılla ilme ışık tutacak belge indiril­miyor, daha çok insanların düşünce ve duygularına seslenilerek yönlendi­rilmek isteniyordu. O bakımdan duyguları tesir altına alacak birçok ola­ğanüstü şeylere, mu’cize ve kerâmetlere ihtiyaç vardı. Son Peygamber Hz. Muhammed (A. S. ) ise ilim, irfan, akıl ve idraki muhatap seçerek orta­ya çıkmış, Kur’ân-ı Kerîm bunlara seslenerek indirilmişti. O bakımdan da­ha fazla mu’cizeye, kerâmete ve olağanüstü şeyler göstermeye gerek yoktu.

Onun için müşriklerin bu duâsına karşılık şu âyet-i kerîme inmiştir: «Oysa sen onların arasında iken Allah onlara azâp edecek değildir ve on­ların (arasında kalan müʹminler) istiğfar ederken Allah yine kendilerine azâp edici değildir. »

Meâlini sunduğumuz âyet-i kerîme ile bize iki önemli husus öğretili­yor: Birincisi, Peygamberin (A. S. ) tebliğiyle görevli bulunduğu yüce emâ­neti azâp ve mu’cizeyle değil, ilim, akıl, kültür ve vicdan ile tanıtmasıdır. İkincisi, Hz. Muhammed’in (A. S. ) ve arkadaşlarının Mekke’den ayrılmaların­dan sonra akıllarını kamçılayacak şekilde onlara bir azâp gönderilmesidir ki, bu önce Bedir savaşı, sonra da Mekke’nin fethiyle gerçekleşmiştir. Ni­tekim Mekke fethedildiği gün, müşrikler düne kadar başeğmedikleri bir kudret karşısında zelil ve hakîr bir halde el bağlayıp vereceği kararı sükû­netle dinlemeyi tercîh ettiler. İşte bu, onların istedikleri taş yağdırmaktan veya başka bir azâp indirmekten çok daha ibretli idi. Ne var ki, sonucu da o nisbette onlar için hayır ve rahmet oldu, çoğu İslâm’a girerek iman selâ­metine erişti.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıda geçen âyetlerle putperest müşrikler, putlarını gözlerden ve gönüllerden düşüren Kurʹânʹa karşı cephe aldılar ve aklı eren hiçbir kim­senin kabul edemiyeceği yalan ve iftiraları savurdular; «eskilerin masal­ları» damgasını vurmaya çalıştılar. Bütün bu çabaları sonuç vermeyince, haksız iseler üzerlerine gökten taş yağdırılmasını veya başka bir azâbın gönderilmesini istediler. Allah onlara istedikleri şekilde bir azâp değil, onlara hem öğüt ve ibret, hem de mutlak saadet ve rahmet olacak bir or­du göndereceğine işârette bulundu.

Aşağıdaki âyetlerle Allahʹın göndereceği o başka azâbın Mescid-i Haram’ın yolunu ve kapısını inanmışlara açacağını; Kâbe’yi puthane yaparak Allah’a ortak koşanların hiçbir zaman Allah’ın dostları olmayacağı, O’nun gerçek dostlarının yakın gelecekte Kâbe’ye sâhip olacak muttakiler oldu­ğu bildiriliyor. Kâbe’nin etrafında ibâdet ve tavaf adına ıslık çalmalarının, el çırpmalarının Allahʹın dilediği bir ibâdet olmadığına dikkatler çekilerek pek yakında bu saçmalıklara son verileceğine ve Allahʹın muradına uygun ibâdette bulunacakların Kâbeʹnin etrafını dönmek suretiyle o ilk mâbedi amacına uygun kullanacaklarına işâret ediliyor.