MEÂLİ:
283- Eğer yolculuk halinde iseniz ve bir kâtip de bulamıyorsanız, o takdirde alınan bir rehin yeter. Ama eğer birbirinize karşı güven besliyorsanız, güvenilen kimse üzerindeki emâneti (ve borcu) ödesin; Rabbi olan Allahʹtan korksun. Bir de şâhitliği gizlemeyin. Onu kim gizlerse, herhalde kalbi günahkârdır. Allah işlediklerinizi bilir.
284- Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allahʹındır. İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker, sonra da dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder. Allahʹın kudreti her şeye yeter.
İLGİLİ HADÎSLER
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz vefat ettiğinde kalkanı otuz v a s k arpa karşılığında bir Yahudide rehin bulunuyordu. » (Buharî - Müslim: Enes bin Mâlik (R. A. )den. V a s k: Şer’î: 218,400 kg. Örfî: 199,680 kg. dır.)
«Elʹin rehin olarak aldığına, onu ödeyinceye kadar sâhibi kefil (ve borçlu) dur. » (Ahmed bin Hanbel -İbn Asâkir: Sened-i sahihle.)
HUKUKÎ YÖNÜ
(Hükümler.. )
Âyette Kâtib-i Adl’in bulunmadığı zaman birbirine belirli bir süreye kadar borçlanan mü’minlerin nasıl ve ne yolda hareket etmeleri gerektiği üzerinde duruluyor. Bu nedenle âyette bir kaç hükmün ana teması veriliyor:
1- Yolculuk halinde kâtip, ya da. kalem-kâğıt teʹmin edilemediği takdirde verdiği borca karşılık rehin alması, en doğru ve en sıhhatli bir işlemdir.
2- Rehin işlemi yolculuk halinde Kitabullah ile, eyleşik-yerleşik halde Sünnet-i Resûlüllâh ile sâbit olmuş ve her iki halde de cevazına kapı açılmıştır.
3- Yolculuk halinin dışında hazerî (eyleşik) olanlar için kâtip, ya da kalem-kâğıt temin etme zorluğu söz konusu değildir. Çünkü her kasaba ve köyde az-çok bazı imkânlar vardır. Ancak sapa ve dağlık köylerde böyle bir imkânsızlık ortaya çıkarsa, o takdirde rehin işlemine gidilmelidir.
4- Kasaba ve köylerde eyleşik olanlardan daha çok ticaretle uğraşanların her zaman yanlarında kalem-kâğıt bulundurmaları sünnettir.
5- Müslüman olan her ferdin günlük işlerini sıhhatli ve düzenli biçimde yürütebilmesi ve insan haklarını gereği gibi koruyabilmesi için en azından okur-yazar olması gerekir. Çünkü buna hem âyette, hem hadîste işâret vardır. «İlim tahsil etmek her müslümana farzdır» (İbn Mâce/Mukaddeme: 17) meâlindeki sahih hadîsle bilhassa belirtilen husus açıklanmıştır.
6- Yolculuk ve benzeri hallerde kâtip, ya da kalem-kâğıt bulunamadığında, borçlanmak için gösterilen birinci yol rehin idi. İkinci yol ise, ödünç veren ile ödünç alan birbirine güveniyorlarsa, o takdirde bir kolaylık olmak üzere rehinsiz ödünç vermenin câiz olduğudur.
Bu durumda borçlu Allah’tan korksun, güveni kötüye kullanmasın ve emaneti (borcu) alacaklıya vakti gelince noksansız ödesin ve bilsin ki: Kul hakkı affolunmaz, onu ödemekten başka yol yoktur. (Denizde şehid düşenler müstesnâ).
O halde borçlanma konusunda sözü edilen üç belge ( = Yazmak, şâhid tutmak ve rehin işlemine gitmek) mümkün olmuyorsa, o zaman karşılıklı güven esas tutulur.
7- Alimler cumhuruna göre, konumuzu oluşturan müdayene âyeti nâsih değildir. Şöyleki: Bu âyet bir önceki 282. âyeti nesheder (hükümsüz bırakır) anlamda değildir. Çünkü bu âyetin ondan sonra indiğini ve neshettiğini belgeliyen hiçbir sahih rivâyet ve tesbit yoktur.
8- Şahitler çağrıldıkları zaman gördüklerini, bildiklerini söylemekle yükümlüdürler. Gizlemeleri ise büyük bir günah ve cezâyı gerektiren bir suçtur. İbn Abbas (R. A. ) da bunu büyük günahlardan saymıştır. Sahih olan da budur. Çünkü Kur’ân, imânın odak ve merkezi sayılan kalbin günahkâr olduğunu söylerken, şahitliği gizlemenin imânı zedeleyip yıkacağına işâret ediyor.
9- Âyette din, örf ve aklın kötü gördüğü şeyi yapmak nasıl bir cezâ ve azâba yol açıyorsa, bunların iyi ve yararlı kabul ettiği şeyi yapmaktan kaçınmanın, insan haklarını koruma hususunda mü’mine düşen görevi yerine getirmemenin de öylece azâba kapı açacağı dolaylı şekilde anlatılıyor. Ancak bu genel bir kaide halinde câri değildir, istisnaları vardır.
10- Karşılıklı güveni kötüye kullanmamak, Müslümanlar adına çok önemli bir husustur. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin 23 senelik risâlet ve irşâd devresinin bir ucu bu güveni sağlamaya yöneliktir. Güvenin sarsıldığı bir toplulukta İslâmʹın tertemiz havası kalmamış sayılır.
Bunun için konumuzla ilgili âyeti izleyen ikinci âyette:
«Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allahʹındır. İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker... » buyurulmuştur.
İÇ TERBİYE
Kurʹân «İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker.. » âyetiyle daha çok iç terbiyeye, vicdan berraklığına dikkatleri çekmektedir. Çünkü olgun ve erdemli insan olmanın yolu önce iç terbiyeden geçer. Düşünceleri iyiye, güzele ve doğruya çevirmek ve imân doğrultusunda berraklaştırmak iç terbiyenin ideal anlam ve ölçüsüdür. Bu düzeye gelebilmek çok ciddi bir mücadele ve sabırla yuğrulmuş sağlam bir irâde ve hepsinden önce de zevkine erişilmiş bir imân ister. Kurʹân iç terbiyeyi, Allah ile kul arasındaki engelleri kaldırmak ve mesafeyi kısaltmak anlamında değerlendirirken içimizden geçenlerin Allah tarafından mutlak surette bilindiğini ve bundan dolayı sorumluluk taşıdığımızı vurgular. Sorumluluğun amacına uygun bir ölçüde iç âlemimizde etkin duruma gelebilmesini de -yukarıda belirttiğimiz gibi- ciddi bir mücadele, sabırla yuğrulmuş bir irâde ve zevkine erişilmiş bir imâna bağlar.
Ve artık bu makam erdemlik makamıdır, olgunluk ve hayırhahlık makamıdır. İdeal müʹmin olmanın içten dışa, dıştan içe vuran rengi ve aydınlığıdır. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize imân eden Ashabın ölçü ve derecesi böyle idi.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyette, «İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah onunla sizi hesaba çeker, sonra da dilediğini bağışlar, dilediğine azâb eder.. » buyurularak gönülden geçen iyi ya da kötü düşüncelerin de karşılık göreceği hatırlatılırken bir yandan düşünce selâmeti ve vicdan berraklığının önemine dokunuldu; bir yandan da insanların gözüne ve kulağına kapalı fakat Allah’a her an açık bulunan insan kalbinin ve dimağının düşünüp tasarladığı hususların insanlığımıza ve Müslümanlığımıza yakışır ve yaraşır anlam ve ölçüde olmasına dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyette ise, iç yapımızla ilgili bu hususun açıklaması yapılıyor; içimizden geçen iyi ve kötü şeylerin tatbikattaki yerine dokunuluyor: İyi düşüncelerimiz tatbikatta yer bulunca, iki yönden bir sevâp getireceğine, yer bulmadığı takdirde sırf iyi düşündüğümüz için meʹcur olacağımıza; kötü düşüncelerimiz tatbikatta yer bulmadığı takdirde günahı gerektirmiyeceğine, yer bulduğu takdirde buna neden olacağına işâret ediliyor ve esasen insanın bu tür düşüncelerden içini arındırmasının çok zor olduğuna, bu yüzden de Allahʹın güç getiremiyeceğimiz bir teklîfle kullarını sorumlu tutmayacağına dokunuluyor.