Lokman Suresi 20-26. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَلَمْ تَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَاَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُنِيرٍ وَاِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا اَنْزَلَ اللّٰهُ قَالُوا بَلْ نَتَّبِعُ مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا اَوَلَوْ كَانَ الشَّيْطَانُ يَدْعُوهُمْ اِلٰى عَذَابِ السَّعِيرِ وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى وَاِلَى اللّٰهِ عَاقِبَةُ الْاُمُورِ وَمَنْ كَفَرَ فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا اِنَّ اللّٰهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ نُمَتِّعُهُمْ قَلِيلًا ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ اِلٰى عَذَابٍ غَلِيظٍ وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ

23.

Göklerde, yerde ne varsa hepsini Allah'ın sizin hizmetinize verdiğini ve açıkça yahut gizlice üzerinizdeki nimetlerini tamamladığını görmediniz mi? Yine de insanlar arasında, hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah hakkında tartışıp duranlar vardır.

Diyanet İşleri

21.

Kendilerine, "Allah'ın indirdiğine uyun" denildiği zaman, "Hayır, biz babalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız" derler. Şeytan, kendilerini cehennem azabına çağırıyor olsa da mı?

22.

Kim iyilik yaparak kendini Allah'a teslim ederse, şüphesiz en sağlam kulpa tutunmuştur. İşlerin sonu ancak Allah'a varır.

23.

Kim inkar ederse, onun inkarı seni üzmesin. Onların dönüşleri ancak bizedir. Biz de onlara yaptıklarını haber veririz. Allah, göğüslerin içindekini (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.

24.

Biz, onları (dünyada) biraz yararlandırırız. Sonra da onları ağır bir azaba sürükleriz.

25.

Andolsun, eğer onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, mutlaka "Allah" derler. De ki: "Hamd, Allah'a mahsustur." Fakat onların çoğu bilmezler.

26.

Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Şüphesiz Allah, her bakımdan sınırsız zengin olandır, övülmeye layık olandır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

20- Görmediniz mi, Allah göklerde ve yerde olanı baş eğdirip sizin emrinize vermiştir; açık gizli (birçok) nîmetini size tamamlamıştır. İnsan­lardan öylesi var ki, ilimsiz, doğru yolu gösteren rehberi, aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışıp durur.

21- Onlara, «Allah’ın indirdiğine uyun! » denildiği zaman, «hayır, ba­balarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız» derler. Ya Şeytan baba­larını çılgın alevli ateşe çağırmışsa (ona ne derler? ).

22- Kim iyilik ve güzelliği huy edinerek yüzünü (bütün varlığını ye benliğini) Allahʹa teslim ederse, cidden o en sağlam kulpa yapışmıştır. İş­lerin sonu Allahʹa varıp dayanır.

23- Kim de küfrederse, onun küfrü seni üzmesin. Onların dönüşü ancak bizedir. O zaman işlediklerini kendilerine bir bir haber veririz. Şüp­hesiz ki Allah, göğüslerde olanı bilendir.

24- Onları az bir süre geçindirip yararlandırırız. Sonra da pek ağır bir azâba katlanmaya çaresiz kılarız.

25- And olsun ki, onlara, «gökleri ve yeri kim yarattı? » diye soracak olsan, «elbette Allah... » diyecekler. De ki: Allahʹa hamd olsun! Ama on­ların çoğu bilmezler.

26- Göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır. Şüphesiz ki Allah ganiydir (hiçbir şeye muhtaç değildir; ama her şey Oʹna muhtaçtır); övülmeye de en çok O lâyıktır.

GÖKLERDE VE YERDE OLAN HER ŞEY İNSANIN HİZMETİNE VERİLMİŞTİR

«Görmediniz mi, Allah göklerde ve yerde olanı baş eğdirip sizin emrinize vermiştir; açık-gizli (birçok) nîmetini size tamamlamıştır. »

Kurʹân-ı Kerîm burada varlık âleminde vücut bulan canlı-cansız her şeyin insan için yaratıldığını ve her şeyin bağlı bulunduğu kanun gereği, ister istemez insanın buyruğuna verilerek hizmetine sevkedildiğini açıkla­maktadır. Bu, her şeyden önce insanın yaratılmasındaki hikmeti ve azizliği, onun Allah yanındaki derece ve kıymetini ortaya koymaktadır.

O halde kâinatta insan denilen canlı varsa, yaratılan her şeyin anlamı ve hikmeti de vardır demektir; o yoksa eşyanın vücudunun hikmeti kalk­makta ve bir bakıma anlamsız kalmaktadır.

Konuyu bu açıdan incelediğimizde âyetin delâlet ve işâretinden şu hu­susları anlamak mümkündür:

a) İnsan türü yalnız dünyada vardır; diğer gezegen ve yıldızlarda in­san yoktur. Nitekim Rahmân Sûresi 10. âyetle bu husus belirtilmekte ve araştırıcılara ışık tutulmakta, hareket noktası belirlenmektedir.

b) Diğer gezegen ve yıldızlarda -kuvvetli bir ihtimal ve yorumla- diğer canlılar da yoktur. Zira canlılar insanlar için yaratılmıştır. İnsanın yararlanamıyacağı bir yıldızda canlıların, diğer bir anlatımla hayvanların yaratıl­ması bir bakıma anlamsız ve hikmetsiz kalmaktadır. Ancak herhangi bir gezegen veya yıldızda bir gün gelir de Allah’ın kudretinin erişilmezliğine delâlet eden birtakım canlılara rastlanır veya tesbit edilirse, Kur’ân’ı ya­lanlamaz; bir yoruma göre, onu tasdîk eder. Çünkü Şûrâ Sûresi: 29. âyet­le şöyle buyurulmaktadır: «O’nun varlığına (delâlet eden) belgelerden biri de, göklerin ve yerin yaratılması ve ikisine serpiştirip yaydığı canlılardır. »

Bu âyet iki şekilde yorumlanmaktadır. Biz sadece birinci yorumunu dikkate alarak konuyu anlaşılır duruma getirmek istedik. Diğer yorum âye­tin tefsirinde yapılmıştır. Meraklıların oraya bakmaları tavsiye olunur.

c) Her şey insanın yararına yaratılıp onun hizmetine baş eğdirildiğine göre, varlık âleminde insan bilgisinin, keşif ve icadının erişebildiği her şey­den yararlanması söz konusudur.

d) Her şey insan için, insan da Allahʹın varlığını, birliğini, kudretinin yüceliğini ve insandan yana olan rahmetinin genişliğini bilip anlamak ve bu imân atmosferi içinde ebedileşmek için yaratılmıştır.

CENÂB-I HAK AÇIK-GİZLİ NÎMETLERİNİ TAMAMLAMIŞTIR

«Açık-gizli (birçok) nîmetlerini size ta­mamlamıştır. »

Âyetin açık anlatımından, insan bedeninin ve ruhunun muhtaç bulun­duğu bütün nîmetlerin kusursuz ölçüde yaratılıp işlenir duruma getirildiği anlaşılıyor. Ancak bu nimetleri elde edebilmemiz için aklımızı, idrâkimizi, zekâ ve enerjimizi bilerek harekete geçirmemiz gerekmektedir. Şüphesiz ki bu da insana ve hayata canlılık kazandırır. Aynı zamanda nîmetin kıyme­ti harcanan emekle ve külfetle bilinir.

Açık ve gizli nîmetler üzerinde müfessirlerin farklı yorumları olmuştur. Bize göre: Açık nîmet gözle görülebilen, araştırmayla tesbit edilebilenleri­dir. Gizli nîmetler ise, bunun aksine bir durum arzedenleridir. Meselâ, bizi koruyan, zaman zaman ilhâmda bulunan melekler -bize nisbetle- gizli ni­metlerdir. Aynı zamanda İlâhî rahmet ve inâyetin kalplere inmesi, ruhlara gıda verip cilalaması da bu cümledendir.

O halde insanoğlu dünya hayatı süresince hem bedenini, hem de ru­hunu besleyip geliştirecek kadar nimetlere mazhar kılınmıştır. Yani bu hu­susta Cenâb-ı Hak, insan kudretinin yetmiyeceğini kendisi yaratıp hazırla­mıştır. Onlardan yararlanmayı ise, insanların yeteneğine bırakmıştır.

İLİMSİZ, KİTAPSIZ ALLAH HAKKINDA TARTIŞANLAR

«İnsanlardan öylesi var ki, ilimsiz, doğru yolu gösteren rehbersiz, aydınlatıcı kitabı olmaksızın Al­lah hakkında tartışıp durur. »

Allah’ın varlığı ve birliği, kudretinin ve ilminin sınırsızlığı ancak birkaç kıymetin biraraya gelmesiyle bilinebilir. Aksi halde birtakım basit mantıkî yollarla neticeye varılamaz. O kıymetler şunlardır: Akıl, imân, kitap, reh­ber ve ilim..

Yalnız akıl, iyi kullanıldığı, bazı saplantıların tesirinden arındırıldığı takdirde kâinatın bir yaratıcısı bulunabileceğini çok sathi şekilde anlaya­bilir. İlmî araştırmalar onun yardımına verildiğinde ise, Yüce Yaratan hak­kında biraz daha derinleşme imkânı sağlamış olur. Aklı ve ilmi destekleyip aydınlatacak İlâhî kitabı yardımcı verdiğimiz durumda, Allahʹı bilip anla­ma iyice derinleşir ve mecrasını bulmuş olur. İşte bu noktada «imân» yani «tahkikî imân» başlar. İlâhî hidâyet tecelli eder de kalpte sağlam imân vü­cut bulursa, Allah’ı bilip anlama iyice kökleşir ve mecrasını değiştirmiyecek kadar kuvvet kazanır.

Nasıl yalnız hidrojen veya yalnız oksijen susuzluğumuzu gideremiyor; ikisinin belli oranda biraraya gelmesiyle bize hayat veren «su nîmeti» olu­şuyorsa, onun gibi yalnız akıl veya yalnız ilim Allah’ı lâyıkıyla bilmeye yet­miyor; kitap ve imânı buna kattığımız takdirde gerçek ölçüsünü buluyor ve istenilen faydayı sağlıyor.

Cenâb-ı Hak 20. âyetin son kısmımda bu önemli hususu şöyle belirti­yor: «İnsanlardan öylesi var kî, ilimsiz, doğru yolu gösteren rehbersiz; ay­dınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışıp durur. »

ATALARIN DİNİNE UYMAK DOĞRU MUDUR?

«Onlara: «Allahʹın in­dirdiğine uyun» denildiği zaman «hayır, babalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız» derler. »

İnsan, kendisine başta akıl olmak üzere birçok yetenekler verilerek mânen donatılmış ve eğitilmeğe, öğretilmeğe uygun bir yapıda yaratılmış­tır. Ancak içinde yetiştiği aile ve çevrenin tesiri oldukça büyüktür. O ba­kımdan yalnız akıl kendi başına bu tesiri giderecek güce sahip değildir. Akıl bu durumda ilimle birleşir de duyguların tesir alanını aşarak gerçeği aramaya koyulursa, İlâhî hidâyet ondan yana tecelli eder ve böylece körü körüne ataların bâtıl inançlarına; kötü âdetlerine uymaktan kendini kurtar­ma şansına erişir. Şüphesiz ki İlâhî hidâyetin bir ucu, kitap ve peygambe­re yönelmekle bağlantılıdır. Zira bu iki esas, akla ve ilme hareket noktasını belirler ve amacın ne olduğunu gösterir. O bakımdan son derece lüzum­ludur.

İlgili yirmi birinci âyetle, akıllarını duygularının emrine verip atalarının bâtıl inançlarına körü körüne bağlanıp kalan müşrikler, inkârcı maddeciler hem uyarılıyor, hem de akıllarını harekete geçirmek için kendilerine mal­zeme veriliyor.

EN SAĞLAM KULP

«Kim iyilik ve güzelli­ği huy edinerek yüzünü (bütün varlığını ve benliğini) Allahʹa teslîm ederse, cidden o en sağlam kulpa yapışmıştır. İşlerin sonu Allahʹa varıp dayanır. »

Her kulp yapısına ve bağlı bulunduğu bütününe göre sağlamlık veya çürüklük arzeder. «Allah» kavramı bize nasıl sınırsız bir varlık ve kudreti; sonsuz ilim ve rahmeti simgeliyorsa, Oʹna imân ve ibâdet de o nisbette sağlam bir kulpa tutunmamızı gerçekleştiriyor. Her şeyimizle O Yüce Kudretʹin eseri olduğumuz muhakkaktır. O halde her şeyimizle Oʹna teslimi­yet gösterip ve münhasıran Oʹna güvenip dayanmamız, Oʹna kul olmamı­zın gereği, insan olarak yaratılmamızın kaçınılmaz yoludur. Cenâb-ı Hak’­tan kopmamız hem kendimizi inkâr etmemizi, hem de kendimizi başıboş gayesiz ve amaçsız saymamızı sonuçlandırır. Oysa ne biz, ne de diğer hiç­bir varlık başıboş, gayesiz, anlamsız ve hikmetsiz yaratılmamıştır. Çünkü kâinat plânında yer alan her varlığın bir maksada, bir hizmete ve yarara yönelik bulunduğunu görüyoruz. Bunun aksini isbat etmek elbette müm­kün değildir.

İşte bu nedenledir ki, ilgili âyetle Cenâb-ı Hak insana niçin yaratıldı­ğını ve hangi amaca yöneltilerek vücuda getirildiğini hatırlatmaktadır. Böy­lece Yüce Yaratanʹa imanın ve sâlih amellerde bulunmanın bütünüyle «Hakkʹa teslimiyet» olduğunu ve bu manayla en sağlam kulpa tutunulduğunu açıklamakta; insanın kendisi gibi fanilere, sonradan vücut bulan eş­yaya ibâdet etmesinin büyük bir haksızlık olduğuna işârette bulunmakta­dır.

İŞLERİN SONU ALLAH’A VARIP DAYANIR

«İşlerin sonu Allahʹa varıp dayanır. »

Dünyada da, âhirette de bütün işlerin ve olayların sonu Allah’a varıp dayanır. Dünya hayatında Allah’ın koymuş olduğu «hayat kanunları», di­ğer bir anlatımla «sünnetullah» hedefine doğru şaşmadan ilerler ve bütü­nüyle insanı her iki hayatta mutlu kılmaya yöneliktir. Hiçbir kuvvet onu durduramaz ve aksi bir hedefe çeviremez. O bakımdan kim nereye gider­se gitsin, ne yana çekerse çeksin, nasıl davranırsa davransın sonunda sö­zünü ettiğimiz kanuna boyun eğmek zorundadır. Çünkü «sünnetullah» kimselere uymaz, ama herkes ona uymakla sorumlu ve mükellef tutulmuş­tur. O halde Allahʹın mülkünde, Oʹnun tasarrufu ve gözetimi altında bir ömür tüketirken, Oʹnun koyduğu kanunlara ve belirlediği statülere uymak mecburiyetindeyiz. Çünkü biz tamamıyla kendimize sahip olamadığımız gi­bi, İlâhî mülkün ve tasarrufun dışına çıkma gücünü de kendimizde taşımı­yoruz. Her şeyimizle O’na aitiz ve Oʹnun kudretinin eseriyiz.

Âhiret gününde ise, bütün işler, niyetler, ameller Oʹnun huzurunda son bulup karşılık görür. Hiç kimse kendini bu mukadder sonuçtan kurta­ramaz.

İNKÂRDA ISRAR EDENLERDEN YANA ÜZÜLMEMEK

«Kim de küfrederse, onun küfrü seni üzmesin. Onların dönüşü ancak bizedir. O zaman işledik­lerini kendilerine bir bir haber veririz.. »

Hayır ve şer, imân ve küfür, iyilik ve kötülük, helâl ve haram gibi kav­ramlar nisbî ve İzafîdir. Yani biz insanlara ve dünya hayatımızın şartlarına göre bu kavramların yeri vardır. Allah’a nisbetle bunların hiç biri söz ko­nusu değildir. Çünkü O mutlak yaratandır ve mutlak ganiydir. Koyduğu ka­nunlar, belirlediği statüler bütünüyle biz insanlardan yanadır ve her iki ha­yatımızı düzen, denge ve güvene kavuşturmamızla ilgilidir.

O halde kim aklını kullanıp gerçeği arayıp bulur ve onu bâtıla tercîh ederse, kendi lehine bir ortam hazırlamış olur; kim de bunun aksine bir yol tutarsa, kendi aleyhine bir sonuç hazırlamış sayılır. Öylesi için üzül­menin fazla bir anlamı ve yararı yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hak saadete uza­nan yolu gösterip kolaylaştırmak suretiyle çok âdil bir ortam vücuda ge­tirmiştir. Bu ortamı kendi lehine değerlendiren, kendi geleceğine olumlu yönde hizmet etmiş olur; kendi aleyhine değerlendiren ise, her bakımdan kendine zulüm etmiş bulunur. Bize düşen görev, onun bu tutumuna üzül­mek değil, onu kurtarmanın yollarını düşünüp yardımcı olmaya çalışmak­tır. Sonunda iyilik işleyenler de, kötülükte bulunanlar da Allah’ın adâlet ve hakkaniyet divanına döndürülecek ve herkes işlediğinin karşılığını noksan­sız görecektir. Cenâb-ı Hakk’ın, yaptıklarımızdan hiçbir şeyi kaçırmaksızın tesbit ettiğini unutmamamız gerekmekte ve ölmeden önce kendimizi he­sap vermeye hazır duruma getirmemiz istenmektedir.

ALLAH’IN, KİMSENİN İBÂDETİNE İHTİYACI YOKTUR

«Göklerde ve yerde olanlar Allahʹındır. Şüphesiz ki Allah ganiydir (hiçbir şeye muhtaç değildir; ama her şey Oʹna muhtaçtır). Övülmeğe de en çok O lâyıktır. »

Gökleri ve yeri biz yaratmadığımız gibi, kendi kendimizi de yaratan biz değiliz. Şu muazzam kâinatta insanın yoktan var kılıp vücut alanına getirdiği ne vardır? İyice düşünüp incelediğimiz zaman, hiçbir şeyi yoktan var kılamadığımızı ve bir bakıma O sonsuz kudretin karşısında ve kurdu­ğu büyük sistem önünde bir hiç olduğumuzu anlarız. Yaratıp düzene ko­yan, var kılıp vücuda getiren biz olmadığımıza göre, kâinatta vücut bu­lan her şey Allahʹa aittir. O halde muhtaç olan Allah değil, bizleriz.

Kurʹân-ı Kerîm bu hakikat ve inceliği şu cümleyle gönül defterine yaz­mamızı emrediyor: «Şüphesiz ki Allah ganiydir; övülmeğe de en çok O lâ­yıktır. »

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, yaratılan şeylerin insanın hizmetine verildiği ko­nu edildi. Gizli-açık birçok nimetlerin cömertçe hazırlanıp insanın istifa­desine sevkedildiği belirtilerek mevcut şeylerden meşru sınırlar içinde ya­rarlanmamız istenildi. Buna rağmen insanların çoğunun nefsine ve İblîsʹin telbîsine mağlup olarak nankörlük ettiği üzerinde durularak mü’minlerin bu konuda çok dikkatli olmalarına dolaylı şekilde atıf yapıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, Allahʹın öncesiz ve sonrasız olduğu gibi, O’nun sözlerinin de bir sonu, bir sınırı düşünülemiyeceği konu ediliyor. Böylece Kur’ânʹdaki sözlerin, biz insanların ihtiyacına göre düzenlendiğine işâret ediliyor. Sonra da Cenâb-ı Hakkʹın sonsuz ve sınırsız kudretine değinilerek, öldükten sonra yaratmanın O’na göre bir zorluk arzetmiyeceği, bir tek can­lıyı yaratmak ne ise, ölen bütün canlıları da yaratmanın o gibi olduğu bil­dirilerek şüpheden uzak kalmamız emrediliyor.