Kehf Suresi 28-31. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطًا وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلظَّالِمِينَ نَارًا اَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَا وَاِنْ يَسْتَغِيثُوا يُغَاثُوا بِمَاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَ بِئْسَ الشَّرَابُ وَسَاءَتْ مُرْتَفَقًا اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اِنَّا لَا نُضِيعُ اَجْرَ مَنْ اَحْسَنَ عَمَلًا اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ فِيهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِـِٔينَ فِيهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِ نِعْمَ الثَّوَابُ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقًا

29.

Sabah akşam Rablerine, O'nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte ol. Dünya hayatının zinetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme.

Diyanet İşleri

29.

De ki: "Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin." Biz zalimlere öyle bir ateş hazırladık ki, onun alevden duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. (Susuzluktan) feryat edip yardım dilediklerinde, maden eriyiği gibi, yüzleri yakıp kavuran bir su ile kendilerine yardım edilir. O ne kötü bir içecektir! Cehennem ne korkunç bir yaslanacak yerdir.

30.

Gerçek şu ki, iman edip iyi işler yapanlara gelince, elbette biz iyi iş yapanların ecrini zayi etmeyiz.

31.

İşte onlar için içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada tahtlar üzerine kurularak altın bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekten yeşil giysiler giyeceklerdir. O ne güzel karşılıktır! Cennet de ne güzel bir yaslanacak yerdir!

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

28- Sabah akşam Allahʹın rızasını dileyerek Rabbına duâ edip yö­nelenlerle beraber (bulunman için) kendine sabretme gücünü ver. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan (hakka gönül veren kimse­siz fakir müʹminlerden) ayırma ve bir de kalbini bizi anmaktan gaflete dü­şürdüğümüz, hevesinin peşine takılmış kimseye uyma. Zaten o işinde sı­nırı aşmıştır.

29- De ki: Hak, Rabbinizdendir; artık isteyen imân etsin, isteyen in­kâra sapsın. Şüphesiz ki biz, zâlimler için ihata duvarları (şeklinde) her taraftan kendilerini kuşatacak bir ateş hazırlamışızdır. Eğer (susuzluktan) sızlanıp yardım isterlerse onlara, (içerken) yüzleri kavuran erimiş katran gibi koyuca bir su verilir. Ne kötü içecektir o! Ve Cehennem de ne fena oturulacak yerdir!

30- Şüphesiz ki, imân edip güzel yararlı amellerde bulunanlar var ya, doğrusu biz güzel-yararlı amellerde bulunanların ecrini (mükâfatını) boşa çıkarmayız.

31- İşte onlar için altlarından ırmaklar akan ADN Cennetleri var; orada altın bileziklerle süslenirler; ince ve kalın nefis ipekli yeşil kumaş­tan elbise giyerek tahtlar üzerine kurulurlar. Ne güzel sevâp ve ne güzel oturulacak yerlerdir!

İNİŞ SEBEBİ

el-Fezarî kabilesi reisi Uyeyne b. Hısn henüz İslâm’a girmemişti. Bir gün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e geldi. O sırada Resûlüllahʹın (A. S. ) ya­nında fakir mü’minlerden birkaç kişi bulunuyordu. Aralarında Selmân el- Fârisî de bulunuyor ve üzerinde terlemeden mütevellit iyice kararmış yün­den bir üstlük taşıyordu. Uyeyne bu manzaradan pek hoşlanmadı ve Pey­gamberimize (A. S. ) şöyle dedi: «Bunların kokusu sizi rahatsız etmiyor mu? Oysa biz Mudar oğullarının ileri gelenleriyiz. İslâmʹa girersek bizimle bir­likte birçok kimseler de müslüman olurlar. Ne var ki bizi İslâm’a girmek­ten alıkoyan şu senin çevrendeki fakirlerdir. Bunları uzaklaştır veya bizim için ayrı bir meclis ayır, sana uyalım! »

Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Lübabu’t-te’vîl: 3/196 - Esbâb-ı Nüzûl)

Diğer bir rivâyete göre: İlgili âyetler Ashab-ı Suffa hakkında inmiş­tir. (Lübabu’t-te’vîl: 3/196 - Esbâb-ı Nüzûl)

Nitekim bu âyetler inince Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin: «Ümmetimle beraber olup sabretmem için bana emreden Allah’a hamd olsun.. » demiş­tir. (Lübabu’t-te’vîl: 3/196 - Esbâb-ı Nüzûl)

Saʹd b. Ebî Vakkas (R. A. ) anlatıyor:

Biz altı kişi Peygamber (A. S. ) Efendimiz ile beraber oturuyorduk. Der­ken müşriklerin ileri gelenleri, Peygamber (A. S. ) Efendimize, «etrafında yer alan şu adamları kendinden uzaklaştır da bize karşı bir saygısızlıkta bulunmasınlar.. » diye teklîfte bulundular. Bunun üzerine yukarıdaki âyet­ler indi. (Sahih-i Müslim)

İLGİLİ HADÎSLER

«Fakirlerin meclisinde oturmam, dört köleyi hürriyetlerine kavuştur­mamdan bana daha sevimlidir. » (Müsned-i Ahmed)

«Sabah namazından güneş doğuncaya kadar Allahʹı anan bir toplu­lukla oturmam, benim için üzerine güneşin doğduğu her şeyden sevgilidir. Aynı zamanda ikindi namazından güneş batıncaya kadar Allahʹı anmam, benim için İsmâil oğullarından her birinin diyeti on iki bin (dirhem veya di­nar) olan sekiz kişiyi hürriyetine kavuşturmamdan daha sevimlidir. » (Ebû Dâvud/ilim: 13)

«Herhangi bir topluluk Allahʹı anmak için biraraya gelip toplandığı za­man, bununla sırf Allah rızasını arzu ederlerse, mutlaka bir çağrıcı şöyle seslenir: Bağışlanmış, yarlığanmış olarak kalkın. Gerçekten kötülükleriniz iyiliklere çevrilmiştir. » (Müsned-İ Ahmed: Enes b. Mâlik (R. A. )den)

ALLAHʹI ANANLARLA BERABER OLMAK

«Sabah-akşam Allah’ın rızasını dileyerek Rablarına duâ edip yönelenlerle beraber (bulunman için) kendine sabretme gücünü ver. »

Toplumun manevî desteği, huzur kaynağı, güven dayanağı, kendilerini Allahʹa verip sabah-akşam O’nu anan ve sadece İlâhî hoşnutluğu kazan­mak isteyen müʹminlerdir. Bunlar madde ihtirasından kendilerini arındıran, vicdanlarını rahmet havasıyla geliştiren bahtiyarlardır. Dünya nîmetlerini elde etmek için de çalışırlar, dünyaya kul, mala bekçi olmak için değil, iman selâmetiyle, müslüman olma şerefiyle yaşamak için alınteri akıtırlar. Zaman zaman böyle bahtiyarlarla beraber bulunmak, şüphesiz ki insanın birtakım aşırılıklarını frenler, Allahʹı daha çok hatırlamamızı sağlar. İmâ­nın daha da kökleşmesine yardımcı olur. İnsanı ferdiyetçilikten kurtarıp cemaatin kopmaz bir parçası düzeyine getirir.

O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e bu hususta verilen emir, daha çok ümmetine yöneliktir. Zaten Allah’a dosdoğru imân eden şuurlu liderlerin en büyük başarıları, halktan biri gibi olmak, Allah’a sıdk-u selâ­metle yönelen mü’minlere kendi meclislerinde yer verip onlarla kaynaş­mayı kendi nefislerine yedirmektir.

HEVESLERİNİN PEŞİNE TAKILANLAR

«Ve bir de kalbini bi­zi anmaktan gaflete düşürdüğümüz, hevesinin peşine takılmış kimseye uy­ma. Zaten o, işinde sınırı aşmıştır. »

Kur’ân-ı Kerîm, birinci grupla beraber olmayı, o hususta dayanma gü­cünü ortaya koymayı emir ve tavsiye ettikten sonra, arkadaşlık ve dostlu­ğa lâyık olmayanların durumuna değinerek uyarıda bulunuyor. Zira bu ikinci grubun daha çok üç ölçüsüz vasfı söz konusudur. Şöyle ki:

a) Kalpleri gaflete boğulduğundan Allahʹı anmazlar. Çünkü onların tek amacı, dünyalıktır. O bakımdan düşünceleri mal ve makam, zikirleri para, hayalleri şehvettir.

b) Nefis iklimine tamamen bağlı bulundukları için, sadece bu iklim­den yana hevesler ve arzular peşinde koşarlar.

Bu durumda ne ezan sesi duyacak kulakları, ne minareyi görecek göz­leri, ne de namazdan zevk alacak gönülleri vardır.

c) Birçok işlerinde İlâhî sınırları aşarlar, yasakla, yasak olmayan ara­sındaki çizgiye pek dikkat etmezler. Zira amaçları maddedir. Ona ulaşa­bilmek için arada engel sayılan değerleri çiğneyip geçmekte bir sakınca görmezler.

İşte Kur’ân-ı Kerîm, mü’minlere bu üç sıfatı kendinde taşıyan kişilere uymayınız, ama onları kendinize uydurmaya çalışmayı da ihmal etmeyiniz, buyurarak uyarıda bulunuyor.

Peygamber (A. S. ) Efendimiz ve arkadaşları, Kurʹân’ın bu yüksek ter­biyesinde kalplerini şekillendirmiş mutlu ve bahtiyar kimselerdi. Onlar hiç­bir zaman sapıklara, maddecilere, şehvetperestlere ve nefislerini imân ve iyi ahlâkla izole etmiyenlere uymadılar. Onları kendilerine uydurmayı dinî borç bilip mesailerini bu uğurda harcadılar. Onun için de Cenâb-ı Hak on­lardan razı oldu, onlar da Cenâb-ı Hakʹtan razı oldular. Böylece hem dün­yada, hem âhirette rıza mertebesine yükseldiler.

HAKKIN HAK OLDUĞUNU ALLAH BELİRLER

«De ki: Hak, Rabbinizdendir.. »

İnsan yalnız kendi aklı ve zekâsıyla, yığınlarla taş toprak arasından «hak» denilen mânevî cevheri bulup çıkaramaz. Çıkarsa bile yabancı bir metali da hak sanabilir. Onun için Kur’ân ölçüleri dışında kişilerin kendi yeteneklerine dayanarak «hak» dedikleri şeyler hem farklılık arzetmekteler, hem de birbirlerine ters düşmekteler. Öyle ki, birinin hak kabul et­tiğini, diğeri bâtıl, boş ve anlamsız saymakta; diğerinin bâtıl saydığını öbü­rü hak kabul etmektedir. Çünkü her ikisinin de değerlendirmesi İlâhî kısta­sa göre değildir. Yetenekler, anlayış ve inançlar ne kadar farklıysa, «hak» diye iddia ettikleri şeyler de o derece farklıdır. Oysa «hak» birdir, birkaç değildir. Hakkın karşısında ise ancak bâtıl vardır. Hak ile bâtıl arasında üçüncü bir kavram yoktur, yani bir şey ya haktır, ya da bâtıldır; üçüncü bir ihtimal söz konusu değildir.

Bunun için Cenâb-ı Hakkʹın isimlerinden biri de «Hak»tır; aynı zaman­da Allah hem hakkın koyucusu, hem de koruyucusudur. Bütün peygam­berler ve kutsal kitaplar hakkı tanıtmaktan, onu ayakta tutmaktan yana gönderilmişlerdir. Temelinde hak bulunmayan her müessese bâtıldır ve za­rarlıdır. Mayasında hak olmayan her iş ve amel Allah yanında değersizdir.

İSTEYEN İMÂN ETSİN, İSTEYEN İNKÂRA SAPSIN

«Artık isteyen imân etsin, isteyen inkâra sapsın.. »

Allah ancak hakkı söyler, hakkı indirir, hakkı korur ve hakkı işler. O’nun kimselerin imânına ve ibâdetine ihtiyacı yoktur. O bakımdan ken­dini hak sınırına getirip o doğrultuda ve ölçüde işlerini düzenleyen kişiler mutlu olurlar ve her iki âlemde lâyık oldukları yerlerini alıp Hakkʹın rıza­sına erişirler. O sınıra gelmeyip bâtılı savunanlar ise, çok gerilerde kalıp ebediyen mutsuz olurlar. Çünkü haktan sonra ancak bâtıl vardır. Hakk’ı kaybeden bâtılın kucağına düşer. Kurʹânʹda bu husus şöyle belirtilmekte­dir: «Haktan sonra ancak sapıklık var. O halde nasıl (oluyor da haktan) döndürülüyorsunuz?! » (Yunus Sûresi: 32)

O halde hakkı hak bilip onu dosdoğru temsîl eden kimse, bâtılın bey­nini parçalamış olur. Çünkü hak gelince bâtıl mutlaka yok olur.

Kur’ân, hakkı inkâr edip zulme sapanları elim bir azap ile müjdele­mektedir ve onun için çizdiği azap tablosu son derece dikkat çekici ve dü­şündürücüdür. Öyle ki, cezânın amelin cinsinden olacağına bir işâret ve adâletin kusursuz tecelli edeceğini hatırlatma söz konusudur.

Hakk’a inanıp kabul edenler, hakkı ayakta tutmaya dikkat ve özen gösterenler ve bu istikamette güzel, yararlı amellerde bulunanlar için ha­zırlanan mükâfat ise, göz ve gönül dolduracak özelliktedir.

Şüphesiz ki Allah ancak hakkı söyler ve doğru yola çağırır..

«Hak ve adâlet duygusu, kişilerden başlamalıdır» sözü, «Hakkı bil­meyene hak olmaz yakın» sözüyle birleşince asıl değer ölçüsünü bulmuş olur. «En büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmaktır» diyen şairimiz ise; insanın gerçek anlamda insan olabilmesinin ölçülerinden birini ortaya koy­muştur.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, toplum yapısında kendini Allahʹa veren gerçek mü’minlerden yana olmanın lüzumu üzerinde duruldu. Hayat dizginini nefis ve İblîs’in eline verip şehvetten kaynaklanan heveslerin peşine takılanlara uymanın büyük sakıncalar doğuracağı belirtildi. Sonra da her iki grup için âhirette hazırlanan karşılık hatırlatılarak, ölmeden önce Hakk’ın sesine ku­lak vermelerine işâret edildi.

Aşağıdaki âyetlerle iki bağ ve bahçe sahibi olan zengin bir adam­la, kendini hak düzeyine getirip dünya hayatının bir hazırlık dönemi oldu­ğunu idrâk eden adam misal veriliyor ve mal, mülk ile aldanıp Allah’ı ve âhireti unutanların eninde, sonunda hüsrana uğrayacakları haber verili­yor.