Mü'min Suresi 23-35. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَا وَسُلْطَانٍ مُبِينٍ اِلٰى فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَقَارُونَ فَقَالُوا سَاحِرٌ كَذَّابٌ فَلَمَّا جَاءَهُمْ بِالْحَقِّ مِنْ عِنْدِنَا قَالُوا اقْتُلُوا اَبْنَٓاءَ الَّذِينَ اٰمَنُوا مَعَهُ وَاسْتَحْيُوا نِسَاءَهُمْ وَمَا كَيْدُ الْكَافِرِينَ اِلَّا فِي ضَلَالٍ وَقَالَ فِرْعَوْنُ ذَرُونِي اَقْتُلْ مُوسٰى وَلْيَدْعُ رَبَّهُ اِنِّٓي اَخَافُ اَنْ يُبَدِّلَ دِينَكُمْ اَوْ اَنْ يُظْهِرَ فِي الْاَرْضِ الْفَسَادَ وَقَالَ مُوسٰٓى اِنِّي عُذْتُ بِرَبِّي وَرَبِّكُمْ مِنْ كُلِّ مُتَكَبِّرٍ لَا يُؤْمِنُ بِيَوْمِ الْحِسَابِ وَقَالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌ مِنْ اٰلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ اِيمَانَهُٓ اَتَقْتُلُونَ رَجُلًا اَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللّٰهُ وَقَدْ جَاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ مِنْ رَبِّكُمْ وَاِنْ يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ وَاِنْ يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ يَاقَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِرِينَ فِي الْاَرْضِ فَمَنْ يَنْصُرُنَا مِنْ بَأْسِ اللّٰهِ اِنْ جَاءَنَا قَالَ فِرْعَوْنُ مَا اُرِيكُمْ اِلَّا مَا اَرٰى وَمَا اَهْدِيكُمْ اِلَّا سَبِيلَ الرَّشَادِ وَقَالَ الَّذِي اٰمَنَ يَاقَوْمِ اِنِّٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ مِثْلَ يَوْمِ الْاَحْزَابِ مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِينَ مِنْ بَعْدِهِمْ وَمَا اللّٰهُ يُرِيدُ ظُلْمًا لِلْعِبَادِ ويَاقَوْمِ اِنِّٓي اَخَافُ عَلَيْكُمْ يَوْمَ التَّنَادِ يَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرِينَ مَا لَكُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ وَلَقَدْ جَاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جَاءَكُمْ بِهِ حَتّٰٓى اِذَا هَلَكَ قُلْتُمْ لَنْ يَبْعَثَ اللّٰهُ مِنْ بَعْدِهِ رَسُولًا كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ مُرْتَابٌ اَلَّذِينَ يُجَادِلُونَ فِي اٰيَاتِ اللّٰهِ بِغَيْرِ سُلْطَانٍ اَتٰيهُمْ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ الَّذِينَ اٰمَنُوا كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ جَبَّارٍ

26.

(23-24) Andolsun ki biz Musa'yı mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun'a, Haman'a ve Karun'a gönderdik. Onlar ise; "Bu çok yalancı bir sihirbazdır" dediler.

Diyanet İşleri

25.

Musa onlara tarafımızdan gerçeği getirince, "Onunla beraber iman edenlerin oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın" dediler. Fakat kafirlerin tuzağı hep boşa çıkmıştır.

26.

Firavun dedi ki: "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim. (Faydası olacaksa) Rabbini yardıma çağırsın! Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum."

27.

Musa da, "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınırım" dedi.

28.

Firavun ailesinden, imanını gizlemekte olan mü'min bir adam şöyle dedi: "Rabbim Allah'tır, dediği için bir adamı öldürecek misiniz? Halbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirdi. Eğer yalancı ise, yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyorsa, sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir. Şüphesiz Allah, aşırı giden, yalancılık eden kimseyi doğru yola eriştirmez."

29.

"Ey kavmim! Bugün yeryüzüne hakim kimseler olarak iktidar ve saltanat sizindir. Ama başımıza geldiğinde bizi, Allah'ın azabından kim kurtarır?" Firavun, "Ben size ancak kendi görüşümü bildiriyorum ve sizi ancak doğru yola götürüyorum" dedi.

30-31.

(30-31) İman etmiş olan adam dedi ki: "Ey kavmim! Şüphesiz ben, Nuh kavmi, Ad kavmi, Semud kavmi ve onlardan sonra gelen toplulukların başına gelen olayların sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Allah, kullarına asla zulmetmek istemez."

32-33.

(32-33) "Ey kavmim! Gerçekten sizin için, o bağrışıp çağrışma gününden, arkanıza dönüp kaçmaya çalışacağınız günden korkuyorum. (O gün) sizi, Allah'(ın azabın)dan kurtaracak kimse yoktur. Allah, kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek de yoktur."

34.

Andolsun, daha önce Yusuf da size apaçık deliller getirmişti de, onun size getirdikleri hakkında şüphe edip durmuştunuz. Daha sonra o ölünce de, "Allah, ondan sonra asla peygamber göndermez" demiştiniz. İşte Allah, aşırı giden şüpheci kimseleri böyle saptırır.

35.

Onlar kendilerine gelmiş hiçbir delil olmaksızın, Allah'ın ayetleri hakkında tartışan kimselerdir. Bu ise Allah katında ve iman edenler katında büyük öfke ve gazap gerektiren bir iştir. Allah, her kibirli zorbanın kalbini işte böyle mühürler.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

23-24- And olsun ki, biz, Musa’yı muʹcizelerle ve açık belgelerle Firʹ­avn’a, Hâmânʹa ve Karûn’a peygamber olarak gönderdik. Onlar ise, «bu çok yalancı bir sihirbazdır» dediler.

25- Ne vakit ki, Musa onlara bizden (kendisine verilen) hak ile geldi, onlar: «Musa ile beraber imân edenlerin erkek çocuklarını öldürün, kız çocuklarını diri bırakın! » dediler. Kâfirlerin hile ve düzeni mutlaka boştur, neticesizdir.

26- Fir’avn, «beni bırakın da Musaʹyı öldüreyim, varsın o Rabbına yalvara dursun. Doğrusu ben onun dininizi değiştirmesinden veya yeryü­zünde fesâd çıkarmasından korkuyorum» dedi.

27- Musa dedi ki: «Şüphesiz ben, hesap gününe inanmayan her ken­dini beğenmişten, Rabbim ve Rabbiniz (olan Allah)a sığınırım! »

28- Fir’avn hânedanından imânını gizleyen müʹmin bir adam, «siz, Rabbim Allah’tır, diyen bir adamı mı öldüreceksiniz? Halbuki o size Rab­bınızdan açık belgeler, kesin deliller, mu’cizeler getirdi. Eğer o yalancı ise, yalanının vebâli kendisine; doğru ise, size vaʹdettiği (azâbın) bir kısmı olsun size dokunur. Şüphesiz ki Allah, elbette ölçüsünü aşan ve taşan, yalanı huy edinen kimseyi doğru yola eriştirmez.

29- Ey milletim! Bugün için mülk ve saltanat sizindir. (Bulunduğunuz) yerde üstünsünüzdür. Peki ama Allahʹtan bize bir kahredici azâp gelecek olursa, kim bize yardım eder? » dedi. Firʹavn ise şöyle dedi: «Ben size an­cak uygun gördüğümü ve kendi görüşümü aksettiriyorum ve ben size an­cak doğru ve isâbetli yolu gösteriyorum.. »

30- 31- İmân eden adam ise: «Ey milletim! dedi, şüphesiz ben o sürü sürü toplulukların birleştiği gündeki gibi bir durumun; Nûh kavminin, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonraki kavimlerin durumu gibi bir durumun sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Allah, kullarına zulüm (etmek) istemez. »

32- «Ey milletim! Doğrusu ben sizin için bağrış-çağrış (seslerinin yükseldiği bir) günden korkuyorum.

33- O gün arka çevirip kaçarsınız da Allahʹa (Oʹnun azabına) karşı sizi koruyan bir kimse bulunmaz. Allah kimi şaşırtıp saptırırsa, onu doğru yola eriştiren bulunmaz.

34- And olsun ki, daha önce Yusuf da size açık belgeler, kesin de­lillerle gelmişti. Siz onun getirdiğinde hep şüphe edip durmuştunuz. O ve­fat edince (umutsuzlandınız) ve «Allah ondan sonra herhalde peygamber göndermiyecek» dediniz. İşte böylece Allah, ölçüyü kaçırıp şüphe içinde bocalayan kimseyi saptırır.

35- O şüpheciler ki, kendilerine gelmiş bir delîl ve belge olmaksızın Allahʹın âyetleri hakkında tartışıp durdular. Allah yanında da, imân eden­ler yanında da (bu) büyük bir öfke ve nefrettir! İşte Allah, kendini beğenmiş her zorbanın kalbini böyle mühürler. »

İLGİLİ HADÎSLER

«Cihâdın en fazîletlisi, zâlim bir hükümdarın yanında hak olan sözü söy­lemektir. » (Ebû Dâvud/Melâhim: 17- Tirmizi/fiten: 13- İbn Mâce/fiten: 20- Ahmed: 3/19)

Urve b. Zübeyr (R. A. ) anlatıyor:

- Abdullah b. Amrʹe (R. A. ) dedim ki: «Bana, müşriklerin Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize yaptıkları en kötü şeyden haber ver. » Bunun üzerine Hz. Abdullah bana şu olayı anlattı: «Bir ara Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Kâbeʹ­nin avlusunda namaz kılıyordu; derken Ukbe b. Ebî Muayt çıkageldi, Resû­lüllahʹın (A. S. ) omuzundan tutup elbisesini boynuna dolayarak onu boğ­maya çalıştı. Arkasından Ebû Bekir (R. A. ) çıkageldi ve Ukbeʹnin omuzun­dan tutup çekerek şöyle dedi: «Siz, Rabbiniz Allah’tır diyen bir adamı mı öl­dürmek istiyorsunuz?! Halbuki O size Rabbından açık belgeler, kesin de­liller ve muʹcizeler getirdi. » (Buhari/tefsir: 1/40- Ahmed: 2/204)

MUSA (A. S. )IN, ÜLKEYİ İDARE EDEN ÜÇ ÖNEMLİ KİŞİYE GÖNDERİLMESİ

«And olsun ki biz, Musaʹyı muʹ­cizelerle ve açık belgelerle Fir’avnʹa, Hâmanʹa ve Karunʹa peygamber ola­rak gönderdik.. »

Kur’ân bu âyetle, halkı iyiye, ya da kötüye yönlendiren; iyi veya kötü örnek olan üç ayrı kişiden söz etmektedir: Fir’avn, Hâman, Karûn. Birinci­si, ülkenin mukadderatına el koyan diktatör hükümdar; İkincisi, ülkeyi dik­tatörün arzusu doğrultusunda idare eden dalkavuk vezir; Üçüncüsü, geniş servet ve nüfuza sahip bulunan şımarık zengin..

Tarihte gelip geçen milletlerin hayatı iyice incelendiğinde, ülkelerine rahmet veya azap inmesine sebep olan bu üç sınıf insanın nazım rol oyna­dığı görülür. Halkı iyiye, doğruya ve fazîlete veya bâtıla, fenalığa ve hak­sızlığa yönlendiren daha çok bunlardır.

Kur’ân-ı Kerîm, Musa (A. S. ) kıssasını misâl verirken bu üç sınıf insa­nın karakter yapısını, aynı çağda yaşamış üç insandan söz ederek belirt­mekte ve böylece Mekke’de cereyan eden olaylara ışık tutmakta; Hz. Mu­hammedʹi (A. S. ) öldürmeye kalkışıp mü’minlere eza ve cefada bulunanla­rın sosyal durumlarının ve karakter yapılarının Fir’avn, Hâman ve Karûn’un durumuna benzerlik gösterdiğine dikkatleri çekmekte ve dolayısıyla her çağda dine, sağlam örfe, güzel ahlâka ve fazîlete karşı olanların aynı ka­rakterdeki sapıklardan oluştuğuna ve oluşacağına atıfta bulunmaktadır.

YALANCI SİHİRBAZ DAMGASINI YAKIŞTIRANLAR

«Bu çok yalancı bir sihirbazdır, dediler. »

Sözü edilen üç tip insan, hakkı reddedip tesirini gidermek için Musa (A. S. )ın getirdiği açık belge ve mu’cizelere sihir damgası vurmak suretiyle onu yalancılıkla suçladılar.

Mekkeli ileri gelen zorbalar, inkârcı sapıklar da aynı yola baş vurmuş; insanlığın ufkunu aydınlatan İlâhî nurun tesirini giderebilmenin yol ve yön­temini araştırarak her çareyi denemekten geri kalmamışlardı. En çok ya­kıştırmaya çalıştıkları sıfat ise «mecnûn» ve «sâhir» idi. Bununla hâşâ Onun dengesiz bir sihirbaz olduğunu iddia ediyorlar, ama aklı eren ve o büyük peygamberin kişiliğini az-çok bilen kimseyi inandıramıyorlardı.

Anlaşıldığı üzere, inkârcı sapıkların hakka karşı gelmeleri arasında her zaman benzerlik görülmüş ve böylece olaylar tekerrür ettikçe, tarih de te­kerrür etmekten geri kalmamıştır.

BÂTIL UĞRUNA SOYKIRIM POLİTİKASI

«Ne vakit ki Musa onlara bizden (kendisine verilen) hak ile geldi; onlar: «Musa ile beraber imân edenlerin erkek çocuklarını öldürüp, kız çocukları­nı diri bırakın» dediler. »

Fir’avn, Hz. Musa’daki kudreti seziyor, yakın gelecekte Mısır’a sahip ola­bileceğinden ciddi şekilde endişe duyuyordu. O nedenle ikinci tedbir olarak İsrâil oğulları’nın doğacak olan erkek çocuklarını imhaya karar verdi. Ama Kur’ânʹın buyurduğu gibi, bu plân ve kararı onları istedikleri neticeye ulaştıramadı. Çünkü hakka baş kaldıran azgın kâfirlerin hile ve düzeni sonuç vermez. Nitekim öyle oldu; o, İsrail oğulları’nı imha etmeden Cenâb-ı Hakk’ın hükmü indi, hem can düşmanını ona besletti, hem de günü ge­lince o azgın zâlimleri Kızıldeniz’de boğup lâyık oldukları cezayı vermek suretiyle kudretini izhâr etti.

Mekkeli müşrikler de, Müslümanların çoğalmasından ciddi endişe du­yup onları azaltmanın, hiç değilse başkalarının onlara katılmasını önleme­nin çarelerini arıyor ve her fırsatı zamanında değerlendiriyorlardı. Ne var ki, yok etmek istedikleri ve küçümseyip hor gördükleri o faziletli cefakâr in­sanlar çeyrek yüzyıl geçmeden şan ve şerefle Mekke’yi, arkasından Arap Yarımadası’nı fethettiler.

Görüldüğü gibi, Cenâb-ı Hak bu bölümde Musa ve Fir’avn kıssasından birkaç önemli safhayı açıklarken hem mü’minleri teselli etmekte, hem de bâtılın pâyidar olamıyacağını misallendirmektedir. Yeter ki, Hakk’a gönül verenler birlik ve beraberlik içinde hareket ederek kendilerine düşen hiz­meti sabırla sürdürsünler.. Zira kâfirlerin hile ve düzeni mutlaka boştur, ne­ticesizdir.

MUSA PEYGAMERʹİN ÖLDÜRÜLMESİNİ İSTEYENLER

«Firʹavn, beni bırakın da Musaʹyı öldüre­yim.... dedi. »

Firʹavn, Musa (A. S. )ın yüksek şahsiyeti karşısında küçülüyor; halk üze­rindeki tesir ve nüfuzunun azalmasından, Musaʹnın da itibar görmesinden endişeleniyordu. Sihirbazlar vasıtasıyla onu gözlerden ve gönüllerden dü­şürmeyi denedi, sonuç alamadı; hattâ arzusu hilâfına sihirbazlar Musaʹ­nın (A. S. ) Rabbına imân ettiler.

Bunun gibi, Mekkeli müşrikler de Hz. Muhammedʹin (A. S. ) bir şâir ol­duğunu iddia ederek karşısına ünlü şâirlerini çıkardılar. Ne var ki, silâh geri tepti; Tufayl gibi ünlü şâirler İslâm’a girmekten başka bir yol seçme­nin saçmalığını ilân ettiler.

Firʹavn, son çare olarak Musa Peygamberʹi (A. S. ) öldürmeyi düşündü ve bu amaçla devlet ricalini toplayıp konuyu müzakere safhasına getirdi. Âyette ifade edildiği gibi, ileri gelenlerin çoğu buna muhalif bulunduğun­dan Firʹavnʹı dolaylı şekilde engellemek istiyorlardı. Musa (A. S. ) da onla­rın böyle bir konuyu müzakere ettiklerini öğrenince, karşı koyacak maddî bir güce sahip olmadığını düşünerek Allahʹa sığındı ve şu tarihî sözleriyle, kendisinden sonraki müʹminlere böyle anlarda Allahʹa sığınmanın en ge­çerli yol ve çare olduğunu sünnet olarak bıraktı: «Şüphesiz ben, hesap gü­nüne inanmayan her kendini beğenmişten Rabbim ve Rabbiniz (olan Al­lah)a sığınırım! » dedi.

Kıssanın bu bölümünün nakledilmesinin hikmeti, şudur: Mekke’de çok zor durumda kalan mü’minlerin, saldırıları devam eden azgın kâfirlerin şer­rinden Allahʹa sığınmaları öğütleniyor ve bu işin sonunun zaferle noktala­nacağına işâret ediliyor.

İMANINI GİZLEYEN KAHRAMAN BİR MÜ’MİN

«Firʹavn hanedanından imanını gizleyen mü’min bir adam, «siz, Rabbim Allahʹtır diyen bir adamı mı öldüreceksi­niz… » dedi. »

Hadîs-i Şerifte ifadesini bulduğu üzere, cihâdın en üstünü, zâlim hü­kümdarın yanında hakkı söylemektir. Nitekim Firʹavn, Musa (A. S. )ın vücu­dunu ortadan kaldırmak için devlet konseyinin oy birliğiyle karar vermesi­ni sağlamaya çalışırken, hem konseyde üye, hem de Firʹavn hanedanından olduğu anlaşılan, ama gerçekte Allahʹa ve Peygamberine olan imânını giz­li tutan kahraman bir mü’min bütün cesaretiyle ortaya atılıp, «Siz, Rabbim Allahʹtır diyen bir adamı mı öldüreceksiniz? Halbuki o size Rabbınızdan açık belgeler, kesin deliller, muʹcizeler getirdi. Eğer o yalancı ise, yalanının vebali kendisine; doğru ise, size vaʹdettiği (azabın) bir kısmı olsun size do­kunur. Şüphesiz ki Allah, elbette ölçüsünü aşan ve taşan, yalanı huy edi­nen kimseyi doğru yola eriştirmez.

Ey milletim, bugün için mülk ve saltanat sizindir. (Bulunduğunuz) yer­de üstünsünüzdür. Peki ama Allah’tan bize kahredici azap gelecek olursa, kim bize yardım eder? » dedi.

Bu uyarı üzerine Fir’avn’ın şöyle dediğini yine Kur’ân bize haber ver­mektedir:

«Ben size ancak uygun gördüğümü ve kendi görüşümü aksettiriyorum ve ben size ancak doğru ve isabetli yolu gösteriyorum. »

Kahraman mü’min yine bütün cesaretini toplayarak son uyarıda bulun­mayı uygun gördü ve sözlerini şöyle tamamladı: «Ey milletim, elbette ben o sürü sürü toplulukların birleştiği gündeki gibi bir durumun; Nuh kavmi­nin, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonraki kavimlerin durumu gibi bir durumun sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Allah, kullarına zulüm (etmek) istemez.

Ey Milletim, doğrusu ben sizin için bağrış çağrış (seslerinin yükseldiği bir) günden korkuyorum. O gün arka çevirip kaçarsınız da Allah’a (O’nun azabına) karşı sizi koruyan bir kimse bulunmaz. Allah kimi şaşırtıp saptı­rırsa, onu doğru yola eriştiren bulunmaz. »

Şüphesiz haktan yana olan bu sözler hem büyük bir cesaret meselesi­dir, hem de Yusuf Peygamber’in sulh-u selâmetle hükmettiği bir ülkede, görevli bir peygamberin öldürülmesinin reddi mümkün olmayan felâkete yol açacağını hatırlatmayı ve din, ibâdet hürriyetine zincir vurmanın hiçbir hükümdara ve idareye rahmet ve fazilet kapılarını açmadığını ve açmaya­cağını dolaylı şekilde anlatmayı amaçlamaktaydı.

Böylece sözü edilen Kahraman müʹminin hakkı Hak adına söylemeyi, ölüm pahasına da olsa, göze aldığı anlaşılmakta ve böylece kahramanlara her zaman toplumun muhtaç olduğuna işâret edilmektedir.

Mükâfat olarak da Cenâb-ı Hak o kahraman müʹmini hem misâl gös­teriyor, hem de onun kadrini yücelterek Kur’ân’daki bu sûreye «mü’min» ismini veriyor.

GÖZLERİ YAŞARTAN TARİHİ BİR OLAY

Bu konuda gözleri yaşartan tarihî bir olayı, muhaddis Bezzar ve Ebû Nuaym, Hz. Ali (R. A. )den naklen şöyle rivâyet etmişlerdir:

- Bir gün Hz. Ali (R. A. ), biraraya gelip büyükçe bir cemaat oluşturan müʹminlere şunu sordu:

- Bana insanların en kahramanının kim olduğunu haber verir misi­niz?

Onlar da hep bir ağızdan:

- Sensin... diye cevap verdiler ve aralarındaki konuşma şöyle devam etti:

- Ben bugüne kadar kiminle vuruşmak üzere karşılaştımsa, mutlaka intikam almak istedim. O bakımdan siz bana en kahraman kişinin kim ol­duğunu haber verin.

- Bilmiyoruz, lütfen en kahramanın kim olduğunu siz söyleyin?

- Ebû Bekir (R. A. )dır. Çünkü o sıkıntılı günlerde Kureyş müşrikleri Resûlüllahʹın (A. S. ) etrafını çevirip kimi itip kakıyor, kimi eteğini çekip «İlâhlarımızı tek ilâh yapan sen misin? » diyor ve bir sürü zorluk öne sü­rüyorlardı. Allahʹa and olsun ki, Ebû Bekir (R. A. )den başka bizden hiç bi­rimiz müdahale edemiyorduk. O tek başına koştu, kimini vurup itti, kimini bir tarafa çekti, kiminin önüne geçip engel oldu ve sesini şöyle yükseltti: «Yazıklar olsun size! Rabbim Allahʹtır diyen bir adamı mı öldürüyorsunuz?! » Hz. Ali (R. A. ) bu olayı anlatırken hırkasının bir ucunu kaldırıp yüzüne doğ­ru götürdü ve sakalı ıslanıncaya kadar ağladı ve arkasından şunu sordu:

- Şimdi Allah için söyleyin, Fir’avn hanedanından olan o kahraman müʹmin mi, yoksa Ebû Bekir (R. A. ) mı daha hayırlıdır?

Kimse cevap vermedi. Hz. Ali (R. A. ) kendi sorusunu şöyle cevapladı:

- Cevap versenize! Allahʹa yemin ederim ki Ebû Bekir (R. A. )ın bir saati, imanını gizleyen o kahraman müʹminin -ki Allah onu kendi kitabında övüyor- bütün vakitlerinden daha hayırlıdır. Zira Ebû Bekir (R. A. ) imânını açıklayıp bütün malını ve gücünü Allah ve Peygamberi yolunda harcamış­tır.

GEÇİCİ KUDRET VE SALTANATA ALDANMAMAK

«Ey mil­letim, bugün için mülk ve saltanat sizindir. (Bulunduğunuz) yerde üstünsünüzdür. Peki ama Allah’tan bize kahredici bir azap gelecek olursa, kim bi­ze yardım eder? dedi. »

O kahraman mü’min, konseyin dikkatini ikinci bir hususa çekerek, bu­günkü geçici saltanata bakıp geleceği unutmamalarını öğütledi ve nice sal­tanatların yerle bir edildiğine dolaylı şekilde atıfta bulundu. Bir yandan da Fir’avn’ın hiçbir zaman ilâh olamıyacağına, ama her şeyi kahr-u saltanatı altında tutan Allahʹın varlığına değinerek üyelerin dalkavukluk yapmaları­nın doğru bir hareket olmadığına işârette bulundu. Şüphesiz kendini ilâh­laştırıp halka zulmeden ve Allah’ın rahmet olarak gönderdiği peygamberi öldürmeye yönelen zâlim bir hükümdarın önünde bundan daha tesirli ve uyarıcı ne söylenebilirdi? Kurʹân-ı Kerîm, kıyâmete kadar gerçek mü’minlere misâl teşkil edecek bu kahraman müʹminin yaptığı o müstesnâ uya­rısını dokuz madde halinde açıklarken, hakkı savunmanın ne büyük fazilet olduğunu ilhâm etmektedir. Şöyle ki:

1- «Rabbim Allah»tır diyen bir adamı mı öldürmek istiyorsunuz?! Bunda ne gibi suç ve düzene karşı gelmeklik vardır?

2- Öldürmek istediğiniz adam, Rabbından size, beşer kudretini aşan, aklı harekete geçiren, vicdanı berraklaştıran belge ve muʹcizeyle gelmiş bulunuyor. Bu, iyi düşünüp gerçeği anlamanıza yetmiyor mu?

3- Sözünü ettiğim adam, bir an varsayalım ki yalan söylüyor, bunun vebâli sadece kendisine döner ve o bu davranışıyla kendini halkın gözün­den düşürmüş olur.

4- Ama o yalnız doğruyu söylüyor ve gerçekten haber veriyorsa ve siz de buna rağmen onu reddedip öldürmeyi kararlaştırıyorsanız, Onun Al­lah’tan alıp size haber verdiği elim azaba, yok edici felâkete katlanmanız gerekir.

5- Şüphesiz Cenâb-ı Hak ölçüsünü aşan ve taşan, yalanı huy edi­nen kimseyi doğru yola eriştirmez.

6- Bugünkü geçici kudret ve saltanata güvenip birtakım haksızlıklar­da bulunmanın mâkul hiçbir yanı yoktur. Kaldı ki, zulüm ve azgınlıkta bu­lunan bir kavim ve milleti Cenâb-ı Hakkʹın hükmünden hiç kimse kurtaramamıştır.

7- Misal olarak Nuh Kavmi, Âd ve Semûd Kavimlerini bir hatırlayınız. İlâhî hüküm indiği zaman onları yerle bir etmedi mi? Bugün sadece kalın­tılarını görebilmekte ve yıkılıp yok edilme sebepleri üzerinde kafamızı yor­mamaktayız. İşte sizin hakkınızda da böyle bir azabın inmesinden endişe ederim.

8- Unutmayın ki, Cenâb-ı Hak mutlak anlamda âdildir, O hiçbir za­man kullarına zulmetmez, ama onlar kendilerine zulmederler.

9- İlâhî hüküm inip felâket sizi her yanınızdan çevirince, bağrış ve çağrışların hiçbir yararı olmaz ve işte ben sizin hakkınızda öyle bir günün geleceğinden korkuyorum ve bir mü’min olarak son uyarımı yapıyorum.

İşte o kahraman mü’min her şeye rağmen bu hakikatleri dile getirerek kendine düşen uyarı görevini yerine getirmiş ve kendisinden sonrakilere ör­nek edinilecek bir mücadele metodu mirâs bırakmıştır.

HAK ADINA YÜKSELEN SES, FİRʹAVNʹI SARSTI

Kendini ilâhlaştıracak kadar şımaran, insanları kul köle edinecek ka­dar İlâhî sınırları çiğneyen, büyük bir peygamberi öldürmeye kalkışacak kadar şuursuzlaşan Fir’avn’ı yanlış bir karar almanın eşiğinden ancak kon­sey üyelerinden imanını düne kadar gizleyen bir kahraman hak adına sesi­ni yükselterek çevirdi. Onun o tok ve samimi sesi Fir’avn’ı sarstı ve haddi­ni bilmeye dâvet etti. Diğer üyeler, bu cesaret yansıtan uyarıya pek itiraz edemediler..

Böylece Fir’avn, karşısında muhalif görünce rotayı değiştirmek, yelken­leri indirmek zorunda kaldı ve: «Ben size ancak uygun gördüğümü ve ken­di görüşümü aksettiriyorum ve ben size ancak doğru ve isabetli yolu gös­teriyorum» diyerek konunun bir çıkmaza sokulmasını ve prestijinin iyice sarsılmasını önlemeye çalıştı.

Resûlüllahʹın (A. S. ) Mekke döneminde buna benzer cesaret ve kahra­manlığı Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ), Ömer (R. A. ) ve Hz. Ali (R. A. ) göstermemiş­ler miydi? Ebû Zer el-Gıffarî benzeri bir cesaretle sesini yükseltirken ko­maya sokuluncaya kadar dövülmemiş miydi? Bilâl Habeşî, Yâsir ve Eşi Sümeyye, oğlu Ammar daha ileri giderek ölüm pahasına «Allah birdir, Mu­hammed (A. S. ) Oʹnun peygamberidir» diyerek her türlü övgünün üstünde bir imân celâdetiyle ortaya çıkmamışlar mıydı?

Cenâb-ı Hak, Musa (A. S. ) kıssasında yer alan bu müstesnâ olayı açık­larken, zaferin çok yakın olduğunu, Firʹavn’ın İlâhî hışma uğrayarak yok edilmesinin misâl teşkil ettiğini haber veriyor. Nitekim çok geçmeden bu âyetlerin işârette bulunduğu zafer gerçekleşti ve azgın kâfirler baş eğmek zorunda kaldı.

ALLAHʹIN ÂYETLERİ ÜZERİNDE BİLGİSİZ VE BELGESİZ TARTIŞANLAR

«O şüpheciler ki, kendileri­ne gelmiş bir delil ve belge olmaksızın Allahʹın âyetleri hakkında tartışıp dururlar.. »

İlgili âyetlerle hem Mekkeli müşriklere hem de kıyâmete kadar orta­ya çıkacak olan inkârcı maddecilere hakkın sesi, mü’min bir kulun dilinde tecelli edip duyurulduktan sonra, ellerinde isbatlayıcı bir delil ve belge ol­madığı halde Allahʹın âyetlerini reddetmek için tartışan sapıklarla ilgili İlâ­hî hüküm bildirilmektedir:

«Kendilerine gelmiş bir delil ve belge olmaksızın Allahʹın âyetleri hak­kında tartışıp durdular. (Şüphesiz bu), Allah yanında da, imân edenler ya­nında da büyük bir öfke ve nefrettir. İşte Allah, kendini beğenmiş her zor­banın kalbini böyle mühürler. »

Nitekim Cenâb-ı Hak, Firʹavn’ın, Ebû Cehlʹin ve emsali azgınların kalp­lerini mühürleyip onları sapıklıklarıyla başbaşa bırakmış ve arkasından İlâ­hî hükmünü indirip yerine getirmişti. Dün böyle olduğu gibi, yarın da, yarın­dan sonra da böyle olacak; sünnetullah azgın inkârcılar hakkında hükmü­nü kusursuz yürütecektir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, tarihin ibretli olaylarına dikkatler çekildi ve Mu­sa (A. S. ) ile Fir’avn kıssasının önemli birkaç safhası misâl verildi. İmanını gizleyen kahraman bir müʹminin hakkı nasıl dile getirdiğine atıf yapılarak örnek bir tablo ortaya konuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, Fir’avnʹın mantık dışı birtakım çarelere baş vurma isteği konu ediliyor ve arkasından o kahraman müʹminin yaptığı uyarı ve irşada yer verilerek, hakkın sesine kulaklarını tıkayan bir milletin hazin akı­betine dikkat çekiliyor ve böylece Hakkʹı red ve inkâr edenler bir defa daha uyarılıyor.