MEÂLİ:
22- Allah, kimin göğsünü İslâmʹa açmışsa, elbette ki o, Rabbından bir nur (aydınlık) üzeredir, değil mi? Bunun için Allahʹı anmaktan yana kalpleri katılaşanların vay hâline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler.
23- Allah, sözün en güzelini indirmiştir, birbirine benzer uyumlu ahenkli ikişer ikişer (tekrar ede ede) bir kitap ki, Rabbından saygı ile korkanların ondan derileri ürperir; sonra da hem derileri, hem de kalpleri Allahʹın zikrine yumuşar. Bu, Allahʹın doğru yolu gösteren rehberidir; dilediğini onunla doğru yola iletir. Allah kimi sapıklık içinde bırakırsa, onun için doğru yolu gösteren ve onu doğru yola ileten yoktur.
24- Artık Kıyâmet günü yüzünü o kötü azâptan korumaya çalışan kimse mi (bir yardımcı bulur)? Zâlimlere: «Kazandıklarınızı tadın» denilir.
25- Onlardan öncekiler de (Hakkʹı) yalanladılar. Bu yüzden fark edemedikleri yandan azâp kendilerine geliverdi.
26- Böylece Allah, onlara dünya hayatında rezillik ve rüsvaylığı tattırdı; şüphesiz Âhiret azâbı daha büyüktür. Keşke bunu bir bilselerdi!
27- And olsun ki, biz bu Kurʹân’da her misali getirdik; ola ki düşünürler de öğüt alırlar.
28- Bir Kurʹân ki içinde eğrilik olmayan, pürüzsüz bir Arapça ile (indirilmişidir. Ola ki, Allahʹtan sakınırlar.
İLGİLİ HADÎS
İbn Mesʹûd (R. A. ) diyor ki:
- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz EFEMEN ŞEREHALLAHU SADREHU LİʹL-İSLÂMİ.. âyetini okuyunca, kendisine, «göğsün açılıp genişlemesi nasıl oluyor? » diye sorduk. Buyurdu ki: «Nur kalbe girince, kalp (mânen) açılıp genişler. » «Bunun alâmeti nedir? » diye sorduğumuzda ise, şöyle cevap verdi: «Ebediyet yurduna yönelmek, aldatıcı yurttan uzaklaşmak; ölüm gelmeden önce ona hazırlanmaktır. » (Beğavî, Sa’lebe’nin işhadiyle rivâyet etmiştir - Tefsîr-İ Kurtubî: 15/247)
GÖĞSÜ İSLÂMʹA AÇILANLAR
«Allah kimin göğsünü İslâm’a açmışsa, elbette ki o, Rabbından bir nur (aydınlık) üzeredir, değil mi? »
Kur’ân-ı Kerîm, İlâhî uslûbuyla Hakkʹa giden doğru yol ile bâtılın uçurumuna uzanan eğri yolların bazı özelliklerini ve vasıflarını belirttikten sonra, doğru yolu seçebilmenin hidâyet nuru; kötü yolu seçmenin ise kalp katılığı doğrultusunda gerçekleşebileceğini açıklamaktadır.
Kişi gönül toprağını çoraklıktan kurtarırsa, hidâyet güneşi orayı aydınlatıp geliştirir. Çoraklık devam ettiği sürece, sözü edilen güneşin ona yararı olmaz. Allah’ın hidâyet, yani doğru yola eriştirme anlamında olan rahmet güneşi her tarafı aydınlatmakta kusursuzdur. Ancak kalbini ve kafasını inkâr ve azgınlığın isiyle karartanlar bu güneşten nasibini alamazlar.
İlgili âyetle zarif bir mukayese yapılarak sözü edilen hikmete işâret edilmektedir.
KUR’ÂN’IN BİR DİĞER ÖZELLİĞİ
«Allah sözün en güzelini indirmiştir» meâlindeki âyetle, Kur’ân’ın hem kelime dizisine, hem bu kelimelerin delâlet ettiği mânaya dikkatler çekiliyor.
Kur’ân-ı Kerîm kelime konumu ve dizisi itibariyle fesahat ve belâğatin; edebî uslûb da benzer kabul etmez mükemmelliğin doruğuna yükselmiş bir kudret arzetmektedir. Ne tam nesir (manzum olmayan söz), ne de nazım (vezinli kafiyeli söz)dür. Bu ikisi arasında eşsiz bir anlatım tarzıdır. O bakımdan insan sözünden kesinlikle ayrılır. Her âyet ve cümlesi bulunduğu yerde, bütün parlaklığıyla «ben Allah sözüyüm» demekte ve sadece o hüviyeti taşımaktadır.
Manâsına gelince: Bugüne kadar yazılan kitaplardan yine kesinlikle ayrılır; her yönüyle başkalık arzeder. Çok yönlü konular ve hükümler taşır; fakat aralarında bir kopukluk, uyumsuzluk, zıdlık tesbit etmek mümkün değildir. Hukukun her bölümünün ana kural ve hükümlerine yer verir. Bununla diğer hukukî sistemlerden ayrılır ve kendi orijinalitesi düzeyinde başlı başına müstesnâ bir sistem oluşturur. İlmin birçok dallarında ana fikirler, temel bilgiler getirir. En küçük bir yanlışlık ve şüpheye mahal bırakmaz.
Kur’ân bu özelliğiyle de çağın ve ilmin önünde yürür. Allah’ın varlığını, kudretinin yüceliğini, âhiret kavramını en yüksek manada zarif bir tül gibi kusursuz ölçü ve anlamda işleyerek kalpleri ve kafaları yönlendirir. Bozan ilme, bazan akla, bazan sağ duyuya seslenir ve malzeme verir; ışık tutar, hareket noktasını belirler. Bir sonraki konu bir veya iki önceki konunun ya hikmet ve felsefesini, ya amaç ve maksadını, ya da mücmelliğini açıklar. Az söz ile çok mana ve hüküm verir. Kıssaları, farklı hikmetleriyle, öğüt ve ibretli yanlarıyla tekrar tekrar anlatır ve bütün bunları işlerken çok hassas bir ressamın fırçasını kullanmakta gösterdiği dikkatin çok üstünde bir dikkat göstererek konuları birbirine tam ahenk ve uyum içinde bağlar.
Bu bakımdan da Kur’ân mutlak anlamda sözün en güzelidir.
UYUMLU. AHENKLİ BİR KİTAP
«Biribirine benzer uyumlu, ahenkli ikişer ikişer (tekrar ede ede) bir kitap ki, Rabbından saygı ile korkanların ondan derileri ürperir.. »
İnsan zekâsının ürünü olan her kitap ve her söz en çok yarım asır tazeliğini koruyabilir; ondan sonra gelişen ilim ve düşünce ve aynı zamanda kültür ve sosyal yapı karşısında sahneden alınıp rafa kaldırılır. Ama Allah’ın kudret kaleminin eseri olan Kur’ân bu kayıttan azadedir. O, bütünüyle İlâhîdir ve sadece O’nun damgasını taşır ve o kadar mükemmeldir ki kıyas ölçüsüne sığmaz.
Kur’ân 1400 şu kadar yıldır durmadan kalplerde ve kafalarda cilâlanıp tazelenmekte ve her geçen gün tazeliğini daha tesirli biçimde yansıtmaktadır.
İkizli, ahenkli, uyumlu, birbirine benzer fakat her biri ayrı bir hüküm ve hikmeti yansıtan bir metotla işlenmiştir. Vaad, vaîd; emir ve nehiy, haber ve hüküm gibi ikizler manzumesidir.
İLAHÎ MARİFETE ERENLER
Allah (c. c. ) hakkında bilgi ve mârifete erip O’ndan saygı ile korkanlar, O’nun kalplere nur ve şifâ olan sözünü dinleyince, yansıttığı İlâhî hikmetin azameti karşısında derileri ürperir, sonra da vaîdin (azap ile tehdid) arkasından vaade (mükâfat ile müjdeleme); azap âyetinden rahmet âyetine, tehditten müjdeye geçilince gönülleri Allahʹın ismine ve kitabına yumuşar, derileri yatışıp gönülleri huzur ve güvenle dolup taşar.
Bütün bu safhalarda arınıp durulma, kalbe ilâhî mârifeti yerleştirip O’nun azametini ve kudretinin sınırsızlığını anlayanlar içindir. Kalpleri katılaşıp mârifet-i ilâhiyeden yoksun bulunanların, diğerlerinin aksine küfür ve inatları, azgınlık ve sapıklıkları artar.
ALLAH KİMİ SAPIKLIĞIYLA BAŞBAŞA BIRAKIRSA, ONUN DOĞRU YOLU GÖRMESİ MÜMKÜN DEĞİLDİR
«Allah kimi sapıklık içinde bırakırsa, onun için doğru yolu gösteren ve onu doğru yola ileten yoktur. »
Allah ile kulları arasındaki imkân ve irâde sınırı söz konusudur. Kullar için varabilecekleri noktaya bir sınır konulmuştur. Aklını, idrâkini peygamber haberiyle yönlendirip hür irâdesiyle o sınıra gelebilen bir kimseye hidâyet yolu açılır. Cenâb-ı Hak sünnetullah gereği, dilerse, o kimseyi doğru yola eriştirir. Sözü edilen sınıra kendini getirmeyenlere gelince: Cenâb-ı Hak onları sapıklıklarıyla başbaşa bırakır. 23. âyetin son kısmıyla itikadî anlamda bu hikmete işâret edilmektedir. Cenâb-ı Hakkʹın bir kulunu saptırmasının anlamı budur. Yoksa İlâhî müdahale söz konusu değildir.
ZÂLİMLER KAZANDIKLARIYLA CEZALANDIRILIRLAR
«Zâlimlere: «Kazandıklarınızı tadın» denilir. »
Buradaki zulüm kavramı üç ayrı mana taşımaktadır:
1- Ruhun gıdasını, hayatın amacını, insan olmanın hikmetini ancak Allah’a dosdoğru imân oluşturur. Kendini bu yüce feyizden mahrum bırakan kimse, önce kendine haksızlık etmiş ve gereken cezayı hazırlamış olur.
2- Kendi dinsizlik ve inançsızlığıyla yetinmeyip başkalarının din, ibâdet ve inanç hürriyetini kısan veya temelinden kaldıran kimse, hem kendine, hem de başkalarına büyük haksızlıkta bulunmuş olur. Birinciye nisbetle bu daha zâlim sayılır.
3- Başkalarının hakkına tecavüz edip devletin veya bulunduğu makamın, ya da sosyal çevrenin verdiği yetkiyi zulüm aracı haline getirip kullanan kimse de hem kendine, hem devletine, hem de ülkesine zulmetmiş olur.
Birinci şekildeki zulüm, kişinin nefsiyle ilgilidir. İkinci şekildeki zulüm hem kendi nefsiyle, hem mü’minle, hem de din ve ibâdetle ilgilidir. Üçüncü şekildeki zulüm, maddî haklar yönünden hem kendisiyle, hem de toplumla ilgilidir.
Kurʹân-ı Kerîm bu bapta ilgili âyetle daha çok birinci ve ikinci kısma giren zâlimleri tehdît etmekte ve dolayısıyla zulmün her çeşidini lânetlemektedir.
Ayrıca Kur’ân, gelip geçen toplum ve milletlerden pek çoğunun bu üç çeşit zulüm sebebiyle İlâhî azabın inmesine neden olduklarını, bu yüzden yıkılıp yok edildiklerini birer ibretli misal olarak vermektedir.
Âhiret’te verilecek azâbın daha büyük ve elîm olacağı kesindir.
KUR’ÂN’DA İZLENEN BİR DİĞER İLÂHÎ METOT
Kur’ân müstesnâ bir metodla, insan üstü bir üslûpla hazırlanmıştır. Tehdîtler, uyarıcı anlamdaki haberler ve arkasından İlâhî rahmet ve gufran havasını estiren müjdeler; akla ışık tutan belgeler, vicdanları geliştiren deliller ardarda getirilmekte; bir konu diğerinin hikmet ve hükmünü açıklamakta ve sonra da murad-ı İlâhînin iyi kavranabilmesi için de ibret ve öğüt alınacak misaller verilmektedir.
Kur’ân, çok zengin, aynı zamanda pürüzsüz bir Arapça ile indirilmiştir. Kelime ve cümlelerin konumu ve dizimi, âyetler arasındaki bağ ve ses uyumu beşer gücünü çok gerilerde bırakmaktadır. O kadar ki, bir kelimenin yerinin değiştirilmesiyle İlâhî ahenk ve uyum bozulmakta ve fâhiş bir hatâ yapıldığı derhal anlaşılmaktadır.
Âyet ve cümlelerin delâlet ettiği mâna, her çeşit fazlalık, lüzumsuzluk, bıkkınlık ve hikmetsizlikten uzaktır.
Kur’ân bu yönleriyle de akıl ve idrâk; ilim ve edebiyat sahiplerine seslenmekte ve «şüphe edenler bir benzerini hazırlayıp getirsinler» demektedir. Çünkü İlâhî kelâmın mükemmelliği anlaşılınca, kişinin kalbinde ve kafasında İlâhî kudret ve azamet duygusunu oluşturur ve bu duygu, Allahʹtan korkup sapıklıktan, zulüm ve azgınlıktan sakınmaya yol açar. 28. âyetin son bölümü bu inceliği yansıtmaktadır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, kalbini İslâmiyete açan mü’minler konu edildi. Bu irfandan kendini mahrûm bırakanlar uyarıldı. Sonra da Kur’ân’ın bazı özellikleri üzerinde durularak düşündürücü bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, birçok kimsenin kölesi olan bir adamla, bir kişinin kölesi olan bir adam misal veriliyor. Sonra da Peygamber (A. S. ) dahil her kişinin öleceği bildirilerek asıl hesaplaşmanın yarın Allah yanında gerçekleşeceği hatırlatılıyor. Allah’ı ve doğru olanı yalanlayan kimseden daha zâlimin bulunmayacağına değinilerek zâlimler tehdît ediliyor.