Sad Suresi 30-40. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَ نِعْمَ الْعَبْدُ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُ فَقَالَ اِنِّٓي اَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبِّي حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ رُدُّوهَا عَلَيَّ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْاَعْنَاقِ وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّهِ جَسَدًا ثُمَّ اَنَابَ قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْدِي اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِاَمْرِهِ رُخَاءً حَيْثُ اَصَابَ وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ وَاٰخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْاَصْفَادِ هٰذَا عَطَاؤُنَا فَامْنُنْ اَوْ اَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ

30.

Davud'a Süleyman'ı bağışladık. O ne güzel kuldu! Şüphesiz o, Allah'a çok yönelen bir kimse idi.

Diyanet İşleri

31.

Hani ona akşamüstü bir ayağını tırnağı üstüne dikip üç ayağının üzerinde duran çalımlı ve soylu atlar sunulmuştu.

32-33.

(32-33) Süleyman, "Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim" dedi. Nihayet gözden kaybolup gittikleri zaman, "Onları bana geri getirin" dedi. (Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.

34.

Andolsun, biz Süleyman'ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık. Sonra tövbe edip bize yöneldi.

35.

Süleyman, "Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye layık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!" dedi.

36.

Biz de rüzgarı onun buyruğuna verdik. Rüzgar, onun emriyle dilediği yere hafif hafif eserdi.

37-38.

(37-38) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı, bukağılara bağlı olarak diğerlerini de, onun emrine verdik.

39.

"İşte bu bizim ihsanımızdır. Artık sen de (istediğine) hesapsızca ver yahut verme" dedik.

40.

Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve dönüp geleceği güzel bir yer vardır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEALİ:

30- Davudʹa Süleymanʹı ihsân ettik. Ne güzel kuldur Ol Şüphesiz O, devamlı Allahʹa yönelip gönlünü Oʹna verendi.

31- Hani akşama doğru ona, durdukları zaman sakin, koştukları za­man sürʹatli iyi cins koşu atları gösterilmişti.

32- O da, «şüphesiz ben mal sevgisini Rabbımı anmama vesîle oldu­ğu için severim» demişti. Tâ ki toz perdesi ardında gözden kaybolmuşlardı.

33- Sonra «Onları bana çevirin» demiş ve onların bacaklarını, bo­yunlarını okşamaya başlamıştı.

34- And olsun ki biz Süleymanʹı bir imtihandan geçirdik; tahtının üstüne bir ceset atıverdik, o da Allahʹa yönelip Oʹna gönül bağlılığını de­vam ettirdi.

35- «Ey Rabbim! dedi, beni bağışla; bana benden sonra hiç kimse­ye yaraşmayan bir mülk (hükümdarlık) ihsân eyle. Şüphesiz ki sen, karşı­lıksız çokça verensin. »

36- Rüzgârı onun emrine verdik. Rüzgâr Onun emriyle tatlı tatlı iste­diği yana eserdi.

37- 38- Bina yapan, dalgıçlık eden her şeytanı ve bukağılarla bağlı başkalarını ona baş eğdirdik.

39- (Ey Süleyman! ) İşte bu bizim vergimizdir; sen de bol bol ver ve­ya yanında tut, hesapsızdır.

40- Şüphesiz onun yanımızda yakınlığı ve güzel dönüşü, iyi geleceği vardır.

TAHT VE SALTANAT AMAÇ DEĞİL, ARAÇTIR

«Dâvudʹa Süleymanʹı ihsân ettik. Ne güzel kuldur O! Şüphesiz O, devamlı Allahʹa yönelip gönlünü Oʹna veren­di. »

Firʹavnʹın zulmünden kurtarılan İsrâil oğulları, Musa (A. S. )ın yüksek şahsiyeti ve İlâhî risâletiyle benliğine kavuşmuş, hür yaşama bahtiyarlığı­na erişmişti. Ne var ki, uzun yıllar köle muamelesi görmenin verdiği bir aç­gözlülük duygu ve hırsı olacak ki, bu millet çoğu zaman dünyayı âhirete, maddeyi mânaya tercîh etmiş ve o yüzden çok zikzaklı bir tarih oluştur­muştur. Ciddi otoriteye ve yüksek ruh mimarlarına muhtaç duruma ge­len İsrâil oğulları’na, Cenâb-ı Hak yine rahmetinin ve inâyetinin eseri ola­rak Dâvud Peygamber’i (A. S. ) ve hemen arkasından Süleyman Peygam­berʹi (A. S. ), sözünü ettiğimiz iki hususu sağlayıp ülkeyi derleyerek düzene sokacak sıfat, yetenek ve yetkilerle donatmıştı. Öyle ki, bu iki peygamber de, biri mânevî ve uhrevî, diğeri maddî ve dünyevî olmak üzere nübüvvetle hükümdarlığı kendilerinde toplamışlardı.

Süleyman Peygamber (A. S. ) bir yandan yelkenli gemilerle deniz filo­sunu kurarken, diğer yandan savaşlarda önemli hizmetlerde bulunabilecek, yararlı işlerde kullanılacak cins atlar besliyor, güçlü süvari birlikleri mey­dana getiriyordu. Şüphesiz motorlu taşıtların henüz icad edilmediği çağ­larda gerek binek, gerekse savaş için en uygun ve yararlı vasıta, iyi yetiş­tirilip eğitilen atlar idi. O bakımdan İsrâil oğulları’na altın çağını yaşatan Süleyman Peygamber, atlara fazlasıyla önem vermiş ve bizzat konuyla ya­kından ilgilenmiştir. Kur’ân-ı Kerîmʹde konumuzu oluşturan âyetlerle onun bu ilgi ve sevgisi çok bedi’ bir üslûpla şöyle tasvîr edilmektedir:

«Hani akşama doğru ona, durdukları zaman sâkin, koştukları vakit süratli iyi cins koşu atları gösterilmişti. O da, «şüphesiz ben mal sevgisini, Rabbımı anmama vesîle olduğu için severim» demişti. Tâ ki toz perdesi ar­dında gözden kaybolmuşlardı. Sonra «onları bana çevirin» demiş ve on­ların bacaklarını, boyunlarını okşamaya başlamıştı. »

SÜLEYMAN (A. S. )IN TAHTININ ÜZERİNE ATILAN CESET

«And olsun ki biz Süleyman’ı bir imtihandan geçirdik; tahtının üstüne bir ceset atıverdik, o da Allahʹa yönelip Oʹna gönül bağlılığını devam ettirdi.

Bu âyet üzerinde klâsik tefsirlerimiz senedi olmayan birçok rivâyetlere yer vermişlerdir. Aynı zamanda Sahîh-i Müslimʹde ki, namazda iken Hz. Pey­gamber’in (A. S. ) yüzüne ateşten bir şihab atmak isteyen şeytan olayıyla ilgili rivâyeti, Süleyman Peygamber’in (A. S. ) tahtının üstüne konulan ce­set olayıyla bağdaştırmaya çalıştıkları da dikkatleri çekmektedir. (Bilgi için bak: Sahîh-i Müslim/mesâcid: 40- Nesâî/sehv: 19) Şöyle ki: Süleyman Peygamber’e (A. S. ) musallat olan bir ifrit şeytanın, sonunda Onun mührünü ele geçirerek tahtına oturduğu nakledilir. Şüphesiz bu ve benzeri rivâyet ve yorumların İlmî hiçbir değeri yoktur. Çoğu Tevrat’ın I. Krallar bölümünden aktarılmadır. Ne yazık ki, muharref Tevratʹta muhtelif yerlerde, peygamberlerin «ismet sıfatı» inkâr edilir şekilde, onların çok uy­gunsuz davranış ve fiillerde bulundukları anlatılır. Nitekim sözü edilen kral­lar bölümünde, Süleyman Peygamber’in (A. S. ), yaşlanınca, putperest olan eşlerinin arzularına boyun eğerek putlar yaptırdığı iddiâsı da bu cümleden­dir.

Diğer yandan Süleyman Peygamber’in (A. S. ) yüz veya doksan veya yetmiş eşiyle bir gecede cinsel temasta bulunacağına ve hepsinin de hâ­mile kalıp birer mücahid doğuracağına dair yemin etmesi ve bu arada «inşaallah» dememesi sebebiyle sadece bir eşinin gebe kaldığı ve onun da felçli yarım bir çocuk doğurduğu ve işte Süleyman (A. S. )ın tahtının üstü­ne atılan cesedin bu olduğu rivâyetine gelince: Bu da diğerleri gibi bizi sağlıklı bir neticeye götürememektedir. Zira dört hadîs kitabında nakledilen üç farklı rivâyeti akl-i selimle ve doğruyu bulan ilimle bağdaştırmak çok zordur. O bakımdan sadece hadîsin senedinin sahîh olması bu konuda ye­terli sayılmamaktadır. Aynı zamanda Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in bu ola­yı ne maksatla söylediğini de tesbit etmemiz mümkün görülmüyor. Bu se­beplerden dolayı sözünü ettiğimiz hadîsle ilgili âyeti tefsîr etmemizin pek uygun olmayacağı kanaatini taşımaktayız. Allah daha iyisini bilir. (Bilgi için bak: Buharî/cihâd: 23, nikâh: 119, enbiyâ: 40, eymân: 3- Müslim/eymân: 23, 25- Nesâî/eymân: 40, 43- Tirmizi/nüzûr: 7- Ahmed: 2/229, 279, 506)

O halde Süleyman (A. S. )ın tahtının üstüne konulan ceset meselesi kinâye yoluyla olup yorum isteyen bir konudur. Şöyle ki:

a) Filistin’den Mısır’a, Suriye’den Irak’a kadar geniş topraklar üze­rinde hükmeden Süleyman (A. S. )ın başta kardeşleri olmak üzere birçok iç düşmanları bulunuyordu. Onların bir ihtilâl çetesi hazırlayıp kısa bir süre tahtı ele geçirdikleri, bu sebeple Süleyman (A. S. )ın ölü gibi hareketsiz bı­rakılıp yetkilerinin elinden alındığı söz konusu olabilir.

b) İsrâil oğulları’na altın devirlerini yaşatan Süleyman (A. S. )ın oğlu bu geniş ülkeyi idâre edecek yeteneğe sahip değildi. Nitekim Süleyman (A. S. )ın vefatından sonra oğlu, yürüyen ölü misali, tahtı koruyamadı ve kı­sa zamanda ülkenin parlak dönemi yön değiştirdi. Nitekim Tevrat’ta da bu hususa geniş yer verildiğini görmekteyiz. (Bilgi için bak: Tevrat/I. Krallar: 9/1-14 ve 11/1-21)

c) Süleyman Peygamber’in (A. S. ) bir ara ağır bir hastalığa yakalanıp ölmüş ceset gibi kıpırdayamaz duruma geldiği, sonra İlâhî lûtfa mazhar kılınıp iyileşerek eski güç ve kuvvetini bulduğu söylenir. Nitekim Müfessir el-Merâğî kendi tefsirinde daha çok bu yorum üzerinde durmuştur. Has­talıktan sonra Allah’tan bağışlanma dilemesi ise, hastalıklı günlerinde da­ha iyi ve verimli amellerde bulunamadığına işârettir.

Bütün bu yorumlarda az-çok hakikat payı bulunmakla beraber, (b) mad­desindeki yorum, Kur’ân’ın siyak ve sibakına daha uygun düşmektedir. Allah daha iyisini bilir.

SÜLEYMAN PEYGAMBERʹİN HİÇ KİMSEYE LAYIK OLMAYAN BİR MÜLK İSTEMESİ

«Ey Rabbim, dedi, beni bağışla; bana benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk (hükümdarlık) ihsan eyle. Şüphesiz ki sen, karşılıksız çokça verensin. »

Bu istek hem kemmiyet, hem de keyfiyet bakımından bir mülk ve sal­tanata işârettir. Nitekim âyetin açık delâletinden, Süleyman (A. S. )ın güçlü deniz filoları ve o devirde önünde durulamaz süvari birlikleri oluşturduğu, Umman Körfezi ile Aden Körfezi ve Kızıldeniz arasında hükümranlığını sür­dürdüğü anlaşılıyor. Kendisinden sonra hiçbir peygambere böyle güçlü bir saltanat verilmediği ise, kesindir. O, bu mülk ve nimetleri Rabbim anmaya vesîle olduğu için sevmiştir. Aynı zamanda cinlere de hükmetmesi ayrı bir keyfiyet arzetmektedir.

O halde «Bana, benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk (hü­kümdarlık) ihsan eyle» cümlesinden şu iki husus anlaşılmaktadır: Birinci­si, kendisinden sonra hiçbir peygambere yaraşmayan bir mülk; İkincisi, kendisinden sonra yerine geçecek olan evlât ve torunlarına lâyık görülme­yecek bir mülk söz konusu olabilir. Zira Süleyman (A. S. )dan sonra kemmi­yet bakımından daha geniş mülk ve saltanat kuranlar olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Ancak keyfiyet bakımından O’nun saltanatına benzer bir saltanat kurulmadığını söyleyebiliriz. Çünkü O, yalnız insanlara değil, aynı zamanda cinlere de hükmediyordu.

Süleyman (A. S. )ın vefatından sonra yerine geçen oğlunun, kurulu sal­tanatı hem kemmiyet, hem de keyfiyet bakımından devam ettiremediğini dikkate alırsak, yukarıda belirttiğimiz ikinci yorumun isâbetli olduğu görü­lür.

RÜZGÂRIN TESHÎR EDİLMESİ

«Rüzgârı onun emrine verdik. Rüz­gâr onun emriyle tatlı tatlı istediği yana eserdi. »

Süleyman Peygamberʹin (A. S. ) geniş çapta yelkenli deniz filosuna sâ­hip olması ve bu sebeple rüzgârın onun emrine verilmesi, Kur’ân’ın üç ye­rinde az değişik anlatımla açıklanmaktadır. Konuyu iyi kavrayabilmemiz için önce ilgili âyetleri biraraya getirmemiz, sonra da hepsini hamur edip bir sonuç çıkarmamız gerekmektedir. Şöyle ki:

«Süleymanʹa şiddetli esen rüzgârı baş eğdirdik; onun emriyle mübârek kıldığımız yere akıp eserdi ve biz her şeyi bilenleriz. » (Enbiyâ Sûresi: 81)

«Süleymanʹa da rüzgârı (boyun eğdirdik). Sabah bir aylık, akşam bir aylık (mesafeden esmekte idi). » (Sebe’ Sûresi : 12)

«Rüzgârı onun emrine verdik. Rüzgâr onun emriyle tatlı tatlı istediği yana eserdi. » (Sâd Sûresi : 36)

Âyetlerde daha çok şu üç madde konunun mahiyetini yansıtmaktadır: Rüzgâr, teshîr (baş eğdirme, buyruğuna verilme) ve rüzgârın hızı ile ulaştığı yer..

Bu üç maddede, önce geniş çapta yelkenli deniz filosunun mevcudi­yetine; rüzgârın, bir kerâmet olarak Süleyman (A. S. )ın sefer yapmak istedi­ği cihete doğru estiğine; sonra da kara ve deniz nîmetlerini kendinde top­layan bereketli yerlere uzandığına delâlet vardır. Aynı zamanda esen rüz­gârın tehlike arzetmiyecek bir hızda olduğu anlaşılıyor.

MİMAR VE DALGIÇ ŞEYTANLAR

«Bina yapan, dalgıçlık eden her şeytanı ve bukağılarla bağlı başkalarını ona baş eğdirdik. »

Kur’ân bu âyetle, Süleyman Peygamberʹin (A. S. ) insanlara hükmettiği gibi, cin ve şeytanlara da hükmettiğini, onları buyruğu altına aldığını be­lirtmektedir.

Yine klâsik tefsirlerimizden bir kısmı bu hususta da dayanağı olma­yan birçok rivâyetlere yer vermişler ve romantik bir havaya sokarak konu­yu aslından uzaklaştırmışlardır. Tevrat’ta, Süleyman Peygamberʹin büyük ölçüde madenî kazanlar, lengerler yaptırdığı; saraylar inşa ettirdiği yazılı­dır. Şeytan ve cinlerin bu işlerde kullanıldığından söz edilmemiştir. Kur’ân ise, birçok konularda olduğu gibi, bu konuda da Tevratʹtaki yanlış ve nok­sanları tashîh etmekte ve olayın gerçek yüzünü ibretli yanlarıyla, yansıt­maktadır. O halde uzman ustaların ve becerikli dalgıçların cinlerden seçil­mesi nasıl yorumlanabilir? Burada biri açık, diğeri kapalı iki husus söz konusudur. Şöyle ki:

1- Âyetin açık anlatımına bakıp Süleyman (A. S. )ın cin ve şeytanları bu gibi ağır ve yorucu işlerde kullandığını söyleyebiliriz. Öyle ki, her pey­gambere birtakım mu’cize ve kerâmetler verildiği gibi, Süleyman Peygam­ber’e de mu’cize ve kerâmet olarak, ruhanîler üzerinde tasarrufta bulunma yetkisi verilmiştir.

2- «Şeytan» ismi ya «şatane» fiilinden gelmedir ki, uzaklaşan, uzak­ta kalan demektir; ya da ondaki (n) harfi fazladır, kökü «şâta-yeşîtu»dan gelmedir ki, bu takdirde «öfkesinden yanıp kavrulan» demektir. Özel veya cins isim olarak da, dumansız yalın ateşten yaratılan ruhanî kasdedilir.

Bu manayla cinlerden ve insanlardan her kötü ahlâklı azgına «şeytan» denilebilir. (Fazla bilgi için bak: el-Müfredat/Rağıb el-Asbahanî: «şeytan» maddesi) Nitekim Kur’ânʹda «şeytan» ismi bu manayla insanlar hak­kında da kullanılmıştır. (Bak: En’âm Sûresi: 112- Bakara Sûresi: 14. âyetin tefsiri)

O halde bu mecazî manayla Süleyman Peygamber’in (A. S. ) mimar, uz­man usta ve dalgıç olarak çalıştırdığı şeytanlar, uzak ülkelerden elde ettiği esirler veya parayla çalıştırılan gönüllüler olabilir. Bunlar hem öfkeli, hem de şeytan fikirli olduklarından haklarında bu ismin kullanılması muhtemel sayılabilir.

Diğer işe yaramıyan azgın esirler ise, bukağılara vurularak ıslâhları­na çalışıldığı anlaşılmaktadır. Allah daha iyisini bilir.

Burada konuyu mu’cize ve kerâmet açısından değerlendirdiğimiz tak­dirde, birinci yorumun; mevcut şartlara göre değerlendirdiğimiz takdirde ikinci yorumun isâbetli olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Sebe’ sûresinde be­lirtildiği gibi, melike Belkis’in tahtının Sebe ülkesinden bir an içinde alınıp getirilme olayını da dikkate alacak olursak, birinci yorumun daha sıhhatli olduğu ağırlık kazanır. Aynı zamanda bir peygamberin insanları esir edinip köleler gibi çalıştırdığı da söylenemez.

Böylece Cenâb-ı Hak, ilgili âyetlerle, hem Yahudileri insafa dâvet edip o parlak ve feyizli günleri hatırlatarak daha cömert, mutedil ve âdil olma­larını tavsiye ediyor, hem de Hz. Muhammed’in (A. S. ) temelini attığı İslâm Devleti’nin çok muhteşem devirler yaşayacağını müjdeliyor. (Bilgi için bak: Sebe’ Sûresi: 12-14. âyetlerin tefsiri)

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Mekke’de sıkışıp kalan müʹminleri hem teselli et­mek, hem de İslâm’ın geleceğinin çok parlak olacağını müjdelemek maksa­dıyla Süleyman (A. S. )ın kıssasından önemli birkaç safhaya değinildi.

Aşağıdaki âyetlerle, yine müʹminleri teselli etmek ve kurtuluşun yakın olduğunu dolaylı şekilde haber vermek üzere Eyyub (A. S. ) kıssasından önemli bir iki safha konu ediliyor ve her sıkıntıdan sonra mutlaka genişliğin olacağına işâretle, müʹminlerin bir süre daha sabretmelerinin lüzumu­na işârette bulunuluyor.