MEÂLİ:
30- Böylece biz seni de, kendilerinden önce bir çok ümmetlerin gelip geçtiği gibi, bir ümmete (kendi ümmetine), -sana vahyettiğimizi onlara okuman için- peygamber gönderdik. Bunlar Rahman (olan Allah)ı tanımazlar. De ki: O benim Rabbimdir, Oʹndan başka ilâh yoktur. Ancak Oʹna yönelip dayanırım, tevbem ve dönüşüm de Oʹnadır.
31- Eğer bu Kurʹân ile dağlar yürütülseydi veya yer onunla parça parça edilseydi, ya da ölüler onunla konuşturulsaydı, (emin ol Peygamberim, inkârcı azgınlar yine de imân etmezlerdi veya bu gibi haller ve olaylar ancak Kurʹân ile mümkün olabilirdi). Ne var ki, bütün emir (ve hüküm) Allahʹındır. O imân edenler (inkârcılardan umut kesip) anlamadılar mı ki, Allah dileseydi bütün insanları doğru yola eriştirildi. O küfredenlerin işledikleri sanatları durmadan başlarına belâ indirecek veya yurtlarının hemen yanıbaşına düşecek de bu hal Allahʹın vaʹdi gelinceye kadar (sürüp gidecek). Şüphesiz ki Allah sözünden dönmez.
İNİŞ SEBEBİ
Kureyş kabilesinin azgın müşriklerinden başta Ebû Cehl olmak üzere birkaç kişi Kâbe’nin gölgesinde oturup sohbet ederlerken, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in oradan geçtiğini gördüler ve Onu acze düşürmek için şöyle bir öneride bulundular: «Ya Muhammed! eğer sana indiğini iddia ettiğin Kur’ân marifetiyle şu Mekke’yi çeviren dağları başka yerlere yürütür de sahamızı genişletirsen, herhalde sana inanırız. »
Bunun üzerine yukarıdaki âyetler inmiştir. (Lübabu’t-te’vîl - İbn Kesîr - Kurtubî)
Diğer bir rivâyet:
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, müşriklere: «Putları bırakın da Rahmân’a secde edin! » diyerek onları Allah’ın birliğine imâna dâvet etti. Onlar da: «Rahman nedir? » diyerek inkârlarını artırdılar. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Tefsîr-İ Kurtubî: 9/318)
KUR’ÂNʹIN EĞİTİM METODU VE HAKKʹI İNKÂR EDENLERİN ÇOKLUĞU
İnkârda ısrar edip puta tapmaya devam eden müşrikler, sadece Hz. Peygamber (A. S. ) devrine mahsus değil, O’ndan önceki peygamberler zamanında da hem çoğunluğu teşkil etmiş, hem de peygamberlere her türlü hakareti reva görmüşlerdir. Bu tür olaylar hep böyle tekerrür edip gelmiş ve Hz. Muhammed (A. S. ) risâlet göreviyle ortaya çıkınca, büsbütün alevlenip iyice tuğyan etmiş ve müşrikler Hakk’ın nurunu söndürmek için her çareye baş vurmaktan çekinmemişlerdir.
Görüldüğü gibi, Kur’ân-ı Kerîm sadece olup biten olaylardan söz etmiyor, eğitilmemiş kavim ve milletleri çok yönlü eğitmek için onların bazan duygularına, bazan düşüncelerine, bazan vicdanlarına, bazan da akıl ve mantıklarına, idrâk ve izʹanlarına seslenmek suretiyle geniş çapta temel bilgi ve ana fikirler ortaya koyuyor. Zira bir şeyin kötülüğünü anlatmakla veya sadece onu yermekle olumlu bir sonuç elde etmek, mümkün değildir; yani böyle bir metot eğitici olmaktan uzaktır. O nedenle Kur’ânʹın, sapık toplumları, şaşkın müşrikleri eğitmede uyguladığı metot çok ince hesaplara, yönlendirici hikmetlere, kalp ve kafalara ışık tutup aydınlatıcı esaslara dayanmaktadır. Bunları şöyle özetliyebiliriz:
1- Kur’ân her vesileyle Allah’ın varlığını ve birliğini, eşi ve ortağı bulunmadığını, duygulara neşter vurarak anlatır. Düşünce ufkunu genişleterek seslenir.
2- Sonra aynı gerçeği vicdanlara ve idrâklere seslenerek açıklarken bol malzeme verir. Böylece konuyu etraflıca ele alma ve netice çıkarma imkânlarını oluşturarak kalp ve kafalarda hakikat kıvılcımını parlatmış olur.
3- Arkasından beşer aklını ve düşüncesini, çevrenin kötü âdetlerinden, önyargının tesirinden uzak tutmak için, akla malzeme olacak, düşünce çemberini genişletecek ölçü ve muhtevada âyetler, belgeler ve deliller getirir.
4- Dördüncü kademede ise, hakkı bâtıldan, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, fazîleti reziletten tefrik etmenin yol ve yöntemlerini sıralar. İnsanın Allah yanında ne kadar aziz ve şerefli olduğuna dikkatleri çeker. Kâinatın her parça ve sistemiyle insanın hizmetine verildiğine atıflarda bulunarak, bu kadar üstün ve muazzez bir varlığın, kendisinden aşağı mahlûklara ve fanilere tapmasının makul ve mantıkî hiçbir yanı olmadığını, belirtir.
5- Beşinci kademede, geçmiş milletlerin hayatından, yıkılıp yok edilme sebeplerinden söz ederek tarihin tekerrür ettiğini ve edeceğini hatırlatır. Sonra da yeryüzünde yıkılıp yok olan medeniyetlerin, krallık ve imparatorlukların kalıntılarını gezip görmelerini tavsiye ederek gerçekleri daha iyi görmelerini ve ona göre hayatlarını tanzim etmelerini tavsiye eder.
6- Bütün bu sıralamadan sonra konuyu «Âhiret Âlemi»ne intikal ettirir; korku ve umut havasını çok tesirli bir anlatımda gönüllere işlemeye çalışır. Öldükten sonra kimin nereye, niçin varacağını, ne gibi karşılık göreceğini işleyerek ebedî hayat zevkini bütün çekiciliğiyle anlatır ve buna paralel olarak ebedî azâbın nasıl bir felâket olduğunu en düşündürücü ve korkutucu safhalarıyla birer tablo misali gözler önüne serer.
7- Yedinci kademede ise, kafalarda beliren bazı soruları cevaplandırır, meydana gelen şüpheleri gidermek için İlâhî kudreti yansıtan İlmî delileri peşpeşe getirir..
Kabul edelim ki, hemen her insanın, özellikle inkârcıların kafasında dönüp dolaşan bir sürü sorular vardır. Meselâ: Neden Allah bütün insanları melekler kadar temiz ve günahsız yaratmadı? Neden insanı azıtıp saptıran nefsi ve İblîs’i yarattı? Madem ki Cennet’i daha önce yaratmıştır, neden insanları şu çileli hayata itti? Dünyaya gönderilmenin anlam ve hikmeti ne olabilir? Madem ki öldükten sonra tekrar dirileceğiz, o halde ölmek neye? Neden Cennet ve Cehennem yaratılmıştır? O dileseydi herkes iyi insan olur da Cennet’e girerdi.
İşte Kur’ân-ı Kerîm, bütün bu ve benzeri soruları cevaplamakta, her türlü şüpheyi giderecek şekilde insana bilgi ve ana fikir vermektedir.
Kur’ân’ın sergilediği bu yüce ve bol çeşitli, aynı zamanda eğitici ve öğretici metoduna eğildiğimiz takdirde, ondaki İlâhî kudreti anlayabiliriz. Aksi halde, hikmetini kavrayamadığımız tekrarlara rastladıkça hevesimiz kırılabilir ve bu yüzden Kurʹân’la aramızda bir mesafe meydana gelebilir.
Her çağda hakkı inkâr edip yalanlayanlar, eşyayı ilâh edinip tapınanlar, ya da taparcasına gönül verenler çoğunlukta olmuştur. Bir düşünceyi, bir inancı veya bir sistemi işlemenin en kestirme yolu, eğitim ve öğretimdir. Kur’ân, birbirini tamamlayan bu iki kurumu işler duruma getirmek için bol malzeme getirmiştir. Ayrıca her toplumu, her milleti, her aile ve ferdi çeşitli yönleriyle dikkate alıp, onların psikolojik yapılarının değişik olacağını hesaba katarak, ona göre insanlara hitap etmeyi tavsiye etmiş, toplumları eğilimlerine göre ele alıp doğru yola dâvet etmenin başarılı sonuçlar vereceğini sırası geldikçe misallerle açıklamıştır.
RAHMÂNÎ TANIMAZLAR
«Bunlar Rahmân (olan Allah)ı tanımazlar.. »
Neden bu sıfat üzerinde durulmuş ve müşriklere «Rahmânʹa ibâdet edin! » denilmiştir? Şüphesiz ki bu da, sözünü ettiğimiz o yüksek metodun bir basamağını yansıtır. Daha çok vicdanlara ve idrâklere seslenir. Çünkü Rahmân sıfatı, Allah’ın geniş rahmetinin çok cömertçe varlık âleminin her parçasına yansıdığını anlatır. Onu güneşe benzetebiliriz; güneş nasıl ışınlarını etrafa yayarken, kendini ona açık bulunduran her şeye ışık ve enerji vermekte kusur etmezse, ilâhî rahmet de böyledir. İnsanlar küfür ve zulmü, ahlâksızlık ve azgınlığı bu rahmete karşı engel koymadıkları sürece, onun feyizlerinin çoğundan veya tamamından yararlanabilirler.
O bakımdan diyebiliriz ki, her şey o rahmete muhtaçtır. Kâinat o rahmetle ayakta durmakta, denge ve düzenini sürdürmektedir. Eşya o rahmetin izlerini kendi üzerinde taşımakta, canlılar âlemi o rahmetle neslini devam ettirmektedir. Gönüllerin de o rahmetten nasiplerini alabilmeleri, onun damgasını taşıyabilmeleri için, ona engel teşkil eden inkâr, nifak, haksızlık ve ahlâksızlık duvarlarını kaldırmaları şarttır.
Böylece Kur’ân insan idrakine gerçekleri yansıtmakta, Allah ile kulları arasında muttasıl devam eden rahmetin anlam ve kapsamını anlatmak için, inkarcıları önce o rahmetin gerçek kaynağı olan Allah’a ibâdete çağırmış, bunun için de «Rahmân» sıfatını kullanmıştır.
RAHMÂN’IN RAHMETİNE YÖNELME
Rahmân’ın geniş rahmetinden nasip alabilmek için, inanan kişinin şu dört hususu kendi düşünce odağında biraraya getirmesi gerekir:
1- Rahmân’ın en güzel yetiştirici ve olgunlaştırıcı olduğuna inanması, her şeyin üstünde O’nun damgasını görmesi,
2- Her şeyin ancak Rahmân’ın eseri olduğunu idrak etmesi, O’ndan başka hakiki ilâh olmadığına kalp ve kafasının yatışması,
3- O’nun kudretinin her şeyin üstünde bulunduğunu, tasarrufunun mutlak anlamda eşyayı bütünüyle kapsayıp kuşattığını anlaması,
4- Her şeyin O’ndan geldiğine ve yine O’na döndürüleceğine inanması; tevbem ve dönüşüm O’nadır, diyerek teslimiyet göstermesi..
EMİR ALLAHʹINDIR
«Eğer bu Kurʹân ile dağlar yürütülseydi veya yer onunla parça parça edilseydi, ya da ölüler onunla konuşturulsaydı.... »
Kudreti her zerreye nüfuz eden, kâinattaki, güneş sistemi dahil bütün sistemlerin en küçük misal ve modelini atoma sığdıran Allah, elbette dileseydi, Kur’ân ile dağları yürütebilir, yeri bölüp parçalar ve ölüleri konuştururdu. Ama böyle dilememiştir. Çünkü dünya sistemini ve şartlarını, hilkat kanununun bağlı bulunduğu hikmete göre düzenlemiş ve insan için belli bir ortam hazırlayarak hayat dümenini ona doğru çevirmiştir. Aynı zamanda insanı birtakım yeteneklerle donatmış ve zıt kuvvetlerin çatıştığı bir ortama getirmiştir. Böylece insan mevcut şartlar ve ortam içinde hem dünyadaki, hem âhiretteki yerini belirlemek üzere hür irâdesiyle başbaşa bırakılmıştır. O halde yukarıda sözünü ettiğimiz mu’cizeler Kur’ân ile ortaya konulmuş olsaydı, ne ortamın, ne iradenin, ne hilkat kanununun bağlı bulunduğu hikmetin anlamı kalır; Cennet, Cehennem, hesap, cezâ ve mükâfat birer müeyyide olmaktan çıkardı. Kısacası, dünya ve insan hayatıyla ilgili sünnetullah arasında bir bağ kurmak mümkün olmazdı.
NEDEN BÜTÜN İNSANLAR DOĞRU YOLA SOKULMADI?
«Allah dileseydi bütün insanları doğru yola eriştirirdi.. »
Allah’ın irâdesi bu yolda tecelli etseydi, o takdirde insanın melekle hayvan arasında, her ikisinden bazı sıfatları kendinde toplayıp biraraya getiren ayrı bir varlık olarak yaratılmasının hikmeti meçhul kalırdı. Çünkü meleklerin hepsi hidâyet üzere yaratılmışlardır, onlarda hayvanî sıfatlar yoktur; nefis denilen dürtücü, sürükleyici şehevî kuvvet de onların iç âlemine yerleştirilmemiştir. Hepsi de istisnasız Allah’ı anar, O’nun emirlerini kusursuz yerine getirirler. Onların gıdaları, Hakk’ın buyruğuna baş eğmekte, verilen emirleri istenildiği şekilde yerine getirmektedir. Sayılarını ise ancak Allah bilir. O halde insanlar da doğru yol üzere yaratılıp nefis denilen dürtücü kuvvetten arınmış tutulsalardı, artık insan olarak değil, melek olarak yaratılmaları, yani hayvanî sıfatlardan tamamıyla soyutlanmaları gerekirdi. O takdirde de dünya denilen aşağı âleme gönderilmelerine lüzum kalmazdı. Lüzum kalsa bile hayatın akışı durur, bugünkü şekliyle bir dünya olmazdı.
Diğer yandan insanlar mevcut özellikleriyle birlikte, İlâhî irâdenin tecellisiyle hep doğru yolda yürüyen melek tabiatlı canlılar olarak hayat sahnesine çıkarılmış olsalardı, yine hayat durur, medeniyet, rekabet diye bir duygu ve düşünce kalmazdı. Aynı zamanda, iyileri kötülerden ayırt etme kıstası bulunmazdı. Oysa dünya hayatından amaç, bu değildir. Dünya bütünüyle hayatın zevkini verecek, insanı üzücü ve sevindirici günlerden geçirecek, yüksek nîmetin değerini öğretecek, yaratanın kudretini tanıtacak bir eğitim, bir hazırlık ve sınav yeridir. O bakımdan dünya hayatında zıtların karşılaştırılmasına, sürtüşme ve tartışmaların devam etmesine, mücadeleli bir ömür sürmeye ihtiyaç söz konusudur.
Bu sebeple bütün emir ve irâde Allah’a aittir. O en güzelini, en hikmetlisini ve en faydalısını yaratıp hayat sahnesine çıkarmıştır. İsterse kâfirler hep inat edip inanmasınlar; O’nun plân ve proğramı değişmez, va’di mutlaka yerine getirilir.
SANATLARI KENDİ BAŞLARINA BÜYÜK BİR BELA OLARAK İNECEK..
«O küfredenlerin işledikleri sanatları durmadan başlarına bela indirecek veya yurtlarının yanıbaşına düşecek de bu hal Allahʹın emri gelinceye kadar (sürüp gidecek). »
İlgili âyetle, daha çok geleceğe yönelik önemli bir habere dikkatler çekiliyor. Şöyle ki, âyette, inkârcı sapıkların sanat, yani tekniğinden söz ediliyor; aynı zamanda bu tekniğin hayra, barışa, ahlâka yönelik olmayacağı, daha doğrusu Kur’ân ahlâkı doğrultusunda geliştirilmiyeceği için Allah’ın emri gelinceye, yani kıyâmet kopuncaya kadar daha çok onu imal ve icat edenlerin başlarına düşeceği, onlar için büyük bir belâ halini alacağı ve zaman zaman ülkelerinin yanıbaşına bir felâket halinde ineceği haber veriliyor.
Bugün gerek Amerika’da, gerek Rusya’da, gerekse Avrupa ve diğer bazı ülkelerde imal edilen nükleer silahlar dünyayı bir baştan bir başa yok edecek boyutlara ulaşmıştır. Silah yarışından yana harcanan para, dünyada açlığı önleyecek, fakirliği kaldıracak, birçok ülkeleri bayındır hale getirecek nisbettedir. Ne yazık ki, böylesine büyük bir ekonomik güç, hayra değil, şerre vasıta kılınmıştır. İş bu kadarla da kalmamış, bir de milletler arasındaki kuvvet dengesini bozmuş, korkunç silâhlar ve ona paralel ekonomik güç tam sömürü aracı haline getirilmiş ve dünyanın bazı bölgelerinde soğuk harp sürerken, bazı bölgelerinde sıcak harp başlatılmış ve üçüncü bir cihan harbinin çıkmasına ramak kalmıştır.
Birinci ve ikinci cihan harbi, Kur’ân’ın bu haberini bir defa daha doğrulamış, korkunç silâhlar, onları imal edenler için de büyük bir belâ olmuştur. Diyebiliriz ki, son bir asır içinde medeniyet iki defa hurdahaş olmuş, üçüncü defa hurdahaş olmak üzeredir.
Şunu da ilâve edelim ki, Kur’ânʹda ilgili âyette kullanılan sanat ve tekniğin yapacağı tahribatı, getireceği büyük felaketi yalnız nükleer silahların ateşlenmesinde değil; onu sinema, tiyatro, radyo, televizyon, basın, kitap ve diğer sanat ve yayım organlarında da düşünmek gerekir. Zira «sanaû» fiili, sanat kökünden türetilmedir. Bu, sanat adına ortaya çıkarılan her şeyi kapsamına alır. O fiilden sonra « k a r i a » tabiri kullanılmıştır ki bu, maddî ve mânevî alanlarda olmak üzere başa, beyne şiddetle inip çarpan ve insanı iyice sersemleştiren, uyuşturup bitik hale getiren veya öldüren bomba, gülle ve benzeri şey demektir.
Böylece sanat bir yandan nükleer silâhları doğurup insanlığı tehdit ederken, bir yandan da çeşitli eserleri doğurup inanç ve ahlâkı tahrip etmekte, ruhen ve vicdanen cılız kalmış nesiller oluşturmaktadır. Öyle ki, sanatın bu yöndeki tahribatı, bir atom savaşından daha beter sonuçlara neden olmuştur ve olmaktadır.
Görüldüğü gibi, ilim, sanat, teknik; hak dinle, yüksek ahlâk ve fazîletle, adâlet ve hakseverlikle birleşip bütünleşmedikçe, çoğu zaman böyle yıkıcı ve yok edici olacak; dünyada, toplumda, ailede huzur ve sükûn havasını kesecek, ruhları katledecektir.
Müʹminlere gelince: Onlar da gelişen ilim ve tekniğe imân ve ahlâk ölçüleri içinde sâhip olmak zorundadırlar. Zira Kur’ân âyetleri birbirlerini açıklamakta, mana ve hükümlerini tamamlamaktadırlar. Nitekim Enfal sûresinde müʹminlerin üstün ve caydırıcı bir güce sâhip olmasının lüzumu belirtilerek şu emir verilmektedir: «Onlara karşı gücünüzün yettiğince her türlü kuvveti ve (savaş için) beslenen atları (ve gereken araç ve silâhları) hazırlayın! » (Enfâl Sûresi: 60)
İşte böylece Cenâb-ı Hak, inkârcı milletlerin ortaya koyduğu sanatın, yani tekniğin nasıl bir sonuç doğuracağını on beş asır önce haber verirken, bunun İlâhî bir vaʹd, yani söz ve sünnet olduğunu hatırlatarak, «Şüphesiz ki Allah sözünden dönmez. » buyurmuştur. Çünkü Oʹnun ilmi yanılmaz, tesbit edip yazdıkları aynen ortaya çıkar.
Sanat medeniyetin imzasıdır, diyenler medeniyetten neyi kasdetmişlerdir. Kur’ân’a göre, gerçek medeniyet, harcında, imân, ahlâk, fazîlet ve adâlet mayası bulunan maddî ve mânevî kalkınmadır. Sanat böyle bir medeniyete imzasını attığı gün, asıl değerini bulmuş ve amacına yönelmiş olur. Onun için «Sanat bizi Allah’a götüren köprüdür. » diyenler, ona en isabetli teşhisi koyanlardır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, inkârcı sapıkların hemen her devirde çoğunlukta oldukları ve bunların, insanlıktan yana rahmet dolu sayısız nîmetler hazırlayıp veren Rahmân’ı tanımadıkları belirtildi. Sonra da Kur’ân’ın indirilmesinden amacın ne olduğuna değinildi ve inkârcıların imân ve ahlâktan kopuk olan sanatlarının daha çok kendi başlarına belâ olacağı, yurtlarının üzerine düşeceği hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, inkârcı zâlimlerin önceki peygamberleri de alaya aldıkları ve o yüzden onlar hakkında İlâhî hükmün indiği bildiriliyor. Allah’a ortak koşmanın, O’nu inkâr etmenin derin bir gaflet, büyük bir basîretsizlik olduğu konu edilerek, sözü edilen inkârcıların dönüş yapmadıkları takdirde hem dünyada, hem de âhirette elim azâba uğratılacakları hatırlatılıyor.