MEÂLİ:
26 - Allah şüphesiz ki bir sivrisineği ve ondan (hilkat ve sanʹat inceliği bakımından) daha büyüğünü, (yapı itibariyle daha küçüğünü) misâl getirmekten çekinmez. İmân edenlere gelince, onlar bunun Rabları tarafından hak olduğunu elbette bilirler. Küfre saplananlar ise, «Allah bununla misâl olarak neyi murad etmiştir? » derler. (Allah) bununla (insanları imtihan ederek) bir çoğunu (bilgisizlikleri ve nankörlükleri yüzünden) şaşırtır. Bir çoğunu da (bilgili oldukları ve akıllarını hayra kullandıkları için) doğru yola iletir. (Fakat) bununla fâsıklardan başkasını şaşırtmaz.
27 - O fâsıklar ki, Allahʹın (Elestu bi-Rabbiküm = Ben sizin Rabbınız değil miyim? hitabındaki veya semâvî kitaplarda geleceği haber verilen son peygambere inanmaları hususundaki) ahdini tevsik ettikten sonra bozarlar. Allah’ın (biraraya getirilip) bitiştirilmesini emrettiği (dinî, ahlâkî, içtimai bağları) keserler ve yeryüzünde fesad çıkarırlar. İşte zararda kalanlar ancak onlardır.
İbn Abbas (R. A. ), İbn Mesʹûd (R. A. ) ve diğer bâzı sahabîlere göre: Cenâb-ı Allah münâfıklar hakkında (Meseluhum kemeselillezistevgade nârâ) ve (Ev kesayyibim mines semâi) 17, 18. âyetlerle misal verdiğinde Medine’deki münâfıklar, Peygamber’e ve Kur’ân’a iftirada bulunarak: «Allah bu gibi basit misalleri vermekten çok yücedir» dediler. Yahûdîler: «Allah bu gibi değersiz, âdi şeyleri anmaktan neyi murad ediyor? » diyerek Kelâmüllah’ı küçümsediler. Bâzı müşrikler de: «Bu gibi değersiz şeylerden bahseden bir tanrıya biz tapmayız» diye inadlarını bir kat daha artırdılar. Bunun üzerine 26, 27. âyetler indirildi.
Abdurrezzak Kemalüddîn bin Abdülganâim (H. 727/M. 1326) ın İmam Katade’den yaptığı rivâyete göre: Allah müşriklerin hâlini örümcek ve sineği misal vererek belirttiğinde, inkârcılar dediler ki: «Örümcek ve sinek... İki değersiz şey, bunlar da ne oluyormuş ki Muhammedʹin Tanrısı bunlardan bahsediyor! »
Bunun üzerine yukarıdaki âyetler inmiştir.
Rebî’ bin Enes’den yapılan rivâyete ve İbn Cerîr et-Taberî’nin beyânına göre: Allah Teâlâ bu iki âyeti dünyaya misal olarak vermiş. Sivrisinek aç kaldığı zaman daha iyi uçar, doyunca zor hareket eder. Hallerine uygun getirilen misalden de anlaşılacağı gibi inkârcılar da dünyalığa iyice dalıp tuğyanları artınca Allah hareketlerini keser de yeryüzünde onları perişan kılar.
İbn Cerîr et-Taberî böyle bir tefsîrde bulunmakla beraber İbn Abbas ve İbn Mes’ûdʹdan yapılan rivâyeti ihtiyar ettiğini söyler.
İLMÎ YÖNÜ (Kana susamış bir yaratık: sivrisinek).
Küfrün sarhoşluğuyla gözleri dönen ve bu yüzden Allahʹa dosdoğru inananların kanına susayan kâfirler bu konuda sivrisineğe benzetilmiştir. Ne uygun bir benzetme!
İnsanlığın en korkunç düşmanı, komünizm ile ateizmdir. Bu doktrinin kurtarıcı olduğuna inananlar amansız bir inkâr hastalığı mikrobunu etrafa saçmakta ve girdikleri her topluluğu zehirlemeğe çalışmaktadırlar. Asr-ı saadette olduğu gibi bugün de yirminci asrın icab ve metodlarıyla beşeriyetin, bilhassa mü’minlerin huzurunu kaçıran bunlar icrâ-yi faaliyet etmektedirler.
Kur’ân-ı Kerîm bunları sıtma sivrisineğine benzetmektedir. Şöyle ki: Sıtma sivrisineği (Anopheles maculipennis) yeryüzünde yaşayan en tehlikeli böcekler arasında geniş bir saha kaplamaktadır. Malarya adı verilen ve insanlığın en korkunç düşmanlarından biri olan amansız hastalığın te’sirlerini taşırlar. Bu hastalığı meydana getiren asalak tipten hayvancıkların ömrü ikiye bölünmüş gibidir. Ömürlerinin bir bölümünü bu sivrisineğin vücudunda, geri kalan bölümünü de insan vücudunda geçirirler.
İşte komünistlerle ateistler de böyledir. Ömürlerinin bir bölümünü komünizm eğitim merkezlerinde, diğer bölümünü de mukaddes mefhumları, dinî akideleri altüst etmek, gönüllerdeki îmân ışığını söndürüp yerine maddeyi yerleştirmek için insanların arasında geçirirler. Bunların az veya görünüşte zayıf olduğuna hiç bir zaman aldanmamak lâzım. Sivrisinek de küçücük bir böcektir; fakat taşıdığı zehir ve soktuğu iğne hayvan derisini delecek kudrettedir.
Sivrisinek konduğu yüzeyde eğik olarak durur. Komünistle ateist de bulunduğu cemiyetin bünyesinde eğik durur.
Şurada bir hususa daha işâret etmek yerinde olur: İnsanları ısıran ve zehirliyen dişi sivrisineklerdir. Dinsizler de böyledir; kadını bir ifsad meta’i olarak hazırlar ve şehvete hitab eden, aklı perdeleyen bu varlığı her türlü neşir ve eğitim vasıtalarıyla insanlar arasına sevkederler.
Allah ne güzel misal veriyor!
AHLÂKÎ VE İCTİMAÎ YÖNÜ
Kurʹânʹa ve onu teblîğ eden Hazret-i Muhammed’e (A. S. ) bir türlü inanmıyan ve inanmak istemiyen kalbi kara bir sürü müşrik ve münâfıklar, Allah’ın Kur’ân’da büyük hikmetler, ilmî ve ahlâkî gerçekler taşıyan misallere yer vermesini, özellikle kâfirlerin tutum ve hallerine uygun olarak örümcek ve sinekten bahsetmesini yererek İslâm dininin kadrini düşürmeğe, Kelâmüllah’a nâkise getirmeğe bir delil ve şâhid saydılar ve durmadan bu konuda şüphe havasını estirmeğe başladılar. «Bu gibi basit ve o kadar âdi misaller Allah’dan nasıl sâdır olabilir? Biz bunu O’nun yüceliğine yakıştıramayız», dediler.
Bu, münâfıkların îmân kalʹasına karşı giriştikleri hamlenin bir tarafı idi. Âyetler, İlâhî hikmetleri üstün bir misalla açıklıyarak mü’minlerin îmân ve yakînini artırdı ve ayni zamanda onların hamlesini de zararsız hâle getirdi.
Allah bir sivrisineği ve onun üstünde daha küçük, fakat İlâhî san’atın inceliğini belirtmekte daha büyük bir böceği misal getirmekten çekinmez. Çünkü O, küçücük varlıkların da, büyük varlıkların da Rabbisidir. Sineği de fili de yaratan O’dur. Sineğin yaratılışındaki İlâhî mu’cize ne ise, filin de yaratılmasındaki mu’cize odur. Bu mu’cize fiziko-şimik kanunlarla bir türlü izah edilemiyen hayat mu’cizesidir ki onun muğlak sırrını Allah’dan başka kimse bilmez.
Demek ki, misalda olan ibret, hacim ve şekilde değildir. Misallar tenvîr ve tebsîr edevatıdır. Akledip düşünebilen bir topluluk için İlâhî misallerde ne büyük hikmetler vardır. Her şeyden önce lüzumlu bir imtihandır. Aklını kullanan hakikî müʹminler bu misalların Allah’dan olduğunu bilirler.
İ’TİKADÎ YÖNÜ
Dinden idlâl etmenin lügatçe mânâsı: Dini terketmeye çağırmak ve dini her vesîleyle gözden düşürmeye çalışmaktır. Allah’ın Kur’ân’da şeytana ve Fir’avn’e izâfe ettiği (Fir’avn, kavmini (doğru yoldan) saptırdı ve onlara (bir türlü) doğru yolu göstermedi. ) (… şüphesiz ki o, apaçık saptırıcı bir düşmandır. ) idlâl bunu ifâde eder.
İdlâl’ı bu mânâyla Allahʹa izâfe etmek câiz değildir. Çünkü Allah ne insanları küfre ve sapıklığa çağırır, ne de onları bu yola tahrik eder. Bilâkis bundan men’eder ve dinlemiyerek inad edenler için acıklı bir azâbı va’deder.
Bu bakımdan icmâa göre de: Kurʹân’da Allah’a izâfe olunan İdlâl’ı zâhiri üzerine hemledip mânâlandırmak aslâ doğru olmaz. Teʹvîl etmek lâzımdır. Cebriyye ve Kaderiyye bu nisbeti, «Allah küfrü ve dalâleti onlarda yaratmış ve böylece onları îmândan menʹederek onlarla îmân arasına bir perde germiştir» şeklinde teʹvîl etmişlerdir. Mu’tezileye göre: Bu te’vîl ne lügatin aslıyla ne de aklî delâletle bağdaşabilir. Zira bir kimseyi bir yoldan cebren men’etmeğe (adallehu) denilmez de (menaâhu) denilir. Sonra Allah iblis ile Firʹâvn’ı «idlâl edicilikle» vasıflandırıyor ki ne iblis, ne de Fir’âvn dalâletin yaratıcılarıdır.
Aklî yönden bağdaşamadığına gelince, Allahʹın hem dalâleti insanlarda yaratması, sonra da onu îmân ile mükellef kılması iki zıddı cemʹedip teklîfte bulunması demektir ki, bu, zulüm ve adaletsizliğin tâ kendisi olmuş olur.
O halde «idlâl» Allah’a nisbet edildiği yerlerde «ibtilâ» ve «imtihan», «tenkîl» ve «ukubat» ile teʹvîl olunur. Diğer bir görüşe göre «idlâl», dalâletle adlandırma, demektir veya «dalâl» ile «idlâl» azâb ve taʹzîb, demektir. Ayrıca «ibtâl» ve «ihlâk» mânâlarında da kullanılmıştır.
TASAVVUFÎ YÖNÜ
Hakkı inkâr eden bir kâfir ve sapık, Allah katında bir sivrisinekten daha değersiz ve daha aşağıdır. Çünkü sivrisinek ne için yaratılmışsa, onu aksatmadan yapmakta ve ölünceye kadar bunu terketmemektedir. Kâfir ve münâfık ise, yaratıldığı gayenin hilâfına hareket eder, bulunduğu mertebe-i insaniyenin mihveri dışına çıkar.
Allah’ın verdiği misalleri küçümseyen câhillere «Fâsikîn» deniliyor. Çünkü onlar kalb makamından nefs makamına inmişler; Rahmân’a itaati bırakıp şeytana uymuşlardır. O kadar ki Allahʹın «Elestü bi-Rabbiküm» hitabına verdikleri müsbet cevabı ve bu cevabın taşıdığı ahdi bozmuşlardır.
Bu sebeple beşeriyetin hayat muvazenesini altüst etmeğe âlet olmuşlar, ebediyete uzanan nûrânî cevherleri, fâni zulmetler içinde yitirme bedbahtlığına düşmüşlerdir.
TAHLİLLER
(lâ yestahyî) fiili, İbn Kesîr’e göre, «lâ-yestenkifu = çekinmez, » mânâsına; Medârik’e göre, «terketmez» mânâsınadır. Çünkü terk, hayânın levazımındandır. Hayânın asıl mânâsı, kötü bir şeyi -yerilir korkusuyla- yapmaktan vazgeçmektir. Diğer bir târifle: Nefsin sıkılmasıyla yüzde beliren kızartı demektir. O halde h a y â, kötülüğe cür’et ile hacalet arasında ortalama bir haslet-i hasenedir.
Bu mânâyla hayânın Allah’a nisbeti aslâ doğru değildir. Bununla beraber nisbet edilmiştir. Çünkü, temsîli terketmeye başlıca sebep hayâ olabilir. Hayâ ise Allah hakkında muhaldir. O halde temsîli terke bir sebep yoktur. Bunun için «Lâ-yetrükü» değil de «lâ-yestahyi» buyurulmuştur.
Hakk, inkârı câiz olmayan zihin hâricinde sübut bulmuş şey demektir.
(yudıllu bihî kesîrav ve yehdî bihî kesîrâ) Cehlin sapıklığa, ilmin doğruya ve iyiye yol açacağını beyân eder.
Fâsık, îmân sınırından dışarı çıkan kimsenin sıfatıdır. Şeriâtte İse, büyük günah işlemekle İlâhî emirden dışarı çıkan kimse demektir. Bunun üç derecesi var: 1- Büyük günahları hoş görmediği halde bâzan onu işler... 2- Günahın büyüklüğüne aldırış etmeden işlenmesini i’tiyad edinir... 3- Tasvîb ederek onu işler...
Üçüncü derecede bulunan kimse îmândan sıyrılır, küfür kaftanına bürünür. Asıl tehlikeli olanı da budur. (Kadı Beyzavî Tefsiri).
Darb, bir şeyi diğer bir şeye vurmak mânâsınadır. Burada «Darb-ı mesel» terkibi, mesel (misal) getirmek, mânâsında kullanılır.
Ayetler arasında bağlantı
Şânı yüce Allah varlığıyla, birliğiyle ilgili delileri, Hazret-i Muhammed’in (A. S. ) risâletine, dönülecek günün hak ve gerçek olduğuna dair huccetleri vecîz bir uslûbla bir bir beyân ettikten sonra, bütün mükellefleri (ergenlik çağına girmiş insanları) kapsayan büyük nîmetlerinden bahsediyor ve bunca delâil ve belgeler karşısında küfre sapıp, saplanmanın hayret uyandırıcı bir hal olduğunu, hele akl-i selîmle aslâ bağdaşamıya cağını hatırlatarak (tekfurûne billâhi) buyuruyor.