MEÂLİ:
19- Şüphesiz ki insan, hırslı, açgözlü yaratılmıştır.
20- Kendisine bir kötülük dokununca basar feryadı.
21- Bir iyilik erişince de (kıskanır da onu başkasından) menʹeder.
22-23- Ancak şunlar müstesnâ: Namaz kılanlar ve namazlarına devam edenler;
24-25- Mallarında, muhtaç durumda olana, maldan yoksun bulunana belirli bir hak ayıranlar;
26- Hesap ve cezâ gününü doğrulayıp inananlar;
27-28- Rablerinin azabından korkup içi titreyenler, -ki Rablarının azâbından herhalde güven içinde kalınmaz-
29-30- Eşlerine ve ellerinin sâhip bulunduğu câriyelere karşı müstesnâ -ki bunlara karşı kınanmazlar-, iffetlerini koruyanlar..
31- Bunun ötesini arayıp arzu edenler (olursa), işte onlar (meşru’ sınırı) aşanlardır.
32- Emanetlerini ve verdikleri sözü yerine getirenler;
33- Şâhitliklerini dosdoğru ikame edenler;
34- Namazlarını (vakitlerinde) kılarak koruyanlar var ya,
35- İşte bunlar Cennetlerde ağırlananlardır.
İLGİLİ HADÎSLER
«Kişide (yer eden) en kötü şey, aşırı hırs ve onu (haktan, doğrudan) çekip koparan korkaklıktır. » (Ebû Dâvud/cihâd: 21- Ahmed: 2/302, 320)
«Allah yanında amellerin en sevimlisi, az bile olsa devamlı olanıdır. » (Buharî/libas: 43, rikak: 18- Müslim/misafirîn: 215, 218- Nesâî/kıble: 13- Ahmed: 5/146- 6/165, 268, 273)
İNSANIN MAYASINDA İHTİRAS VE BENCİLLİK VARDIR
«Şüphesiz ki insan, hırslı, açgözlü yaratılmıştır. Kendisine bir kötülük dokununca basar feryadı. Bir iyilik erişince de (kıskanır da onu başkasından) menʹeder. »
İnsan «helû’» yaratılmıştır. Bu tabir birkaç mânaya delâlet etmektedir:
a) Haris,
b) Aç gözlü, cimri ve bencil,
c) Gönlü dar, çığırtkan,
d) Sabırsızlık gösterip feryad-u fiğan eden..
Nitekim Cenâb-ı Hak bu tabiri kısaca şöyle açıklamaktadır: «Kendisine bir kötülük dokununca basar feryadı. Bir iyilik erişince de (kıskanır da onu başkasından) menʹeder. »
Anlaşıldığı gibi, insan zıd sıfatları kendinde toplayan çok ayrı bir canlıdır. O, ne melek, ne de hayvandır; ama ikisiyle ilgili bazı sıfatları kendinde taşıyan bambaşka bir yaratıktır.
Bu durumda hayatın canlılık ve hareket kazanabilmesi, kısa ömür içinde çok işlerin ve amellerin başarılabilmesi; atalet, tembellik, miskinlik gibi uyuşukluğa yer verilmemesi; aynı zamanda rekabet duygusunun gelişebilmesi, ülkelerin bayındır hale getirilmesi için insanoğlunun mayasına hırs, bencillik, aç gözlülük, kıskançlık, acelecilik, aşırı derecede mal ve servet sevgisi gibi kötü, fakat kamçılayıcı sıfatlar da yerleştirilmiştir. İndirilen kitap, gönderilen peygamber; ilim ve iyi ahlâk bu sıfatları meşru sınırlar içinde tutmaya yönelik birer lûtuftur. Böyle olmasaydı insan direksiyonsuz veya freni patlamış bir araba gibi önüne geleni çiğner ve sert bir cisme çarpıncaya kadar felâketler zincirini birbirine eklemeye devam ederdi.
Nitekim dinden, dinî ahlâktan, ilim ve irfandan gerçek anlamda nasîbini almamış muhterislerin toplumu nasıl kemirdiklerini; helâl ve haram hiçbir sınır tanımadan seçtikleri maddî hedef ve amaca nasıl koştuklarını hergün görmekteyiz. Aileyi temelinden sarsan, toplumda güven ve kardeşlik duygularını tahrip edenler bunlardır.
DİN VE AHLÂK POTASINDA ŞEKİLLENENLER
«Ancak şunlar müstesnâ: Namaz kılanlar ve namazlarına devam edenler. Mallarında, muhtaç durumda olana, maldan yoksun bulunana belirli bir hak ayıranlar. Hesap ve ceza gününü doğrulayıp inananlar.. »
Kur’ân-ı Kerîm, insanoğlunun karakter yapısını belirleyip mayasındaki sıfatlardan birkaçını tarif ettikten sonra, onun meşru sınırlar içinde tutabilmek için şu sekiz sıfatla donatılmasının, bu doğrultuda ciddi şekilde eğitilmesinin gereğini bildiriyor:
1- Cenâb-ı Hakkʹa karşı kulluğun en açık belirtisi olan namazı kılarlar ve ona her hâl-ü kârda devam ederler.
Zira namaz denilen kutsal ibâdet, tahkikî imânın en tabii ve en faydalı ürünüdür. Allah ile kul arasında en işlek yol, en açık kapıdır. Aynı zamanda mü’minin miʹracı; Peygamber (A. S. ) Efendimizʹin gözünün aydınlığıdır.
Kişi imânla namazı birleştirip derin zevk aldığı zaman ihtiras ve bencilliğini frenleyip kendini meşru sınırlar içine alabilir. O bakımdan namaz ile emredilmeyen hiçbir peygamber yoktur.
2- Mallarından, muhtaç durumda olana, maldan yoksun bulunana belirli bir hak ayırırlar.
Bu, daha çok ileride, yani Medine’ye hicret edildiğinde emredilecek olan zekât, sadaka ve diğer adak, keffaret ve benzeri yardımları kapsamaktadır. Allah’a dosdoğru imân namaz ve benzeri ibâdetlerle cilâlanınca merhamet duygusunu harekete geçirir ve böylece meşru kazancın bir bölümü fakir ve muhtaçlara yöneltilmiş olur. O sebeple de toplum yapısında sosyal adâlet işler duruma getirilir ve kardeşlik bağları daha da güç kazanır.
Sûrenin tamamı Mekkeʹde inmekle beraber zekât ve sadakayla ilgili bu âyetin Medine’de indiğini söyleyenler olmuştur. Allah daha iyisini bilir.
3- Hesap ve ceza gününü doğrulayıp inanırlar.
Şüphesiz bu tarz bir inanç, imânın şartlarından biri kabul edilir. Dünya hayatının amaç ve hikmeti ancak âhiret ve hesap kavramlarıyla bilinebilir. Yaşama düzeni böyle bir duygu ve inançla rayına oturtulabilir. Nefsin aşırılıkları bununla önlenebilir. Ruhla beden, maddeyle mana arasındaki denge ancak böyle bir itikadla gerçekleşebilir.
4- Rablarının azabından korkup içleri titrer..
Çünkü O’nun azabından büsbütün güven içinde kalınamaz. İnanan kişiler Oʹnun rahmetine geniş ümit bağladıkları gibi, azabından da korkarlar. Bu korku ve endişe, onları helâl ve meşru sınırda tutmaya yarar; ihtiras ve bencilliği disiplin altına alır.
5- İffet ve namuslarını korurlar.
Bu çizgide bulunan mü’minler sadece eşleriyle ve ellerinin altındaki cariyelerle yetinirler. Allahʹa ve âhirete dosdoğru imân onları hep bu sınırda tutar. Onlar zinanın büyük günah olduğunu ve İlâhî gazaba yol açtığını bilirler.
6- Emanetlerini ve verdikleri sözü yerine getirirler.
Emânete riâyet, verilen sözde sebat, mü’minin şiârıdır. Çünkü hakları korumak, kul hakkına el uzatmamak farz; bunun aksine bir tutum ve davranış büyük günahtır. Allahʹa ve âhiret gününe dosdoğru inanan müʹminler, bu anlayış içinde beşerî münasebetlerini sürdürürler ve bağlı bulundukları toplum ve cemaate her zaman güven havası estirirler. O bakımdan döneklik, vefasızlık, haklara saygısızlık, sözde sebat etmemek kâfir ve münafıklara yakışan huylardır. İslâm’ın güven ve kardeşlik pazarında bunların hiçbir zaman yeri, alıcısı ve satıcısı yoktur.
7- Şâhitliklerini dosdoğru yerine getirirler.
Zira mü’minler bilirler ki, şâhitlik daha çok kul hakkıyla içiçedir. O hakka tecâvüz, büyük günahlardandır ve ödenmedikçe, hak sahibiyle helâllaşılmadıkça affı mümkün değildir.
8- Namazlarını (vakitlerinde) kılarak korurlar.
İşlerinin çokluğuna, vakitlerinin azlığına bakmadan ezan sesine kulak verip namazı vaktinde kılarlar ve ona devam gösterirler. Bilirler ki, iş ve kazanç amaç değil, araçtır. İyi yolda kullanılırsa faydalıdır. Kötü yolda kullanılırsa, insanı hüsrana sürükleyip götürür. Allahʹa ibâdetin en güzel aynası olan namaz kalıcıdır, ruhu ve vicdanı besleyip geliştiricidir. Kıyâmet günü bu kutsal ibâdet teraziyi doldurur. Âhirette ilk olarak namazdan sorulur. Kılanlar için yol açılır, kılmayanlar için uzun süre bekletilme emri verilir.
O bakımdan gerçek mü’minler namaz vakitlerini kaçırmamaya özen gösterirler. Çünkü doğuştan içlerinde gemi azıya alacak bir ihtiras ve maddeye karşı aşırı bir istek duygusunun bulunduğunu bilirler ve ihmali halinde çok tehlikeli sonuçlar doğuracağını hesaba katarlar ve namazın bu duyguyu frenleyip iyiye, doğruya, fazîlete yönlendireceğine şüphe etmezler.
Böylece kendini bu sekiz sıfatla donatıp Allah’a kul olmanın çizgisinde tutanlar için âhiret gününde bu güzel amellerine karşılık cennetler hazırlanmıştır ve amellerine uygun bir mükâfat olarak o cennetlerdeki devamlı ikrama mazhar olurlar.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle insan karakteri üzerinde duruldu ve imân edenlerin feyizli amel ve ibâdetlerine karşılık ebedî kurtuluş va’dedildi. Sonra da gerçek mü’minlerin sekiz kadar özelliği konu edilerek mü’minler daha da iyi, yararlı amellere tahrîk ve teşvîkte bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, hakkı red ve inkâr edenlerin tutumuna değiniliyor ve dönüş yapmadıkları takdirde hem dünyada, hem de âhirette baş aşağı gelip rüsvay olacakları haber veriliyor.