MEÂLİ:
20- Görmediniz mi, Allah göklerde ve yerde olanı baş eğdirip sizin emrinize vermiştir; açık gizli (birçok) nîmetini size tamamlamıştır. İnsanlardan öylesi var ki, ilimsiz, doğru yolu gösteren rehberi, aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışıp durur.
21- Onlara, «Allah’ın indirdiğine uyun! » denildiği zaman, «hayır, babalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız» derler. Ya Şeytan babalarını çılgın alevli ateşe çağırmışsa (ona ne derler? ).
22- Kim iyilik ve güzelliği huy edinerek yüzünü (bütün varlığını ye benliğini) Allahʹa teslim ederse, cidden o en sağlam kulpa yapışmıştır. İşlerin sonu Allahʹa varıp dayanır.
23- Kim de küfrederse, onun küfrü seni üzmesin. Onların dönüşü ancak bizedir. O zaman işlediklerini kendilerine bir bir haber veririz. Şüphesiz ki Allah, göğüslerde olanı bilendir.
24- Onları az bir süre geçindirip yararlandırırız. Sonra da pek ağır bir azâba katlanmaya çaresiz kılarız.
25- And olsun ki, onlara, «gökleri ve yeri kim yarattı? » diye soracak olsan, «elbette Allah... » diyecekler. De ki: Allahʹa hamd olsun! Ama onların çoğu bilmezler.
26- Göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır. Şüphesiz ki Allah ganiydir (hiçbir şeye muhtaç değildir; ama her şey Oʹna muhtaçtır); övülmeye de en çok O lâyıktır.
GÖKLERDE VE YERDE OLAN HER ŞEY İNSANIN HİZMETİNE VERİLMİŞTİR
«Görmediniz mi, Allah göklerde ve yerde olanı baş eğdirip sizin emrinize vermiştir; açık-gizli (birçok) nîmetini size tamamlamıştır. »
Kurʹân-ı Kerîm burada varlık âleminde vücut bulan canlı-cansız her şeyin insan için yaratıldığını ve her şeyin bağlı bulunduğu kanun gereği, ister istemez insanın buyruğuna verilerek hizmetine sevkedildiğini açıklamaktadır. Bu, her şeyden önce insanın yaratılmasındaki hikmeti ve azizliği, onun Allah yanındaki derece ve kıymetini ortaya koymaktadır.
O halde kâinatta insan denilen canlı varsa, yaratılan her şeyin anlamı ve hikmeti de vardır demektir; o yoksa eşyanın vücudunun hikmeti kalkmakta ve bir bakıma anlamsız kalmaktadır.
Konuyu bu açıdan incelediğimizde âyetin delâlet ve işâretinden şu hususları anlamak mümkündür:
a) İnsan türü yalnız dünyada vardır; diğer gezegen ve yıldızlarda insan yoktur. Nitekim Rahmân Sûresi 10. âyetle bu husus belirtilmekte ve araştırıcılara ışık tutulmakta, hareket noktası belirlenmektedir.
b) Diğer gezegen ve yıldızlarda -kuvvetli bir ihtimal ve yorumla- diğer canlılar da yoktur. Zira canlılar insanlar için yaratılmıştır. İnsanın yararlanamıyacağı bir yıldızda canlıların, diğer bir anlatımla hayvanların yaratılması bir bakıma anlamsız ve hikmetsiz kalmaktadır. Ancak herhangi bir gezegen veya yıldızda bir gün gelir de Allah’ın kudretinin erişilmezliğine delâlet eden birtakım canlılara rastlanır veya tesbit edilirse, Kur’ân’ı yalanlamaz; bir yoruma göre, onu tasdîk eder. Çünkü Şûrâ Sûresi: 29. âyetle şöyle buyurulmaktadır: «O’nun varlığına (delâlet eden) belgelerden biri de, göklerin ve yerin yaratılması ve ikisine serpiştirip yaydığı canlılardır. »
Bu âyet iki şekilde yorumlanmaktadır. Biz sadece birinci yorumunu dikkate alarak konuyu anlaşılır duruma getirmek istedik. Diğer yorum âyetin tefsirinde yapılmıştır. Meraklıların oraya bakmaları tavsiye olunur.
c) Her şey insanın yararına yaratılıp onun hizmetine baş eğdirildiğine göre, varlık âleminde insan bilgisinin, keşif ve icadının erişebildiği her şeyden yararlanması söz konusudur.
d) Her şey insan için, insan da Allahʹın varlığını, birliğini, kudretinin yüceliğini ve insandan yana olan rahmetinin genişliğini bilip anlamak ve bu imân atmosferi içinde ebedileşmek için yaratılmıştır.
CENÂB-I HAK AÇIK-GİZLİ NÎMETLERİNİ TAMAMLAMIŞTIR
«Açık-gizli (birçok) nîmetlerini size tamamlamıştır. »
Âyetin açık anlatımından, insan bedeninin ve ruhunun muhtaç bulunduğu bütün nîmetlerin kusursuz ölçüde yaratılıp işlenir duruma getirildiği anlaşılıyor. Ancak bu nimetleri elde edebilmemiz için aklımızı, idrâkimizi, zekâ ve enerjimizi bilerek harekete geçirmemiz gerekmektedir. Şüphesiz ki bu da insana ve hayata canlılık kazandırır. Aynı zamanda nîmetin kıymeti harcanan emekle ve külfetle bilinir.
Açık ve gizli nîmetler üzerinde müfessirlerin farklı yorumları olmuştur. Bize göre: Açık nîmet gözle görülebilen, araştırmayla tesbit edilebilenleridir. Gizli nîmetler ise, bunun aksine bir durum arzedenleridir. Meselâ, bizi koruyan, zaman zaman ilhâmda bulunan melekler -bize nisbetle- gizli nimetlerdir. Aynı zamanda İlâhî rahmet ve inâyetin kalplere inmesi, ruhlara gıda verip cilalaması da bu cümledendir.
O halde insanoğlu dünya hayatı süresince hem bedenini, hem de ruhunu besleyip geliştirecek kadar nimetlere mazhar kılınmıştır. Yani bu hususta Cenâb-ı Hak, insan kudretinin yetmiyeceğini kendisi yaratıp hazırlamıştır. Onlardan yararlanmayı ise, insanların yeteneğine bırakmıştır.
İLİMSİZ, KİTAPSIZ ALLAH HAKKINDA TARTIŞANLAR
«İnsanlardan öylesi var ki, ilimsiz, doğru yolu gösteren rehbersiz, aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışıp durur. »
Allah’ın varlığı ve birliği, kudretinin ve ilminin sınırsızlığı ancak birkaç kıymetin biraraya gelmesiyle bilinebilir. Aksi halde birtakım basit mantıkî yollarla neticeye varılamaz. O kıymetler şunlardır: Akıl, imân, kitap, rehber ve ilim..
Yalnız akıl, iyi kullanıldığı, bazı saplantıların tesirinden arındırıldığı takdirde kâinatın bir yaratıcısı bulunabileceğini çok sathi şekilde anlayabilir. İlmî araştırmalar onun yardımına verildiğinde ise, Yüce Yaratan hakkında biraz daha derinleşme imkânı sağlamış olur. Aklı ve ilmi destekleyip aydınlatacak İlâhî kitabı yardımcı verdiğimiz durumda, Allahʹı bilip anlama iyice derinleşir ve mecrasını bulmuş olur. İşte bu noktada «imân» yani «tahkikî imân» başlar. İlâhî hidâyet tecelli eder de kalpte sağlam imân vücut bulursa, Allah’ı bilip anlama iyice kökleşir ve mecrasını değiştirmiyecek kadar kuvvet kazanır.
Nasıl yalnız hidrojen veya yalnız oksijen susuzluğumuzu gideremiyor; ikisinin belli oranda biraraya gelmesiyle bize hayat veren «su nîmeti» oluşuyorsa, onun gibi yalnız akıl veya yalnız ilim Allah’ı lâyıkıyla bilmeye yetmiyor; kitap ve imânı buna kattığımız takdirde gerçek ölçüsünü buluyor ve istenilen faydayı sağlıyor.
Cenâb-ı Hak 20. âyetin son kısmımda bu önemli hususu şöyle belirtiyor: «İnsanlardan öylesi var kî, ilimsiz, doğru yolu gösteren rehbersiz; aydınlatıcı kitabı olmaksızın Allah hakkında tartışıp durur. »
ATALARIN DİNİNE UYMAK DOĞRU MUDUR?
«Onlara: «Allahʹın indirdiğine uyun» denildiği zaman «hayır, babalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız» derler. »
İnsan, kendisine başta akıl olmak üzere birçok yetenekler verilerek mânen donatılmış ve eğitilmeğe, öğretilmeğe uygun bir yapıda yaratılmıştır. Ancak içinde yetiştiği aile ve çevrenin tesiri oldukça büyüktür. O bakımdan yalnız akıl kendi başına bu tesiri giderecek güce sahip değildir. Akıl bu durumda ilimle birleşir de duyguların tesir alanını aşarak gerçeği aramaya koyulursa, İlâhî hidâyet ondan yana tecelli eder ve böylece körü körüne ataların bâtıl inançlarına; kötü âdetlerine uymaktan kendini kurtarma şansına erişir. Şüphesiz ki İlâhî hidâyetin bir ucu, kitap ve peygambere yönelmekle bağlantılıdır. Zira bu iki esas, akla ve ilme hareket noktasını belirler ve amacın ne olduğunu gösterir. O bakımdan son derece lüzumludur.
İlgili yirmi birinci âyetle, akıllarını duygularının emrine verip atalarının bâtıl inançlarına körü körüne bağlanıp kalan müşrikler, inkârcı maddeciler hem uyarılıyor, hem de akıllarını harekete geçirmek için kendilerine malzeme veriliyor.
EN SAĞLAM KULP
«Kim iyilik ve güzelliği huy edinerek yüzünü (bütün varlığını ve benliğini) Allahʹa teslîm ederse, cidden o en sağlam kulpa yapışmıştır. İşlerin sonu Allahʹa varıp dayanır. »
Her kulp yapısına ve bağlı bulunduğu bütününe göre sağlamlık veya çürüklük arzeder. «Allah» kavramı bize nasıl sınırsız bir varlık ve kudreti; sonsuz ilim ve rahmeti simgeliyorsa, Oʹna imân ve ibâdet de o nisbette sağlam bir kulpa tutunmamızı gerçekleştiriyor. Her şeyimizle O Yüce Kudretʹin eseri olduğumuz muhakkaktır. O halde her şeyimizle Oʹna teslimiyet gösterip ve münhasıran Oʹna güvenip dayanmamız, Oʹna kul olmamızın gereği, insan olarak yaratılmamızın kaçınılmaz yoludur. Cenâb-ı Hak’tan kopmamız hem kendimizi inkâr etmemizi, hem de kendimizi başıboş gayesiz ve amaçsız saymamızı sonuçlandırır. Oysa ne biz, ne de diğer hiçbir varlık başıboş, gayesiz, anlamsız ve hikmetsiz yaratılmamıştır. Çünkü kâinat plânında yer alan her varlığın bir maksada, bir hizmete ve yarara yönelik bulunduğunu görüyoruz. Bunun aksini isbat etmek elbette mümkün değildir.
İşte bu nedenledir ki, ilgili âyetle Cenâb-ı Hak insana niçin yaratıldığını ve hangi amaca yöneltilerek vücuda getirildiğini hatırlatmaktadır. Böylece Yüce Yaratanʹa imanın ve sâlih amellerde bulunmanın bütünüyle «Hakkʹa teslimiyet» olduğunu ve bu manayla en sağlam kulpa tutunulduğunu açıklamakta; insanın kendisi gibi fanilere, sonradan vücut bulan eşyaya ibâdet etmesinin büyük bir haksızlık olduğuna işârette bulunmaktadır.
İŞLERİN SONU ALLAH’A VARIP DAYANIR
«İşlerin sonu Allahʹa varıp dayanır. »
Dünyada da, âhirette de bütün işlerin ve olayların sonu Allah’a varıp dayanır. Dünya hayatında Allah’ın koymuş olduğu «hayat kanunları», diğer bir anlatımla «sünnetullah» hedefine doğru şaşmadan ilerler ve bütünüyle insanı her iki hayatta mutlu kılmaya yöneliktir. Hiçbir kuvvet onu durduramaz ve aksi bir hedefe çeviremez. O bakımdan kim nereye giderse gitsin, ne yana çekerse çeksin, nasıl davranırsa davransın sonunda sözünü ettiğimiz kanuna boyun eğmek zorundadır. Çünkü «sünnetullah» kimselere uymaz, ama herkes ona uymakla sorumlu ve mükellef tutulmuştur. O halde Allahʹın mülkünde, Oʹnun tasarrufu ve gözetimi altında bir ömür tüketirken, Oʹnun koyduğu kanunlara ve belirlediği statülere uymak mecburiyetindeyiz. Çünkü biz tamamıyla kendimize sahip olamadığımız gibi, İlâhî mülkün ve tasarrufun dışına çıkma gücünü de kendimizde taşımıyoruz. Her şeyimizle O’na aitiz ve Oʹnun kudretinin eseriyiz.
Âhiret gününde ise, bütün işler, niyetler, ameller Oʹnun huzurunda son bulup karşılık görür. Hiç kimse kendini bu mukadder sonuçtan kurtaramaz.
İNKÂRDA ISRAR EDENLERDEN YANA ÜZÜLMEMEK
«Kim de küfrederse, onun küfrü seni üzmesin. Onların dönüşü ancak bizedir. O zaman işlediklerini kendilerine bir bir haber veririz.. »
Hayır ve şer, imân ve küfür, iyilik ve kötülük, helâl ve haram gibi kavramlar nisbî ve İzafîdir. Yani biz insanlara ve dünya hayatımızın şartlarına göre bu kavramların yeri vardır. Allah’a nisbetle bunların hiç biri söz konusu değildir. Çünkü O mutlak yaratandır ve mutlak ganiydir. Koyduğu kanunlar, belirlediği statüler bütünüyle biz insanlardan yanadır ve her iki hayatımızı düzen, denge ve güvene kavuşturmamızla ilgilidir.
O halde kim aklını kullanıp gerçeği arayıp bulur ve onu bâtıla tercîh ederse, kendi lehine bir ortam hazırlamış olur; kim de bunun aksine bir yol tutarsa, kendi aleyhine bir sonuç hazırlamış sayılır. Öylesi için üzülmenin fazla bir anlamı ve yararı yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hak saadete uzanan yolu gösterip kolaylaştırmak suretiyle çok âdil bir ortam vücuda getirmiştir. Bu ortamı kendi lehine değerlendiren, kendi geleceğine olumlu yönde hizmet etmiş olur; kendi aleyhine değerlendiren ise, her bakımdan kendine zulüm etmiş bulunur. Bize düşen görev, onun bu tutumuna üzülmek değil, onu kurtarmanın yollarını düşünüp yardımcı olmaya çalışmaktır. Sonunda iyilik işleyenler de, kötülükte bulunanlar da Allah’ın adâlet ve hakkaniyet divanına döndürülecek ve herkes işlediğinin karşılığını noksansız görecektir. Cenâb-ı Hakk’ın, yaptıklarımızdan hiçbir şeyi kaçırmaksızın tesbit ettiğini unutmamamız gerekmekte ve ölmeden önce kendimizi hesap vermeye hazır duruma getirmemiz istenmektedir.
ALLAH’IN, KİMSENİN İBÂDETİNE İHTİYACI YOKTUR
«Göklerde ve yerde olanlar Allahʹındır. Şüphesiz ki Allah ganiydir (hiçbir şeye muhtaç değildir; ama her şey Oʹna muhtaçtır). Övülmeğe de en çok O lâyıktır. »
Gökleri ve yeri biz yaratmadığımız gibi, kendi kendimizi de yaratan biz değiliz. Şu muazzam kâinatta insanın yoktan var kılıp vücut alanına getirdiği ne vardır? İyice düşünüp incelediğimiz zaman, hiçbir şeyi yoktan var kılamadığımızı ve bir bakıma O sonsuz kudretin karşısında ve kurduğu büyük sistem önünde bir hiç olduğumuzu anlarız. Yaratıp düzene koyan, var kılıp vücuda getiren biz olmadığımıza göre, kâinatta vücut bulan her şey Allahʹa aittir. O halde muhtaç olan Allah değil, bizleriz.
Kurʹân-ı Kerîm bu hakikat ve inceliği şu cümleyle gönül defterine yazmamızı emrediyor: «Şüphesiz ki Allah ganiydir; övülmeğe de en çok O lâyıktır. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, yaratılan şeylerin insanın hizmetine verildiği konu edildi. Gizli-açık birçok nimetlerin cömertçe hazırlanıp insanın istifadesine sevkedildiği belirtilerek mevcut şeylerden meşru sınırlar içinde yararlanmamız istenildi. Buna rağmen insanların çoğunun nefsine ve İblîsʹin telbîsine mağlup olarak nankörlük ettiği üzerinde durularak mü’minlerin bu konuda çok dikkatli olmalarına dolaylı şekilde atıf yapıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Allahʹın öncesiz ve sonrasız olduğu gibi, O’nun sözlerinin de bir sonu, bir sınırı düşünülemiyeceği konu ediliyor. Böylece Kur’ânʹdaki sözlerin, biz insanların ihtiyacına göre düzenlendiğine işâret ediliyor. Sonra da Cenâb-ı Hakkʹın sonsuz ve sınırsız kudretine değinilerek, öldükten sonra yaratmanın O’na göre bir zorluk arzetmiyeceği, bir tek canlıyı yaratmak ne ise, ölen bütün canlıları da yaratmanın o gibi olduğu bildirilerek şüpheden uzak kalmamız emrediliyor.