Ra'd Suresi 30-31. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

كَذٰلِكَ اَرْسَلْنَاكَ فِي اُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَا اُمَمٌ لِتَتْلُوَ۬ا عَلَيْهِمُ الَّذِي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمٰنِ قُلْ هُوَ رَبِّي لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ مَتَابِ وَلَوْ اَنَّ قُرْاٰنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ اَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الْاَرْضُ اَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتٰى بَلْ لِلّٰهِ الْاَمْرُ جَمِيعًا اَفَلَمْ يَا۬يْـَٔسِ الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اَنْ لَوْ يَشَاءُ اللّٰهُ لَهَدَى النَّاسَ جَمِيعًا وَلَا يَزَالُ الَّذِينَ كَفَرُوا تُصِيبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ اَوْ تَحُلُّ قَرِيبًا مِنْ دَارِهِمْ حَتّٰى يَأْتِيَ وَعْدُ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْمِيعَادَ

30.

(Ey Muhammed!) Böylece seni, kendilerinden önce nice ümmetlerin geçmiş olduğu bir ümmete gönderdik ki, onlar Rahman'ı inkar ederken sana vahyettiğimizi kendilerine okuyasın. De ki: "O, benim Rabbimdir. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Ben yalnız O'na tevekkül ettim, dönüşüm de yalnız O'nadır."

Diyanet İşleri

31.

Kendisiyle dağların yürütüleceği veya yeryüzünün parçalanacağı, ya da ölülerin konuşturulacağı bir Kur'an olacak olsaydı (o yine bu kitap olurdu). Fakat bütün emir yalnız Allah'ındır. İman edenler anlamadılar mı ki, Allah dileseydi bütün insanları doğru yola eriştirirdi. Allah'ın sözü yerine gelinceye kadar, inkar edenlere yaptıkları işler sebebiyle devamlı olarak, ya büyük bir felaket gelecek veya o felaket yurtlarının yakınına inecektir. Şüphesiz Allah, verdiği sözden dönmez.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

30- Böylece biz seni de, kendilerinden önce bir çok ümmetlerin ge­lip geçtiği gibi, bir ümmete (kendi ümmetine), -sana vahyettiğimizi onlara okuman için- peygamber gönderdik. Bunlar Rahman (olan Allah)ı tanımaz­lar. De ki: O benim Rabbimdir, Oʹndan başka ilâh yoktur. Ancak Oʹna yö­nelip dayanırım, tevbem ve dönüşüm de Oʹnadır.

31- Eğer bu Kurʹân ile dağlar yürütülseydi veya yer onunla parça parça edilseydi, ya da ölüler onunla konuşturulsaydı, (emin ol Peygambe­rim, inkârcı azgınlar yine de imân etmezlerdi veya bu gibi haller ve olaylar ancak Kurʹân ile mümkün olabilirdi). Ne var ki, bütün emir (ve hüküm) Al­lahʹındır. O imân edenler (inkârcılardan umut kesip) anlamadılar mı ki, Al­lah dileseydi bütün insanları doğru yola eriştirildi. O küfredenlerin işledikleri sanatları durmadan başlarına belâ indirecek veya yurtlarının he­men yanıbaşına düşecek de bu hal Allahʹın vaʹdi gelinceye kadar (sürüp gidecek). Şüphesiz ki Allah sözünden dönmez.

İNİŞ SEBEBİ

Kureyş kabilesinin azgın müşriklerinden başta Ebû Cehl olmak üzere birkaç kişi Kâbe’nin gölgesinde oturup sohbet ederlerken, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in oradan geçtiğini gördüler ve Onu acze düşürmek için şöyle bir öneride bulundular: «Ya Muhammed! eğer sana indiğini iddia ettiğin Kur’ân marifetiyle şu Mekke’yi çeviren dağları başka yerlere yürütür de sahamızı genişletirsen, herhalde sana inanırız. »

Bunun üzerine yukarıdaki âyetler inmiştir. (Lübabu’t-te’vîl - İbn Kesîr - Kurtubî)

Diğer bir rivâyet:

İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, müşriklere: «Putları bırakın da Rahmân’a secde edin! » diyerek onları Allah’ın birliğine imâna dâvet etti. Onlar da: «Rahman nedir? » diyerek inkârlarını artırdılar. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Tefsîr-İ Kurtubî: 9/318)

KUR’ÂNʹIN EĞİTİM METODU VE HAKKʹI İNKÂR EDENLERİN ÇOKLUĞU

İnkârda ısrar edip puta tapmaya devam eden müşrikler, sadece Hz. Peygamber (A. S. ) devrine mahsus değil, O’ndan önceki peygamberler za­manında da hem çoğunluğu teşkil etmiş, hem de peygamberlere her türlü hakareti reva görmüşlerdir. Bu tür olaylar hep böyle tekerrür edip gelmiş ve Hz. Muhammed (A. S. ) risâlet göreviyle ortaya çıkınca, büsbütün alev­lenip iyice tuğyan etmiş ve müşrikler Hakk’ın nurunu söndürmek için her çareye baş vurmaktan çekinmemişlerdir.

Görüldüğü gibi, Kur’ân-ı Kerîm sadece olup biten olaylardan söz et­miyor, eğitilmemiş kavim ve milletleri çok yönlü eğitmek için onların ba­zan duygularına, bazan düşüncelerine, bazan vicdanlarına, bazan da akıl ve mantıklarına, idrâk ve izʹanlarına seslenmek suretiyle geniş çapta te­mel bilgi ve ana fikirler ortaya koyuyor. Zira bir şeyin kötülüğünü anlat­makla veya sadece onu yermekle olumlu bir sonuç elde etmek, mümkün değildir; yani böyle bir metot eğitici olmaktan uzaktır. O nedenle Kur’ânʹın, sapık toplumları, şaşkın müşrikleri eğitmede uyguladığı metot çok ince hesaplara, yönlendirici hikmetlere, kalp ve kafalara ışık tutup aydınlatıcı esaslara dayanmaktadır. Bunları şöyle özetliyebiliriz:

1- Kur’ân her vesileyle Allah’ın varlığını ve birliğini, eşi ve ortağı bu­lunmadığını, duygulara neşter vurarak anlatır. Düşünce ufkunu genişlete­rek seslenir.

2- Sonra aynı gerçeği vicdanlara ve idrâklere seslenerek açıklarken bol malzeme verir. Böylece konuyu etraflıca ele alma ve netice çıkarma im­kânlarını oluşturarak kalp ve kafalarda hakikat kıvılcımını parlatmış olur.

3- Arkasından beşer aklını ve düşüncesini, çevrenin kötü âdetlerin­den, önyargının tesirinden uzak tutmak için, akla malzeme olacak, düşün­ce çemberini genişletecek ölçü ve muhtevada âyetler, belgeler ve deliller getirir.

4- Dördüncü kademede ise, hakkı bâtıldan, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, fazîleti reziletten tefrik etmenin yol ve yöntemlerini sıralar. İn­sanın Allah yanında ne kadar aziz ve şerefli olduğuna dikkatleri çeker. Kâinatın her parça ve sistemiyle insanın hizmetine verildiğine atıflarda bu­lunarak, bu kadar üstün ve muazzez bir varlığın, kendisinden aşağı mah­lûklara ve fanilere tapmasının makul ve mantıkî hiçbir yanı olmadığını, be­lirtir.

5- Beşinci kademede, geçmiş milletlerin hayatından, yıkılıp yok edil­me sebeplerinden söz ederek tarihin tekerrür ettiğini ve edeceğini hatırlatır. Sonra da yeryüzünde yıkılıp yok olan medeniyetlerin, krallık ve imparator­lukların kalıntılarını gezip görmelerini tavsiye ederek gerçekleri daha iyi görmelerini ve ona göre hayatlarını tanzim etmelerini tavsiye eder.

6- Bütün bu sıralamadan sonra konuyu «Âhiret Âlemi»ne intikal et­tirir; korku ve umut havasını çok tesirli bir anlatımda gönüllere işlemeye çalışır. Öldükten sonra kimin nereye, niçin varacağını, ne gibi karşılık gö­receğini işleyerek ebedî hayat zevkini bütün çekiciliğiyle anlatır ve buna paralel olarak ebedî azâbın nasıl bir felâket olduğunu en düşündürücü ve korkutucu safhalarıyla birer tablo misali gözler önüne serer.

7- Yedinci kademede ise, kafalarda beliren bazı soruları cevaplan­dırır, meydana gelen şüpheleri gidermek için İlâhî kudreti yansıtan İlmî de­lileri peşpeşe getirir..

Kabul edelim ki, hemen her insanın, özellikle inkârcıların kafasında dönüp dolaşan bir sürü sorular vardır. Meselâ: Neden Allah bütün insan­ları melekler kadar temiz ve günahsız yaratmadı? Neden insanı azıtıp sap­tıran nefsi ve İblîs’i yarattı? Madem ki Cennet’i daha önce yaratmıştır, ne­den insanları şu çileli hayata itti? Dünyaya gönderilmenin anlam ve hik­meti ne olabilir? Madem ki öldükten sonra tekrar dirileceğiz, o halde öl­mek neye? Neden Cennet ve Cehennem yaratılmıştır? O dileseydi herkes iyi insan olur da Cennet’e girerdi.

İşte Kur’ân-ı Kerîm, bütün bu ve benzeri soruları cevaplamakta, her türlü şüpheyi giderecek şekilde insana bilgi ve ana fikir vermektedir.

Kur’ân’ın sergilediği bu yüce ve bol çeşitli, aynı zamanda eğitici ve öğretici metoduna eğildiğimiz takdirde, ondaki İlâhî kudreti anlayabiliriz. Aksi halde, hikmetini kavrayamadığımız tekrarlara rastladıkça hevesimiz kırılabilir ve bu yüzden Kurʹân’la aramızda bir mesafe meydana gelebilir.

Her çağda hakkı inkâr edip yalanlayanlar, eşyayı ilâh edinip tapınanlar, ya da taparcasına gönül verenler çoğunlukta olmuştur. Bir düşünceyi, bir inancı veya bir sistemi işlemenin en kestirme yolu, eğitim ve öğretim­dir. Kur’ân, birbirini tamamlayan bu iki kurumu işler duruma getirmek için bol malzeme getirmiştir. Ayrıca her toplumu, her milleti, her aile ve ferdi çeşitli yönleriyle dikkate alıp, onların psikolojik yapılarının değişik olaca­ğını hesaba katarak, ona göre insanlara hitap etmeyi tavsiye etmiş, top­lumları eğilimlerine göre ele alıp doğru yola dâvet etmenin başarılı sonuç­lar vereceğini sırası geldikçe misallerle açıklamıştır.

RAHMÂNÎ TANIMAZLAR

«Bunlar Rahmân (olan Allah)ı tanımazlar.. »

Neden bu sıfat üzerinde durulmuş ve müşriklere «Rahmânʹa ibâdet edin! » denilmiştir? Şüphesiz ki bu da, sözünü ettiğimiz o yüksek metodun bir basamağını yansıtır. Daha çok vicdanlara ve idrâklere seslenir. Çün­kü Rahmân sıfatı, Allah’ın geniş rahmetinin çok cömertçe varlık âleminin her parçasına yansıdığını anlatır. Onu güneşe benzetebiliriz; güneş nasıl ışınlarını etrafa yayarken, kendini ona açık bulunduran her şeye ışık ve enerji vermekte kusur etmezse, ilâhî rahmet de böyledir. İnsanlar küfür ve zulmü, ahlâksızlık ve azgınlığı bu rahmete karşı engel koymadıkları sürece, onun feyizlerinin çoğundan veya tamamından yararlanabilirler.

O bakımdan diyebiliriz ki, her şey o rahmete muhtaçtır. Kâinat o rah­metle ayakta durmakta, denge ve düzenini sürdürmektedir. Eşya o rahme­tin izlerini kendi üzerinde taşımakta, canlılar âlemi o rahmetle neslini de­vam ettirmektedir. Gönüllerin de o rahmetten nasiplerini alabilmeleri, onun damgasını taşıyabilmeleri için, ona engel teşkil eden inkâr, nifak, haksızlık ve ahlâksızlık duvarlarını kaldırmaları şarttır.

Böylece Kur’ân insan idrakine gerçekleri yansıtmakta, Allah ile kul­ları arasında muttasıl devam eden rahmetin anlam ve kapsamını anlatmak için, inkarcıları önce o rahmetin gerçek kaynağı olan Allah’a ibâdete ça­ğırmış, bunun için de «Rahmân» sıfatını kullanmıştır.

RAHMÂN’IN RAHMETİNE YÖNELME

Rahmân’ın geniş rahmetinden nasip alabilmek için, inanan kişinin şu dört hususu kendi düşünce odağında biraraya getirmesi gerekir:

1- Rahmân’ın en güzel yetiştirici ve olgunlaştırıcı olduğuna inanma­sı, her şeyin üstünde O’nun damgasını görmesi,

2- Her şeyin ancak Rahmân’ın eseri olduğunu idrak etmesi, O’ndan başka hakiki ilâh olmadığına kalp ve kafasının yatışması,

3- O’nun kudretinin her şeyin üstünde bulunduğunu, tasarrufunun mutlak anlamda eşyayı bütünüyle kapsayıp kuşattığını anlaması,

4- Her şeyin O’ndan geldiğine ve yine O’na döndürüleceğine inan­ması; tevbem ve dönüşüm O’nadır, diyerek teslimiyet göstermesi..

EMİR ALLAHʹINDIR

«Eğer bu Kurʹân ile dağlar yürütülseydi veya yer onunla parça parça edilseydi, ya da ölüler onunla konuşturulsaydı.... »

Kudreti her zerreye nüfuz eden, kâinattaki, güneş sistemi dahil bütün sistemlerin en küçük misal ve modelini atoma sığdıran Allah, elbette dile­seydi, Kur’ân ile dağları yürütebilir, yeri bölüp parçalar ve ölüleri konuş­tururdu. Ama böyle dilememiştir. Çünkü dünya sistemini ve şartlarını, hil­kat kanununun bağlı bulunduğu hikmete göre düzenlemiş ve insan için belli bir ortam hazırlayarak hayat dümenini ona doğru çevirmiştir. Aynı zamanda insanı birtakım yeteneklerle donatmış ve zıt kuvvetlerin çatıştığı bir ortama getirmiştir. Böylece insan mevcut şartlar ve ortam içinde hem dünyadaki, hem âhiretteki yerini belirlemek üzere hür irâdesiyle başbaşa bırakılmıştır. O halde yukarıda sözünü ettiğimiz mu’cizeler Kur’ân ile or­taya konulmuş olsaydı, ne ortamın, ne iradenin, ne hilkat kanununun bağ­lı bulunduğu hikmetin anlamı kalır; Cennet, Cehennem, hesap, cezâ ve mükâfat birer müeyyide olmaktan çıkardı. Kısacası, dünya ve insan haya­tıyla ilgili sünnetullah arasında bir bağ kurmak mümkün olmazdı.

NEDEN BÜTÜN İNSANLAR DOĞRU YOLA SOKULMADI?

«Allah dileseydi bütün insanları doğru yola eriştirirdi.. »

Allah’ın irâdesi bu yolda tecelli etseydi, o takdirde insanın melekle hayvan arasında, her ikisinden bazı sıfatları kendinde toplayıp biraraya getiren ayrı bir varlık olarak yaratılmasının hikmeti meçhul kalırdı. Çünkü meleklerin hepsi hidâyet üzere yaratılmışlardır, onlarda hayvanî sıfatlar yoktur; nefis denilen dürtücü, sürükleyici şehevî kuvvet de onların iç âle­mine yerleştirilmemiştir. Hepsi de istisnasız Allah’ı anar, O’nun emirlerini kusursuz yerine getirirler. Onların gıdaları, Hakk’ın buyruğuna baş eğ­mekte, verilen emirleri istenildiği şekilde yerine getirmektedir. Sayılarını ise ancak Allah bilir. O halde insanlar da doğru yol üzere yaratılıp nefis denilen dürtücü kuvvetten arınmış tutulsalardı, artık insan olarak değil, melek olarak yaratılmaları, yani hayvanî sıfatlardan tamamıyla soyutlan­maları gerekirdi. O takdirde de dünya denilen aşağı âleme gönderilme­lerine lüzum kalmazdı. Lüzum kalsa bile hayatın akışı durur, bugünkü şek­liyle bir dünya olmazdı.

Diğer yandan insanlar mevcut özellikleriyle birlikte, İlâhî irâdenin te­cellisiyle hep doğru yolda yürüyen melek tabiatlı canlılar olarak hayat sah­nesine çıkarılmış olsalardı, yine hayat durur, medeniyet, rekabet diye bir duygu ve düşünce kalmazdı. Aynı zamanda, iyileri kötülerden ayırt etme kıstası bulunmazdı. Oysa dünya hayatından amaç, bu değildir. Dünya bü­tünüyle hayatın zevkini verecek, insanı üzücü ve sevindirici günlerden ge­çirecek, yüksek nîmetin değerini öğretecek, yaratanın kudretini tanıtacak bir eğitim, bir hazırlık ve sınav yeridir. O bakımdan dünya hayatında zıtların karşılaştırılmasına, sürtüşme ve tartışmaların devam etmesine, müca­deleli bir ömür sürmeye ihtiyaç söz konusudur.

Bu sebeple bütün emir ve irâde Allah’a aittir. O en güzelini, en hik­metlisini ve en faydalısını yaratıp hayat sahnesine çıkarmıştır. İsterse kâ­firler hep inat edip inanmasınlar; O’nun plân ve proğramı değişmez, va’di mutlaka yerine getirilir.

SANATLARI KENDİ BAŞLARINA BÜYÜK BİR BELA OLARAK İNECEK..

«O küfredenlerin işledikleri sanatları durmadan başlarına bela indirecek veya yurtlarının yanıbaşına düşecek de bu hal Allahʹın emri gelinceye ka­dar (sürüp gidecek). »

İlgili âyetle, daha çok geleceğe yönelik önemli bir habere dikkatler çe­kiliyor. Şöyle ki, âyette, inkârcı sapıkların sanat, yani tekniğinden söz edi­liyor; aynı zamanda bu tekniğin hayra, barışa, ahlâka yönelik olmayacağı, daha doğrusu Kur’ân ahlâkı doğrultusunda geliştirilmiyeceği için Allah’ın emri gelinceye, yani kıyâmet kopuncaya kadar daha çok onu imal ve icat edenlerin başlarına düşeceği, onlar için büyük bir belâ halini alacağı ve zaman zaman ülkelerinin yanıbaşına bir felâket halinde ineceği haber ve­riliyor.

Bugün gerek Amerika’da, gerek Rusya’da, gerekse Avrupa ve diğer bazı ülkelerde imal edilen nükleer silahlar dünyayı bir baştan bir başa yok edecek boyutlara ulaşmıştır. Silah yarışından yana harcanan para, dün­yada açlığı önleyecek, fakirliği kaldıracak, birçok ülkeleri bayındır hale ge­tirecek nisbettedir. Ne yazık ki, böylesine büyük bir ekonomik güç, hayra değil, şerre vasıta kılınmıştır. İş bu kadarla da kalmamış, bir de milletler arasındaki kuvvet dengesini bozmuş, korkunç silâhlar ve ona paralel eko­nomik güç tam sömürü aracı haline getirilmiş ve dünyanın bazı bölgele­rinde soğuk harp sürerken, bazı bölgelerinde sıcak harp başlatılmış ve üçüncü bir cihan harbinin çıkmasına ramak kalmıştır.

Birinci ve ikinci cihan harbi, Kur’ân’ın bu haberini bir defa daha doğru­lamış, korkunç silâhlar, onları imal edenler için de büyük bir belâ olmuş­tur. Diyebiliriz ki, son bir asır içinde medeniyet iki defa hurdahaş olmuş, üçüncü defa hurdahaş olmak üzeredir.

Şunu da ilâve edelim ki, Kur’ânʹda ilgili âyette kullanılan sanat ve tek­niğin yapacağı tahribatı, getireceği büyük felaketi yalnız nükleer silahların ateşlenmesinde değil; onu sinema, tiyatro, radyo, televizyon, basın, kitap ve diğer sanat ve yayım organlarında da düşünmek gerekir. Zira «sanaû» fiili, sanat kökünden türetilmedir. Bu, sanat adına ortaya çıkarılan her şe­yi kapsamına alır. O fiilden sonra « k a r i a » tabiri kullanılmıştır ki bu, maddî ve mânevî alanlarda olmak üzere başa, beyne şiddetle inip çarpan ve insanı iyice sersemleştiren, uyuşturup bitik hale getiren veya öldüren bomba, gülle ve benzeri şey demektir.

Böylece sanat bir yandan nükleer silâhları doğurup insanlığı tehdit ederken, bir yandan da çeşitli eserleri doğurup inanç ve ahlâkı tahrip et­mekte, ruhen ve vicdanen cılız kalmış nesiller oluşturmaktadır. Öyle ki, sa­natın bu yöndeki tahribatı, bir atom savaşından daha beter sonuçlara ne­den olmuştur ve olmaktadır.

Görüldüğü gibi, ilim, sanat, teknik; hak dinle, yüksek ahlâk ve fazîlet­le, adâlet ve hakseverlikle birleşip bütünleşmedikçe, çoğu zaman böyle yıkıcı ve yok edici olacak; dünyada, toplumda, ailede huzur ve sükûn ha­vasını kesecek, ruhları katledecektir.

Müʹminlere gelince: Onlar da gelişen ilim ve tekniğe imân ve ahlâk ölçüleri içinde sâhip olmak zorundadırlar. Zira Kur’ân âyetleri birbirlerini açıklamakta, mana ve hükümlerini tamamlamaktadırlar. Nitekim Enfal sû­resinde müʹminlerin üstün ve caydırıcı bir güce sâhip olmasının lüzumu belirtilerek şu emir verilmektedir: «Onlara karşı gücünüzün yettiğince her türlü kuvveti ve (savaş için) beslenen atları (ve gereken araç ve silâhları) hazırlayın! » (Enfâl Sûresi: 60)

İşte böylece Cenâb-ı Hak, inkârcı milletlerin ortaya koyduğu sanatın, yani tekniğin nasıl bir sonuç doğuracağını on beş asır önce haber verir­ken, bunun İlâhî bir vaʹd, yani söz ve sünnet olduğunu hatırlatarak, «Şüp­hesiz ki Allah sözünden dönmez. » buyurmuştur. Çünkü Oʹnun ilmi yanıl­maz, tesbit edip yazdıkları aynen ortaya çıkar.

Sanat medeniyetin imzasıdır, diyenler medeniyetten neyi kasdetmişlerdir. Kur’ân’a göre, gerçek medeniyet, harcında, imân, ahlâk, fazîlet ve adâlet mayası bulunan maddî ve mânevî kalkınmadır. Sanat böyle bir me­deniyete imzasını attığı gün, asıl değerini bulmuş ve amacına yönelmiş olur. Onun için «Sanat bizi Allah’a götüren köprüdür. » diyenler, ona en isabetli teşhisi koyanlardır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, inkârcı sapıkların hemen her devirde çoğunlukta oldukları ve bunların, insanlıktan yana rahmet dolu sayısız nîmetler ha­zırlayıp veren Rahmân’ı tanımadıkları belirtildi. Sonra da Kur’ân’ın indiril­mesinden amacın ne olduğuna değinildi ve inkârcıların imân ve ahlâktan kopuk olan sanatlarının daha çok kendi başlarına belâ olacağı, yurtlarının üzerine düşeceği hatırlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, inkârcı zâlimlerin önceki peygamberleri de alaya aldıkları ve o yüzden onlar hakkında İlâhî hükmün indiği bildiriliyor. Allah’a ortak koşmanın, O’nu inkâr etmenin derin bir gaflet, büyük bir basîretsizlik olduğu konu edilerek, sözü edilen inkârcıların dönüş yapmadıkları tak­dirde hem dünyada, hem de âhirette elim azâba uğratılacakları hatırlatılı­yor.