MEÂLİ:
24- Size, onlara karşı zafer sağladıktan sonra Mekke sınırları içinde onların ellerini sizden çeken, sizin de ellerinizi onlardan çeken Oʹdur. Allah yaptıklarınızı görüp bilendir.
25- İnkârda ısrar edip sizi Mescid-i Haramʹdan alıkoyanlar, hediyelik kurbanlarınızı yerine ulaştırmanıza engel olanlar, onlardır. Eğer (içlerinde) sizin bilip tanıyamadığınız müʹmin erkekleri ve müʹmin kadınları bilmeden çiğnemeniz ve bu yüzden size vebâl, üzüntü ve sıkıntı gelmesi söz konusu olmasaydı, (elbette aranızda bir savaş meydana gelirdi). (Bu da) Allahʹın dilediği kimseyi rahmetine sokması içindir. Eğer onlar (o müʹmin erkekler ve kadınlar) diğerlerinden seçilip ayrılabilselerdi, onlardan küfre sapanları elem verici bir azâba uğratırdık.
26- Hani o inkâra sapanlar kalplerinde Cahiliye devrinin gurur ve taassubunu alevlendirdikleri zaman Allah, Peygamberinin ve mü’minler üzerine güven, huzur ve kalp sükûneti indirdi de onlara takvâ sözünü gerekli kıldı. Zaten onlar bu söze daha lâyık ve ehil idiler. Allah her şeyi bilendir.
İNİŞ SEBEBİ
Hudeybiye günü Mekkeli’lerden seksen kadar silahlı adam Cebel-i Tenʹîmʹde gizlenip Hz. Peygamberʹi (A. S. ) gaflete getirip arkadaşlarıyla birlikte esir etmek istiyorlardı. Cenâb-ı Hakk’ın lûtfu olarak, onların kalplerini barıştan, anlaşmadan yana çevirmesi sebebiyle, kaçınılması zor bir çatışma ve vuruşma önlenmiş oldu. Bunun üzerine ilgili 24. âyet indi. (Tefsîr-i Kurtubî: 16/280)
Diğer bir rivâyet:
Abdullah b. Muğeffer el-Müzenî (R. A. ) anlatıyor: «Biz Hz. Peygamber (A. S. ) ile beraber, Allahʹın Kur’ân’da sözünü ettiği ağacın altında bulunuyorduk. Dalları Resûlüllah’ın sırtına doğru sarkmış vaziyette idi. Ali b. Ebî Tâlib ve Süheyl b. Amr de orada hazır bulunuyorlardı. Resûlüllâh (A. S. ), Hz. Aliʹye (R. A. ): «Bismillahi’r-Rahmâni’r-Rahîm» yaz diye emretti. Süheyl b. Amr, müdahale ederek Hz. Ali’nin elini tuttu ve şöyle dedi: «Biz, Rahmân ve Rahîmʹi bilmiyoruz ve tanımıyoruz. Sen bizim bildiğimiz şekilde yaz. » Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ): «Ya Ali! Bi-ismikellahümme, yaz» diye buyurdu. Sonra Hz. Ali (R. A. ), «Bu, Allah Resûlü Muhammed ile Mekke halkı arasında bir sulh anlaşmasıdır» ibaresini yazdı. Süheyl b. Amr yine Hz. Ali’nin elini tutarak şöyle müdahalede bulundu: «Eğer Allah’ın Resûlü isen, o takdirde sana zulmetmiş bulunuyoruz. Onun için bizim ölçü ve anlayışımıza göre yazılsın.. » Hz. Peygamber (A. S. ), Hz. Ali’ye (R. A. ): «Ya Ali! Bu, Abdullah oğlu Muhammed ile Mekke arasında bir sulh anlaşmasıdır, ibaresini yaz» diye emretti. Tam bu sırada silahlı otuz kadar genç çıkageldi ve ayaklarından yükselen toz üstümüze doğru yöneldi. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) onlar aleyhine duâ etti de Cenâb-ı Hak onların kulaklarını işitemez hale soktu. Böylece kalkıp hepsini yakaladık. Peygamber (A. S. ) onlara: «Birisinin ahd-ü emânında bulunarak mı geldiniz, yoksa biri size güvence mi verdi? » diye sordu. Onlar da: «Hayır» deyince, Hz. Peygamber (A. S. ) hepsini serbest bıraktı. Bunun üzerine 24. âyet indi. (Müsned-i Ahmed: 1/342 - 4/87, 325)
25 ve 26. âyetlerin iniş sebebi ise, şöyle rivâyet edilmiştir:
Ashab-ı Kirâm’dan Abdullah b. Amr (R. A. ) diyor ki: Cüneyd b. Sübeyi’ şöyle anlattı: «Günün evvelinde kâfir olarak Resûlüllâh (A. S. ) ile savaştık, günün sonuna doğru Onunla birlikte yanyana Müslüman olduğumuz halde düşmana karşı savaştık. Biz, yedisi erkek, ikisi kadın olmak üzere dokuz kişi idik. »
Bu sebeple sözü edilen iki âyet inmiştir. (Taberânî - İbn Kesîr: 4/193)
HUDEYBİYE GÜNÜ NEREDEYSE VURUŞMA OLAYAZDI
«Size, onlara karşı zafer sağladıktan sonra Mekke sınırları içinde onların ellerini sizden çeken, sizin de ellerinizi onlardan çeken Oʹdur.. »
Mekkeli müşriklerin her türlü terbiye ve nezaket dışı söz ve davranışları; önceden silahlanıp ani bir baskında bulunmayı plânlayan bir grubun kötü niyeti; Hz. Osman’ın Mekke’de bir süre alıkonması ve birtakım ağır ve yersiz şartların ileri sürülmesi gibi olumsuz gelişmeler Müslümanlarla müşrikleri kanlı bir çatışmaya sürükleyecek nitelikteydi. Şüphesiz böylesine kanlı bir çatışma, ister istemez Harem sınırları içinde cereyan edecek ve Mekke’de, İslâmiyeti kendilerine din olarak seçip kâfirlerin işkencede bulunmasından korkarak imânlarını gizliyenler de böyle bir savaşta elde olmayarak yer alacak ve onların iç yüzünü henüz bilmeyen ashab-ı kirâmın darbelerine mâruz kalacaklardı. O sebeple mü’minler kendi din kardeşlerini öldürecek ve sonra da farkına varınca büyük bir teessür ve üzüntü duyacaklardı.
Cenâb-ı Hak böyle bir sonucun doğmasını murad etmedi. Mü’minlere sükûnet ve sabır havası estirerek hislerini yatıştırdı.
KELİME-İ TAKVA
«Onlara takvâ sözünü gerekli kıldı. Zaten onlar bu söze daha lâyık ve ehil idiler.. »
«Kelime-i Takvâ» kavramı üzerinde hayli durulmuş ve birbirine yakın yorum ve açıklamalarda bulunanlar olmuştur. Onları şöyle özetliyebiliriz:
a) Tirmizî’nin «hadîsün hasenün garibün» dediği rivâyetinde, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bunu «Lâ ilâhe illâllah» ile belirlemiştir.
b) İbn Cüreyc’e göre: «Lâ ilâhe illâllah, Muhammedʹün Resûlüllâh» sözüdür.
c) Atâ’ b. Ebî Rebahʹa göre: «Allahʹtan başka ilâh yoktur. O birdir, ortağı yoktur. Hamd O’na mahsustur. O’nun kudreti her şeye yeter» sözüdür.
d) Urve’nin el-Misver’den yaptığı rivâyete göre: «Allah’tan başka ilâh yoktur; O birdir, ortağı yoktur» sözüdür.
e) Hz. Ali (R. A. ) den yapılan rivâyete göre: «Allah’tan başka ilâh yoktur. Allah çok büyüktür» sözüdür.
f) Ali b. Talha’nın İbn Abbas (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre: «Lâ ilâhe illallah» kelimesidir. Aynı zamanda bu kelimenin gölgesi altında cihâd etmektir.
g) Zühri’ye göre: «Bismi’llahi’r-Rahmâni’r-Rahîm»dır.
Allah daha iyisini bilir. Ancak Tirmizîʹnin rivâyet ettiği hadîs, her ne kadar haber-i vâhid kapsamına girmekteyse de, hasen olduğu kabul edildiği takdirde -ki Tirmizî öyle kabul etmiştir- açıklama olarak onu daha sahîh ve sıhhatli kabul etmemiz uygun olur.
KELİME-İ TAKVÂ’YA BAĞLI KALMAK
Kur’ân, «Kelime-i Takvâ» sözüyle bütün mü’minlere, savaş ve barış hallerinde, «Allah’tan başka ilâh yoktur; Allah çok büyüktür» esasına bağlı ve sadık kalmalarını, bütün meselelerini bu esasın ışığı altında çözmelerini tavsiye ve telkîn etmektedir. Zira bu yüce söz, gayelerin gayesi, amaçların amacı; akıl ve imânı birleştirip hüküm vermenin tek çözüm şifresidir. Hudeybiye Anlaşması, bu sözün kalp ve kafalarda oluşturduğu gerçeği görebilme basiretiyle gerçekleştirilmiştir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Hudeybiye Anlaşmasından önceki gergin hava konu edildi. Arkasından yakın gelecekte mü’minlerin Mescid-i Haram’a girecekleri müjdelendi.
Aşağıdaki âyetlerle, Resûlüllah’ın (A. S. ) bundan böyle kâfirlere ve kitap ehline karşı üstünlük sağlayacağı ve İslâm Dini’nin bütün dinleri neshedip yürürlükten kaldırmak suretiyle Allah’ın insanlara son mesajı olduğunu izhar edeceği haber veriliyor. Sonra da Tevrat ve İncilʹde bazı vasıfları anlatılan Ashab-ı Kirâmʹın güzel halleri konu edilerek yönlendirici misal veriliyor.