MEÂLİ:
29- Allah, birbirleriyle geçinemiyen birkaç ortak kişinin kölesi olan bir adam ile, tek bir kişinin uyum ve esenlik içinde kölesi olan adamı misal veriyor; bunlar bir olur mu? Hamd Allahʹa mahsustur. Ama onların çoğu bilmezler.
30- (Ey Peygamber! ) Sen de elbette öleceksin, onlar da öleceklerdir.
31- Sonra da (siz insanlar) Kıyâmet günü Rabbınızın huzurunda dâvâcılar (dâvâlılar) olarak duruşacaksınız.
HAKKI BIRAKIP BÂTILA KUL OLANLAR
«Allah, birbirleriyle geçinemiyen birkaç ortak kişinin kölesi olan bir adam ile, tek bir kişinin, uyum ve esenlik içinde kölesi olan adamı misal veriyor; bunlar bir olur mu?. »
Bu misal o kadar açık, o kadar net ve o kadar düşünce ufkumuzu genişleticidir ki, fazla bir yoruma bile gerek bırakmamaktadır. Haktan yana olanla, bâtıldan yana olanların durumunu tasvîr ve teşhîs için bundan daha güzel bir misal bulup vermek mümkün müdür?
Unutmamak gerekir ki, Kurʹân bu misalle, «hakkın» bir olduğunu, birkaç olmadığını; bâtılın ise, birbiriyle uyuşmayan, uyum sağlamayan birden fazla olduğunu haber vermekte ve tarihin her çağ ve devrinde bu iki zıd inanç ve güçlerin sahnede bulunabileceğini hatırlatmaktadır.
Kur’ân böylece, «Tevhîd İnancı»na bağlı olup yalnız Cenâb-ı Hakk’a kulluk eden mü’minin eriştiği güven ve iç huzuru tasvîr ederken, onunla, birbirleriyle uyuşup anlaşamayan birçok ortağın kölesi bulunan bir kişinin eşit durumda olamıyacağını misal vererek insanı imân ve irfan burcuna yükseltmeyi telkîn etmekte ve yalnız Allah’a kul olmanın vereceği huzur, güven ve ümide özendirmektedir.
Böylece Kur’ân-ı Kerîm, hemen her çağ ve devirde her ülkede birçok farklı inançlara ve iddialara sahip grupların bulunabileceğine ve her grubun kendi inâncı ve iddiası doğrultusunda faaliyet gösterip adam kazanma politikası güdeceğine işârette bulunmaktadır. Öyle ki, grup ve hiziplerin sürtüştüğü, yarıştığı bir ülkede, kendini bu bâtıl hiziplerin tesir alanı dışında tutamıyan herkesin tedirgin, bezgin, yılgın, huzursuz ve güvensiz olacağı; aynı zamanda kendi benliğini o grupların benliğinde kaybedeceği kesindir. Onlardan birine yaranırken diğerinin hışmını üzerine çekmesi mukadderdir. Önünde yolunu aydınlatan, sonsuz mutluluğu va’dedilen bir ışık bulunmadığı için de kararsızdır.
Bunun aksine, bâtılı temsîl eden mevcut grupların tesir alanının dışında kalmasını bilen ve bir olan «Hakk»a kendini verip hayatın gaye ve maksadını anlayan ve böylece yolunu aydınlatan, sonsuz yaşama ümidini telkîn eden ışığa kavuşan kimse son derece iç güvenine kavuşmuş olur; aynı zamanda huzurlu, kararlı ve ümitli bir havaya erişir; tek kaynaktan emir alır ve yalnız en yüce kudretin buyruğuna baş eğer. Bıkkınlık, yılgınlık, tedirginlik, huzursuzluk ve kararsızlık onun için söz konusu olmaz. İnanıp bağlandığı Cenâb-ı Hakk’a aşk derecesinde bağlanır ve ibâdet ettikçe güven, huzur ve itmi’nan duyar. Fânilere köle olmaktan kurtulur da benliğini korur.
Bâtılı savunanlara Kur’ân’ın tasvîr ettiği bu güzel ve yönlendirici, düşündürücü ve tatmin edici misâlin doğruluğu sorulduğunda, ona cevap vermektense susmayı tercîh edecekleri hatıra gelebilir de o zaman Allah’a hamd etmek gerekli olur.
HAKKʹI TEMSİL EDENİN VARLIĞI, BÂTILI TEMSİL EDENLERİN HAZIMSIZLIĞINI ARTIRIR
«(Ey Peygamber! ) Sen de elbette öleceksin, onlar da öleceklerdir. »
Hak ile bâtıl yıllar yılı sürtüşerek, tartışarak, vuruşarak mücadele etmektedir. Peygamberlere karşı olanlar, onların bir an önce vücutlarının ortadan kalkmasını isterler. Oysa her insan gibi onlar da ölmeye mahkûmdurlar. Ne var ki, bâtıldan yana olanlar, hakkı temsîl edenlerin sahnede bulunmasına aslâ tahammül edemezler ve bir an önce onların vücutlarının ortadan kaldırılmasını, hiç değilse meflûç hale sokulmasını yürekten isterler ve sadece istemekle de kalmazlar, birtakım tertiplere girişirler. Nitekim Mekkeli müşrikler Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile Ona inanan mü’minlerin varlığından son derece tedirgin idiler. Son çare olarak da Resûlüllahʹın (A. S. ) aziz vücudunu ortadan kaldırmaya karar verecek kadar kinleri kabarmış bulunuyordu. Günümüzde de aynı manzara birçok ülkelerde cereyan etmekte, gerçek mü’minlerin vücudunu ortadan kaldırmak için şer kuvvetleri akla gelmedik çareler düşünmektedirler.
Haklıyı haksızdan, hakkı bâtıldan ayıran Allahʹtır. Dünyada haklı olduklarını iddiâ eden bâtılın temsilcileri ve sapık inkârcılar, Âhiretʹte Rablarının adâlet huzurunda duruşacaklar ve her grup boyunun ölçüsünü o gün almak suretiyle ne meta’ olduğunu öğrenmiş olacak. Ama önemli olan, o gün gelmeden ve ölüm olayı gelip kapıya dayanmadan hakkı görüp gerçeği anlamak ve öylece yüz seksen derece dönüş yapmak fazîlet ve basîretini göstermektir.
Şüphesiz ki bu fazîlet ve basireti ortaya koyanlar pek azdır. O bakımdan insanların çoğu hakkı red ve inkâr ettiği, kitap ve peygamberi yalan saydığı için büyük bir haksızlık yapmakta ve kendilerine çok yazık etmektedirler. Zira gerçeği araştırıp bulmak; öğrenip kabul etmek adâlettir, fazilettir ve rahmettir. Bâtılın peşine takılıp körü körüne uydu olmak zulümdür ve azaptır.
Cenâb-ı Hak bu acıklı durumu, dramatik tabloyu tasvîr ederken, düşünceleri yönlendirmek için şöyle uyarıda bulunmaktadır: «Allahʹa karşı yalan söyleyen ve kendisine gelen doğruyu (son peygamber ve Kurʹânʹı) yalanlıyandan daha zâlim kim vardır? Cehennemʹde kâfirler için bir konak yok mudur? »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Hakk’a kul olan ile, birbiriyle anlaşamayan birçok ortağa köle olan kimsenin eşit durumda olamıyacağı nefis bir misal olarak verildi. Hakk’ı yalanlayandan daha zâlim bir kimsenin olmadığı açıklanarak, bâtılı savunmanın rahmet ve huzur, güven ve istikrar getirmiyeceğine işâret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, hakkı, doğruyu tasdîk ve kabul eden mü’minler için hazırlanan uhrevî mükâfatlar va’dedilmekte ve sâlih amellerine karşılık en güzeliyle mukabele edileceği müjdelenmektedir. Sonra da Cenâb-ı Hakk’ın kurduğu düzene uyanların doğru yola eriştirileceği, uymayanların sapıklıklarıyla başbaşa bırakılacağı hatırlatılarak, sünnetullahın şaşmazlığına dikkatler çekilmektedir.