Şura Suresi 23-28. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

ذٰلِكَ الَّذِي يُبَشِّرُ اللّٰهُ عِبَادَهُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ قُلْ لَا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى وَمَنْ يَقْتَرِفْ حَسَنَةً نَزِدْ لَهُ فِيهَا حُسْنًا اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ شَكُورٌ اَمْ يَقُولُونَ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا فَاِنْ يَشَاِ اللّٰهُ يَخْتِمْ عَلٰى قَلْبِكَ وَيَمْحُ اللّٰهُ الْبَاطِلَ وَيُحِقُّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهِ اِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ وَهُوَ الَّذِي يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ وَيَعْفُوا عَنِ السَّيِّـَٔاتِ وَيَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ وَيَسْتَجِيبُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَيَزِيدُهُمْ مِنْ فَضْلِهِ وَالْكَافِرُونَ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَلَوْ بَسَطَ اللّٰهُ الرِّزْقَ لِعِبَادِهِ لَبَغَوْا فِي الْاَرْضِ وَلٰكِنْ يُنَزِّلُ بِقَدَرٍ مَا يَشَاءُ اِنَّهُ بِعِبَادِهِ خَبِيرٌ بَصِيرٌ وَهُوَ الَّذِي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ وَهُوَ الْوَلِيُّ الْحَمِيدُ

23.

İşte bu, Allah'ın, inanıp salih ameller işleyen kullarına müjdelediği şeydir. De ki: "Ben buna (yaptığım tebliğ görevine) karşılık sizden, akrabalıktan doğan sevgiden başka bir ücret istemiyorum." Kim güzel bir iş yaparsa, onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.

Diyanet İşleri

24.

Yoksa "Yalan uydurup Allah'a iftira etti" mi diyorlar. Eğer Allah dilerse senin kalbini mühürler. Allah batılı yok eder, hakkı sözleriyle gerçekleştirir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü (kalplerde olanları) hakkıyla bilendir.

25.

O, kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir.

26.

Allah, iman edip salih ameller işleyenlerin dualarına karşılık verir; lütfundan onlara fazlasını da verir. Kafirler için ise çetin bir azap vardır.

27.

Allah, kullarına (tümüne birden) rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde mutlaka azgınlık ederlerdi. Fakat O, rızkı dilediği ölçüde indirir. Şüphesiz O, kullarından hakkıyla haberdardır ve onları hakkıyla görendir.

28.

O, insanlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O, dost olandır, övülmeye layık olandır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

23- İşte bununla Allah, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunan kullarını müjdeliyor. De ki; «Ben, (Allah’ın buyruklarını teblîğ hususunda) ya­kınlıkta, hısımlıkta sevgiden başka sizden bir ücret istemiyorum. Kim çalı­şıp iyilik kazanırsa, ona, ondaki iyiliği artırırız. Çünkü Allah, gerçekten çok bağışlayandır ve şükredene nîmetini artırandır. »

24- Yoksa (senin için) Allahʹa karşı yalan uydurdu mu diyorlar? Al­lah dilerse senin kalbini mühürler. Allah kendi sözleriyle bâtılı yok eder; hakkı isbât edip ortaya koyar. Şüphesiz ki O, gönüllerde dönüp dolaşanı bilir.

25- O ki, kullarının tevbesini kabul eder, kötülüklerini affeder ve ne­ler işlediklerini bilir.

26- İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanların (dilek ve duâlarını) kabul eder de kendi bol nîmetinden, geniş ihsanından onlara artırır. Kâfir­lere gelince: Onlar için çok çetin bir azâp vardır.

27- Eğer Allah, rızkı kullarına iyice genişletip bol bol verseydi, elbet­te azıp tuğyan ederlerdi. Fakat onu dilediği ölçüye göre indirir. Şüphesiz ki O, kullarından haberlidir, görendir.

28- O ki, (kulları) umutlarını kestikten sonra yağmur indirir de rah­metini yayar. (Gerçek) dost ve yardımcı Oʹdur, övülmeğe de lâyık Oʹdur.

İLGİLİ HADÎSLER

«Ben Allahʹın buyruklarını teblîğde, size olan hısımlığımdan dolayı be­ni sevmenizden ve aramızdaki yakınlığı korumanızdan başka (sizden) hiç­bir ücret istemiyorum. » (Taberânî: İbn Abbas (R. A. )dan)

«Getirip size teblîğ ettiğimiz açık belgeler ve doğru yolu gösteren be­yânlar karşılığında, Allah ile sevgi bağı kurmanızdan ve ibâdetinizle Oʹna yakınlık sağlamanızdan başka bir ücret istemiyorum. » (Ahmed b. Hanbel: İbn Abbas (R. A. )dan)

Ansarʹdan bir topluluk bir gün geçmiş hizmetlerinden söz ederek, «Biz (İslâmʹa ve Peygamberʹe) hizmette bulunup şöyle şöyle yaptık» dediler ve övünür gibi bir tavır ortaya koydular. Bunun üzerine ya Hz. Abbas (R. A. ), ya da onun oğlu Abdullah (R. A. ), «Öyle de olsa bizim size karşı üstünlüğü­müz var» diyerek karşılık verdi. Haber Hz. Peygamber’e (A. S. ) ulaşınca, kalkıp onların bulunduğu meclise geldi ve şöyle buyurdu: «Ey Ansar top­luluğu! Sizler zillet içindeydiniz; Allah sizi aziz ve şerefli kılmadı mı? » Onlar da: «Evet, Ya Resûlellah! » diye cevap verdiler. Peygamber (A. S. ) devamla: «Sizler dalâlette idiniz, Allah sizi doğru yola kavuşturmadı mı? » diye sordu. Onlar da: «Evet, Ya Resûlellah! » diye tasdik ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (A. S. ) onlara «Sîzler benden sormayacak mısınız? » buyurdu. Onlar da: «Ne söyleyelim ya Resûlellah?. » dediler. Peygamber (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurdu: «Diyemez misiniz, biz seni barındırdık. Onlar (Mekkeli­ler) seni yalancılıkla suçladılar; biz ise seni tasdik ettik. Onlar (Mekkeliler) seni zelil ve hakir etmek istediler, biz sana yardımda bulunduk! »

Râvî devamla diyor ki:

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz durmadan Ansar’ın yaptığı iyilikleri sayıp sıraladı; o kadar ki Ansar fazlasıyla duygulanıp dizüstü çöktüler ve nemli gözleriyle Oʹna bakıp şöyle dediler: «Ellerimizdeki mallarımız Allah ve Pey­gamberi içindir! » (Câmi’u’l-beyân Fi Tefsîri’l-Kur’ân/İbn Cerîr: 24/16)

Yapılan tesbitlere göre, sözü edilen olay üzerine yukarıdaki 23. âyet inmiştir.

AKRABALIK HUKUKU

«De ki: Ben, (Allahʹın buyrukları­nı teblîğ hususunda) yakınlıkta, hısımlıkta sevgiden başka sizden bîr ücret istemiyorum.. »

Bilindiği gibi, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Kureyş Kabilesine mensup Hâşim Oğulları’ndan idi. O bakımdan Mekkeli’lerin çoğuyla uzaktan ve ya­kından bir hısımlık bağı bulunuyordu. İlâhî buyrukları teblîğ ile görevlendi­rilince, önce akrabasını Hakk’a dâvetle işe başladı. Ne yazık ki akrabasın­dan çoğu akrabalık hukukunu çiğneyerek O’na karşı geldiler. Oysa Pey­gamber (A. S. ) onlardan sevgi dolu bir ilgiden, Hakk’ın birliğine böyle bir sevgi ve yakınlık havası içinde gelmelerinden ve hısımlık hukukuna riâ­yetten başka hiçbir karşılık istemiyor ve düşünmüyordu. Çünkü Onun şah­sî dâvası veya makam ihtirası yoktu. Sadece insanları küfrün ve ahlâksız­lığın karanlığından kurtarıp imân ve irfanın nûrânî havasına kavuşturmayı istiyordu. O bakımdan İslâm şerefiyle herkesten önce hısım ve yakınlarının şereflenmesini arzu ediyordu.

İlgili 23 ve 24. âyetler, Hz. Peygamber’in Mekkeʹde yakınlarından çoğu­nun ilgisini bile kaybettiğini, hattâ bir kısmının kendisine azılı düşman ke­sildiğini ifade etmekte ve Allah yolunda Onun birçok fedakârlıklara katlan­dığına, omuzlarına yükletilen mukaddes hizmeti yerine getirmek için birçok tehlikelerle yüzyüze geldiğine işârette bulunulmaktadır. Ama her şeye rağmen bir an olsun ümidini yitirmediği, görünüşte uğradığı her başarısızlığın aslında başarıya erişmenin müjdesi olduğu da bu âyetlerle kapalı bir an­latımla haber verilmekte ve yaşamakta olan mü’minlerin cesareti artırıl­maktadır.

«Kurbâ» kelimesi masdardır. Daha çok hısımlarla olan sıcak yakınlık mânasında kullanılır. Bazan da iyi yararlı amellerle Allah’a yakınlık sağla­mak anlamına gelir.

İYİLİĞİN ASIL DEĞERİ

«Kim çalışıp iyilik kazanır­sa, ona, ondaki iyiliği artırırız. Çünkü Allah, gerçekten çok bağışlayandır ve şükredene nîmetini artırandır. »

İyilik, güzellik, fazîlet ve yararlı işin temelinde Allah’a dosdoğru imân varsa ve Hakk’ın rızası amaç olarak bulunuyorsa, gerçek ölçü ve değerini bulmuş olur. Hz. Peygamberʹin (A. S. ) akrabalık sevgisini korumaya çalışır­ken, önce onun temelini oluşturmaya çalışması kadar tabii ne olabilir. Çün­kü onlara yapılacak en büyük iyilik bu idi. Ne var ki Mekkeli’ler bu iyiliği takdîr duygusundan yoksun bulunuyorlardı. O kadar ki Hakkʹa dâvet edil­diklerinden dolayı Hz. Peygamber’le (A. S. ) her türlü akrabalık ilgisini ke­sip Ona hasım olarak, baş düşmanları arasında yerlerini almışlardı. İl­gili âyetle iyiliğin gerçek değeri üzerinde durularak, akrabayı doğru yola çağırmanın buna misal teşkil ettiğine işâret ediliyor.

Buna karşılık Hz. Peygamberʹe (A. S. ) inanıp İslâm’a giren hısımları ise, Peygamberin (A. S. ) şu hadîsleriyle övülmektedir: «Canımı kudret elinde tu­tan Allahʹa and olsun ki, adam sizi Allah ve Resulü için sevmedikçe kalbine imân girmez. » (Müsned-i Ahmed: Yezîd b. Hârun tarikıyla Abbas b. Abdülmuttalib (R. A. )dan)

«Ey insanlar! Ben de ancak bir beşerim. Çok sürmez Rabbımın elçisi (ölüm meleği) gelir, ben de onun dâvetine icabet ederim. Doğrusu size (mâ­nevî feyiz ve) ağırlığı olan iki önemli şey bırakıyorum: Birincisi, Allahʹın ki­tabıdır ki onda doğruluk ve nur vardır. Artık siz Allah’ın kitabına sımsıkı sa­rılın. Diğeri ise, Ehl-i Beytimʹdir. Ehl-i Beytim hakkında size Allah’ı hatırla­tırım. » (Müslim/fezâil: 36, 37 - Dâremî/fezâil: 1- Ahmed: 3/14, 17, 26, 59- 4/367, 371)

HZ. PEYGAMBER’E (A. S. ) İFTİRA EDENLER

«Yoksa (senin için) Allahʹa karşı yalan uydur­du mu diyorlar?.. »

Kur’ân’ın yüksek ifadesi, derin ve kapsamlı mânası, edebî kudreti kar­şısında şaşkına dönen inkârcı müşrikler, «Kurʹân Muhammedʹin uydurup Allah’a nisbet ettiği düzme bir kitaptır» diyecek kadar akıl ve vicdanlarını yitirdiler. Çünkü kalpleri küfürle kılıflanmış, gerçeği anlayabilecek yetenek­leri dumura uğramıştır. Bu duruma bakarak onların yakışıksız sözlerine üzülmenin bir yararı yoktur; ama onları düştükleri cehalet çukurundan kur­tarmanın çarelerini düşünmenin ve ona göre hakkı teblîğ metoduyla hiz­mete koyulmanın sayılmayacak kadar faydaları vardır.

O bakımdan konumuzu oluşturan âyet teselli mahiyetinde indirilerek hakkın mutlaka başarıya erişeceği ve o günler gelinceye kadar müʹminlerin sabr-u sebat göstermeleri haber veriliyor..

«Allah dilerse senin kalbini mühürler. Allah kendi sözleriyle bâtılı yok eder; hakkı isbat edip ortaya koyar. » Ama O’nun muradı seni ortadan kal­dırmak veya onlara benzetmek, ya da kendi sözünü vasıtasız işlek duru­ma getirip üstün kılmak değildir. Böyle olsaydı peygamber göndermeye, ki­tap indirmeye gerek kalmaz, insanlara verilen cüz’î irâde diye bir kavram ve kanun olmazdı. O bakımdan Cenâb-ı Hak, insanı belli bir plâna göre yaratmayı murad edince, onda iyilik ve kötülüğe eğilimli birtakım duygu­lar var kıldı; önünü aydınlatacak, gerçeği anlayabilecek bir de akıl ve idrâk yeteneği verdi. Sonra da aklına yol gösterecek veya ona ışık tutacak kitap indirdi ve peygamber göndererek bu konuda ona kendi irâdesini kullanma serbestisini tanıdı.

O halde insanoğlu mevcut yeteneklerini kitap ve sünnetle birleştirip sünnetullaha göre yolunu seçerse, Cenâb-ı Hak kendi kudretini izhar edip hakkı isbat ederek bâtılı ortadan giderir.

KUR’ÂN UYDURMA BİR KİTAP OLSAYDI ÇOKTAN SİLİNİP UNUTULMUŞ OLURDU

Şüphesiz Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen sünnetinden biri de, geç de ol­sa bâtılı silip yok etmek, hakkı bütün açıklık ve berraklığıyla gün ışığına çı­kartıp üstün kılmaktır. Eğer Kurʹân bir insan tarafından hazırlanıp ortaya konmuş olsaydı, çoktan eskiyip bütün özelliğini ve tazeliğini kaybeder, sıradarı kitaplar gibi bir köşeye atılıp unutulmaya mahkûm olurdu. Zira insan kaleminin ve kafasının mahsulü olan her eser, insan kadar kusurlu ve fâ­nidir; eskimeye ve unutulmaya mahkûmdur. Kurʹân ise bu genellemenin dışında her geçen asır özelliğini bütün tazeliğiyle korumakta; gerçeği bu­lup tesbit eden ilimle ters düşmemekte ve her konuda tasdîk edilegelmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın kudret kaleminin eseri olan bu kitap, kusur­suz ve hatâsızdır. Mutlak surette hakkı yansıtmakta ve bâtılın elîm netice­lerini haber vermektedir. O bakımdan her geçen yıl onun cilâsı artmakta, kudreti daha iyi anlaşılmakta ve kapsadığı bütün konularıyla insan kudre­tini aşmaktadır.

Kur’ân’a nazire yazanlar, kitap te’lîf edip Allahʹa nisbet edenler ve bu açıdan hareketle kendilerini peygamber olarak tanıtmaya çalışanlar çok geçmeden hüsrâna uğramışlardır. Yazdıkları kitabın bir sürü tutarsız söz­ler, konular ve uydurma rivâyetler yığını olduğu ortaya çıkmış ve paçavralaşıp bir kenara itilmeye mahkûm olmuştur.

Bu konuda kim ne düşünürse düşünsün, ne derse desin, sonuç Hakk’ın sözlerinin üstünlüğüyle noktalanır. Cenâb-ı Hak kalp ve kafalarda dönüp dolaşan düşünce ve duyguları çok iyi bilir. O halde bilerek Hakkʹa hizmet edip bâtılın şarlatanlığına fazla üzülmemek gerekir. Çünkü mutlu sonuç hakkındır.

BÂTILI TERKEDİP HAKKA DÖNENLER

«O ki, kulları­nın tevbesini kabul eder, kötülüklerini affeder ve neler işlediklerini bilir. »

Önceleri Peygamber’e (A. S. ) ve Kur’ân’a karşı çıkanlardan ve Hz. Mu­hammed’e (A. S. ) yalancı, iftiracı damgası vurmaya çalışanlardan bir kıs­mına hidâyet nasip olunca, hakka yönelip gönülden teslimiyet gösterdiler. İlâhî beyân gereği, onların dönüş ve tevbesi kabul edildi; daha önce inkâr ve zulümlerinden dolayı biriken günahları bağışlandı.

Şüphesiz böylesine bir kabul ve açık kapı, insanlardan yana rahmetin en parlak yanlarından biridir. Aynı zamanda onların doğru yolu seçip hidâ­yete erişmesi için bütün imkânların ortaya konduğunun bir başka şahidi­dir. Öyle ki, kırk elli yılını inkâr ve madde cenderesinde silik hale getirip verimsiz kılan kimse, gafletten uyanır da hakka yönelir ve son din İslâmi­yeti kendine din olarak seçerse, geçmiş bütün günahları temizlenir, ana­sından doğduğu gündeki gibi tertemiz olarak İslâmiyetin nûrânî havasında yepyeni bir hayata başlamış olur.

İşte inkârcı her insan için bundan daha büyük müjde ve mutluluk dü­şünülebilir mi? İmân ve sâlih amel sonsuzluk gıdası, ebediyen mutlu yaşa­manın iksiridir. O bakımdan Cenâb-ı Hak kendini bu düzeye getiren mü’min kullarının meşru isteklerini kabul buyurmakta ve kendi fazl-ü keremi­ni onlardan yana artırmaktadır. Yirmi altıncı âyetle bu müjde verilirken, mü’minlere büyük ümit kapılarının açık tutulduğuna işâret edilmekte ve in­san hayatının ancak imân ve sâlih amelle değer kazanabileceği kapalı şe­kilde anlatılmaktadır.

RIZIK KAYNAKLARININ BELLİ BİR PLÂNA GÖRE, BELLİ BİR MİKTARDA YARATILMASI

«Eğer Allah, rızkı kullarına iyice genişletip bol bol verseydi, elbette azıp tuğyan ederlerdi. Fakat onu dilediği ölçüye göre indirir. Şüphesiz ki O, kul­larından haberlidir, görendir. »

Yirmi yedinci âyetle, çok önemli bir noktaya parmak basılmaktadır; öy­le ki ilim adamlarına ışık tutulmakta, temel bilgi verilmektedir.

Cenâb-ı Hakkʹın ezelde hazırladığı plâna göre, insan sayısı önceden belirlenmiş ve dünyanın ömrü takdîr edilip rızık kaynakları ona göre ayar­lanmıştır. Sonsuz, sınırsız tükenmez kaynaklar var kılınmamıştır. Zira dün­yanın ömrü sonsuz ve sınırsız değildir. Aynı zamanda bunun iki dikkate de­ğer hikmeti söz konusudur: Birincisi, ihtiyaç fazlası nîmetin azgınlık, sa­vurganlık ve ahlâksızlığa yol açmasıdır. İkincisi, çalışma, didinme ve reka­bet azminin ortadan kalkması, hayatın canlılığını bir bakıma yitirmesidir.

Kur’ân bütün bu sakıncalı sonuçları «bağıy» kavramıyla özetlemekte ve konu üzerinde iyice düşünmemizi ilhâm etmektedir. Bağıy: Azgınlık, ah­lâksızlık, haksızlık, haddini bilmezlik, meşru sınırları aşmak, zulmetmek gi­bi mânalara delâlet eder. Şüphesiz, azgınlık düzensizlik doğurur. Ahlâksız­lık fitne ve bozgunculuğa neden olur. Haksızlık, güvensizlik ve huzursuzlu­ğa yol açar; güçlü güçsüzü ezip dengesizlik ve düzensizliği doğurur. Aşırı­lık, sınırsız hürriyet arzusuna sebep olur ve böylece hürriyetlere tecavüz revaç bulur.

O nedenle insanı yaratan Cenâb-ı Hak, onun hangi ortamda neler ya­pacağını çok iyi bildiğinden, hayat plânını ona göre hazırlamıştır. Denizler­deki nîmetler de dahil, bütün kaynaklar sınırlıdır. İnsanlar yaşayabilmek için hem bu kaynaklan işlemek ve işletmek, hem de bilerek ölçülü şekilde kullanmak zorundadır.

Böylece «neden bol ve tükenmez nîmetler verilmemiştir? » sorusu ce­vaplanmış oluyor. Başka ülkelerin kaynaklarını sömürüp ekonomik yönden çok güçlü duruma gelen İngiltere, Fransa ve Almanya’da azgınlık ve ah­lâksızlık her geçen gün artmakta, maddî refah genç kuşakları tatmin ede­memektedir. Bu sebeple intihar olayları artmakta, homoseksüeller çoğal­makta, uyuşturucu ibtilâsı yaygınlaşmakta, aile yuvası ciddi sarsıntılara maruz kalmaktadır. O kadar ki devlet lûtiliği yasallaştırmakta ve ahlâksız­lığın önünde dize gelmektedir.

YAĞMURU DA İHTİYAÇ NİSBETİNDE İNDİRİR

«O ki, (kulları) umutlarını kestikten sonra yağmur indirir de rahmetini yayar. (Ger­çek) dost ve yardımcı Oʹdur, övülmeğe de lâyık Oʹdur. »

İlk bakışta konuyla alâkalı başlık kapalı gibi gelir. Zira aşırı kuraklığa maruz kalan bölgeler ve kesimler vardır. Oysa Cenâb-ı Hak bu rahmetini de dengeli, düzenli ve ihtiyaç oranında indirmeyi plânlamış ve öylece uygu­lamaya koymuştur. Zaten yağmuru oluşturan faktörler incelendiğinde bu plân rahatlıkla anlaşılır. Ne var ki insanların bilgisizce müdahalesiyle, fak­törlerden bir kısmını mefluç hale sokması dengeyi bozmaktadır.

İlâhî denge ve düzen kanunu gereği, yağmuru daha çok ormanı, ağacı çok olan bölgeler kendine doğru çeker. O sebeple yeryüzü insanların ya­şamasına elverişli duruma getirildiğinde dağlar, denizler, ırmaklar ve or­manlar ona göre yaratılıp düzenlenmiş; yerleşim yerlerini seçme işi ve kay­naklardan yararlanma becerisi insanların irâdesine bırakılmıştır. Resûlül­lâh (A. S. ) Efendimiz bu inceliği dikkate alarak ümmetine şöyle tavsiyede bulunarak yol göstermiştir: «Elinizde bir fidan bulunur ve kıyâmet de kop­mak üzere ise, hemen dikme imkânınız varsa, dikiniz. » (Müsned-i Ahmed: 3/184, 191)

Denizleri kirletip ölü deniz haline getiren; ormanları yok edip bölgeyi çöl haline sokan biz insanlar değil miyiz? Bilgisizce yararlanmaya yönel­memiz birtakım dengesizlikler doğurmakta, kaynakları kısırlaştırıp açlığa, kuraklığa, sefalete neden olmaktayız. Şüphesiz kusur, İlâhî plânda değil, bi­zim tutum ve anlayışımızdadır.

«Yağmur indirir ve rahmetini yayar» sözü, Oʹnun denge ve düzenle il­gili kanunlarını hatırlatmaktadır. «Gerçek dost ve yardımcı ve övülmeğe lâyık O’dur. » Çünkü kullarının ihtiyacını karşılar ölçüde kaynak vücuda getiren ve bunu denge kanununa bağladıktan sonra insan aklına ışık tut­mak için kitap indiren ve yol göstermek için peygamber gönderen de Oʹdur.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, sâlih âmellerde bulunan müʹminler müjdelendi; inkârcı maddeciler de uyarıldı. Hz. Muhammedʹin (A. S. ) görevinin sınırı belirlenerek ümmetine en sağlam kıstas verildi. Sonra da rızık konusuna değinilerek, bu hususta ilâhî denge ve düzen kanununa işârette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, Allah’ın varlığına delâlet eden iki önemli belgeye yer veriliyor. Başa gelen musibetin insanın kendisinden kaynaklandığı ha­tırlatılarak, Allah’ın kimseye haksızlık etmiyeceği dolaylı şekilde anlatılıyor. Sonra da Allah’a âcizliğin nisbet edilemiyeceğine değiniliyor ve arkasından deniz, gemi ve rüzgâr nîmetine atıfta bulunularak aydınlatıcı bilgiler veri­liyor.