MEÂLİ:
24- Ey imân edenler! Allah ve Peygamber, hayat veren şeye sizi çağırdığında icâbet edin. Bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer ve sonunda (dirilip hepiniz) Oʹnun huzurunda biraraya getirilerek toplanacaksınız.
25- Öyle bir fitneden korkup sakının ki, o yalnız sizden zâlimlere dokunmaz. Bilin ki, gerçekten Allahʹın cezâ olarak vereceği azâp çok şiddetlidir.
26- Hatırlayın ki, bir zamanlar siz yeryüzünde hem az, hem de zayıf ve âcizdiniz; insanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz; bu durumda iken Allah size yer-yurt verip barındırdı, sizi yardımıyla destekleyip kuvvetlendirdi ve sizi temiz ve helâl şeylerle rızıklandırdı ki şükredesiniz.
İLGİLİ HADİSLER
Ashab-ı kirâmdan Ebû Saîd el-Muallâ (R. A. ) anlatıyor: Mescid-i Saadette namaz kılıyordum, tam o sırada Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz beni çağırdı. Namazda bulunduğum için hem cevap veremedim, hem de gidemedim. Namazdan sonra huzuruna vardım ve namazda bulunduğum için gelemedim, diyerek özür diledim. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) bana: «Allah Kur’ânʹda, Allah ve Peygamberi sizi çağırdığında icabet edin, buyurmuyor mu? » buyurarak uyarıda bulundu. (Buharî: Ebû Saîd el-Muallâ (R. A. )den)
Ebû Hüreyre (R. A. ) de şöyle anlatıyor: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Übey b. Kâbʹe gitmek üzere çıktı. O sırada Übey namaz kılıyordu. Peygamber (A. S. ) «Ya Übey! » diyerek seslendi. Übey (R. A. ) göz ucuyla baktı, fakat icabet etmedi. Namazını hafif tutup bitirdikten sonra Resûlüllahʹa (A. S. ) geldi ve «es-Selâmü aleyke ya Resûlellah! » dedi. Resûlüllâh (A. S. ) onun selâmını alıp cevapladı ve «Benim dâvetime icabet etmekten seni alıkoyan nedir? » diye sordu. O da, «namaz... » diye cevap verince Efendimiz (A. S. ) şöyle buyurdu: «Allah’ın bana vahyettiği kitapta, Allah ve Peygamberi, hayat veren şeye sizi çağırdığında icabet edin, buyurulduğunu görmedin mi? » Übey (R. A. ) «evet gördüm, inşaallah bundan böyle (o hataya bir daha) dönmem» diye (af diledi). (Müslim/kader: 17- İbn Mâce/duâ: 2- Ahmed: 2/168-3/112, 257)
Tabii bu sırf Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize has bir saygıdır. Başka birinin çağırması, farz namazı yarıda kesmemizi gerektirmez. Ancak nâfile namaz kılarken adamın ana veya babası çağırırsa, onu olduğu yerde kesip onların çağrısına koşar.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz buyurdu:
«Doğrusu âdemoğullarının kalbi Rahmânʹın iki parmağı arasında bulunuyor, onu dilediği gibi çevirir. »
«Ey kalbleri çeviren Allahım! bizim kalbimizi sana itaât üzere sâbit kıl. » (Buharî/tevhîd: 11- Ahmed: 2/168, 173)
«Herhangi bir kavim ve topluluk arasında bir adam günah işler de onlar onu değiştirmeye (vazgeçirmeye) güçleri yettiği halde değiştirmezler (ona engel olmazlar)sa, kendileri ölmeden önce Allah onlara herhalde bir azâp eriştirecektir. » (Ebû Dâvud: Cerîr b. Abdullah (R. A. )den)
«İleride birtakım fitneler olacak; o günlerde oturan, ayakta durandan; ayakta duran, yürüyenden; yürüyen, koşandan hayırlı olacak. Kim o fitneye doğru yüzçevirip onu görmeye çalışırsa, herhalde fitne de onu görecek ve onu kahredecek. Kim de fitne zamanı iltica edecek veya sığınacak bir yer bulacak olursa, hemen oraya sığınsın. » (Buharî/fiten: 9, menakıb: 25- Müslim/fiten: 10. 13- Tirmizî/fiten: 29- Ahmed: 1/169, 185- 2/282, 408)
«Canımı kudret elinde tutan zata and olsun ki, ya iyilikle emreder ve kötülükten menʹedersiniz ya da çok sürmez Allah kendi yanından üzerinize bir azâp gönderir de ondan sonra duâ edersiniz, duânız kabul olmaz. » (Ebû Dâvud/melâhim: 16- Tirmizî/fiten: 9- Ahmed: 5/388, 390, 391)
«Allahʹın koyduğu sınırlar üzerinde durup (onu aşmayan) kimse ile o sınırı aşan kimsenin misali, bir gemi yolcularının misaline benzer: Onlar gemiye yerleşmek hususunda kur’a çektiler; bir kısmına geminin üstü, bir kısmına da altı isabet etti. Geminin alt kısmındakiler (deniz) suyundan yararlanmak istedikleri zaman, yukarı kısmındakilere başvurup dediler ki: Bize ait yerden bir delik açıp yararlansak da üstümüzdekilere bir zarar vermezsek (ne dersiniz?) Üsttekiler, onları arzuladıkları şeyi yapmaya terkeder de müdahale etmiyecek olurlarsa, hepsi birden helâk olurlar. Ama onların ellerinden tutup engel olurlarsa, hem kendileri, hem de onlar birlikte kurtulurlar. » (Sahîh-i Buharî/şirket: 6. şehadet: 30- Tirmizî/fiten: 12- Ahmed: 4/268, 269, 270, 273)
İLÂHÎ DAVETTE EĞİTİMİN ÖNEMİ
«Ey imân edenler! Allah ve Peygamberi, hayat veren şeye sizi çağırdığında icabet edin.. »
Meâlindeki âyetle, insanlara maddî ve mânevî hayat veren, insana gerçek yaratanını tanıtan, kulluğun anlam ve hikmetini öğreten, görevini belleten; insanı hayvanî sıfatların tesirinden bir ölçüye kadar uzaklaştıran, onu melek tabiatlı yapan; aileye düzen, topluma huzur, ülkelere adâlet güneşini doğuran Allah ve Peygamberinin talim ve terbiye (öğretim ve eğitim) çağrılarına kulak verip gitmemiz emrediliyor. Çünkü sözü edilen gerçekleri yalnız ilim ve akılla bulup bütünüyle kavramamız, hikmetiyle anlayıp amel etmemiz bir bakıma mümkün değildir. Beşer aklının ürünü olan eğitim sistemi, beşer kadar kusurlu ve onun kadar kısa ömürlüdür; aynı zamanda öyle bir eğitimin hedefi de sadece dünya ve maddedir. Allah’ın gösterdiği eğitim yolu ise hem iki yönlüdür, bir yüzü dünyaya, diğer yüzü âhirete yöneliktir, hem de kalıcıdır.
O bakımdan beşer aklının ürünü olan eğitimde imân ve din ahlâkının mayası bulunduğu takdirde, çok başarılı ve netice vericidir. Tecrübeler bunu isbatlamıştır. Akıl, zekâ, kulak, göz, dil ve duygularımız böylesine kalıcı ve olumlu sonuç verici bir eğitime yönelmeye birer vasıta niteliğindedirler; her biri yerinde, yaratıldığı amaca göre kullanıldığı ölçüde mutluluk vaʹdeden
«Bilin ki Allah, kişiyle kalbi arasına girer.. »
Kalb, ilâhî çağrıya yöneldiği nisbette O’nun sevgi ve yardımına erişir; uzaklaştığı oranda yardımsız kalıp katılaşır. Bu hal de onu asıl amacından uzaklaştırıp manevî gıdadan yoksun bırakır.
Kalb katılaşma düzeyinde inkâr ve azgınlıkta ısrar ettiği sürece kararır, üzerine kılıf geçirilir, o yüzden ilâhî feyiz ve rahmeti alamaz olur. O kılıfı ya da kesif perdeyi yırttığı takdirde amacına yönelme imkânını bulmuş olur. Işığını ilâhî sevgiden, gıdasını O’nun rahmet ve gufranından alır. Çok sürmez Allah ile beraber olma mutluluğuna erişir. İşte o zaman ne yaparsa Allah için yapar; düşünce ve duyguları ilâhî süzgüden geçer. Artık o hem kendini, hem de çevresini aydınlatan bir lamba olur.
ALLAHʹTAN KAÇMAK NE MÜMKÜN
«Ve sonunda (hepiniz dirilerek) onun huzurunda biraraya getirilip toplanacaksınız. »
Allahʹtan kaçmak, O’nun irâde, ilim, kudret ve tasarrufunun dışına çıkmak mümkün müdür? Kâinat her parçasıyla O’nun kabza-i kudretinde yaratıldığı gayeye yöneltilmemiş midir? Hiçbir şey yaratıldığı kanunun, bağlı bulunduğu plan ve proğramın dışına çıkabilmekte midir? Koyun süt vermekte, tavuk yumurtlamakta, arı bal yapmaktadır.
Ne var ki, kişinin beyni inkâr suyuyla yıkanıp, vicdanı madde ve şehvetle katılaşınca kutsî âlemden gelen esintiden zevk almaz olur. O yüzden Hakʹın daveti onu rahatsız eder, kalbini ve kulağını tıkayıp huzura kavuşmak ister. Oysa o tıkamanın neticesi ebedî huzursuzluktur. Allah sözünü işitmek istemez, hep O’ndan uzak kalmayı tercîh eder. Ama Allah Oʹna ondan yakındır, eninde sonunda dönüş Allah’adır. İlgili âyetle bu gerçek hatırlatılıyor.
«Öyle bir fitneden korkup sakının ki, o yalnız sizden zâlimlere dokunmaz. »
İslâm, toplum yapısında tam bir otokontrol sağlanmasını emreder. Sahanın ahlâksızlara, midecilere bırakılmasını aslâ hoş karşılamaz. Nitekim âyetin yorum ve açıklanmasıyla ilgili hadîsler bu gerçeği yansıtmaktadır.
Toplumun bu yönüyle ilgili sünnetullahın ölçülerine hem âyette, hem de hadîslerde işâret edilmiştir. Toplum, kendi bünyesine giren mikrop ve parazitleri yok etme, hiç değilse zararsız hale getirme gücüne sahip olduğu halde bunu ihmal ederse, gelen müsîbet ve fitne yalnız zalimleri ve fitnecileri değil, yaş-kuru ayırt etmeden hepsini kasıp kavurur. Bu bir İlâhî âdettir ki pek az istisnası olabilir.
Kur’ân özellikle toplum içindeki bir bakıma hayvanlaşıp akletmeyen, sağırlaşıp dilsizleşenlere dikkatleri çektikten sonra bunları tesirsiz duruma getirmeyi; barış ve huzur, din ve vicdan hürriyeti içinde yaşayabilmenin yol ve çaresi olarak ortaya koyuyor: «Öyle bir fitneden korkup sakının ki, o yalnız sizden zâlimlere dokunmaz. » buyuruyor.
Onun için iyilikle emretmek, kötülükten menʹetmek farz-ı kifâye sayılmıştır. Buna günümüzde «otokontrol» denilmektedir. Aksine bir anlayış ve tutumdan dolayı herkes sorumlu ve günahkârdır.
ALLAHʹIN MÜ’MİNLERE OLAN LÜTFU
«Hatırlayın ki, bir zamanlar siz yeryüzünde hem az, hem de zayıf ve âcizdiniz.... »
İslâm’ın ilk yıllarında çaresiz, az ve âciz olan mü’minler, düşmanın kahr-ü istilâsına uğramalarından hayli endişe duymuşlardı. Allah onları çoğalttı ve güçlendirdi; bunun için sebepleri kolaylaştırdı. Onlara barınak olarak yurt ihsân etti. Mekkeli’lerin zulmünden, işkencesinden kurtarıp Medineliʹlerin sevgi ve kardeşlik kucağına eriştirdi. Onlara tertemiz şeyleri rızık olarak verdi, her türlü murdar şeylerden onları arındırdı ve uzaklaştırdı. Böylece imân cephesi, haktan yana olanlar bir çığ gibi büyümeye başladılar da çeyrek asır sonra kıtalar üzerine yayıldılar. Yukarıdaki âyetle Müslümanların o günleri hatırlatılarak geleceklerini ona göre düzene sokmaları emrediliyor.
Her nîmet bir külfet sonucu gelir ve her nîmet katı bir nankörlük neticesi elden alınır. Bunu hiçbir zaman unutmamak gerekir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, gerçek kurtuluşun ve huzurun Allah ve Peygamberinin çağrılarına olumlu cevap vermekte olduğu belirtildi. Toplum yapısında otokontrolün sağlanmasına işâret edilerek, bu yola girilmediği takdirde gelecek olan fitne ve felâketin hepsini tedirgin edeceği haber verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allahʹın indirdiği ve insanlık için mutlak saadet vadettiği büyük emaneti olan Kurʹânʹa ve kendini insanlığın saadetine adayan son Peygamber Hz. Muhammedʹin (A. S. ) koyduğu ahlâk düsturuna, hayat düzenine hâinlik edilmemesi bildiriliyor; hiyânette bulunup yan çizenlerin kendilerine elim bir sonuç hazırlayacakları belirtiliyor.