MEÂLİ:
22- Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra ondan yüzçevirenden daha haksız kim vardır? Şüphesiz ki biz, suçlu günahkârlardan intikam alıcılarız.
23- And olsun ki Musaʹya kitap verdik. Sakın sen ona kavuşmakta şüphe etme. Biz onu (kendisine verdiğimiz kitabı) İsrâil oğullarıʹna doğru yolu gösteren rehber kıldık.
24- Onlardan bir kısmını sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle inandıkları için emrimizle doğru yola irşâd eden önderler yaptık.
25- Şüphesiz ki Rabbin onların ihtilâf ettikleri şeyler hakkında Kıyâmet günü aralarında hükmedip (haklıyı haksızdan) ayırt edecektir.
26- Kendilerinden önce yok ettiğimiz nice nesillerin yurtlarında gezip dolaşmaları onları doğru yola irşâd etmiyor mu? Doğrusu bunda öğütler ve ibretler vardır. Hâlâ işitmiyorlar mı?
27- Görmediler mi ki, biz suyu kupkuru yere sevkedip onunla davarlarının ve kendilerinin yediği ekini (ürünü) çıkarıyoruz. Hâlâ görmüyorlar mı?
28- Ve diyorlar ki, «eğer doğru sözlülerden iseniz, o (bahsettiğiniz) fetih günü ne zaman? »
29- De ki: «Fetih günü, küfredenlere, inanmaları artık fayda vermez ve onlara mühlet de verilmez.
30- Artık sen onlardan yüzçevir ve bekle; onlar da beklemekteler. »
İLGİLİ HADÎSLER
«Bana (Mi’rac olayında) gece yolculuğu yaptırıldığında Musaʹyı gördüm; buğday rengine yakın esmer, uzun boylu, kıvırcık saçlı, uzak bir ülkenin adamına benzer bir durumu vardı. » (Buharî/enbiyâ: 24, 48, bed-i halk: 7, libas: 68- Müslim/iman: 266, 267, 270- Ahmed: 1/243, 257, 259, 277, 342, 374)
«Mi’rac gecesi bana gece yolculuğu yaptırıldığı zaman, Musaʹya rastladım; kızıl bir tepe üzerinde kabrinde ayakta namaz kılıyordu. » (Müslim/fezâil: 164, kıyamulleyl: 15- Ahmed: 3/148, 248)
KUR’ÂN-I KERÎM AKLA VE SAĞDUYUYA HİTAP EDER
«Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra ondan yüz çevirenden daha haksız kim vardır?.. »
Kur’ân-ı Kerîmʹin nazmı, yani kelime konumu ve dizisi, onun kıraati ve bu ikisindeki İlâhî ahengi, bir yandan duyguya seslenip ona mânevî gıda verirken, bir yandan da manasıyla birleşip akla, mantığa ve sağduyuya hitap etmesi müstesna bir tesir meydana getirmekte ve aklını kullanan kimseleri İlâhî beyânın havasına çekmektedir.
Bu açıdan da bakıldığında Kurʹânʹın bütünüyle Allah sözü olduğu, yani İlâhî kelâm sıfatının tecellisi bulunduğu görülür. Şüphesiz Kur’ân’da insan kafasının ürünü ve insan muhayyilesinin dizisi sayılacak bir cümle olsun yoktur. Her âyet konulduğu yerden bütün güzelliğiyle, hikmetiyle İlâhî damgayı yansıtır. Taşıdığı yüksek anlamdaki hükümler, kıssalar, haberler, emirler, yasaklar, misaller, uyarılar ve müjdeler insan kudretini aşıp çok yüksek bir kudretin eseri olduğunu kalp ve dimağlara işler.
O halde aklı, vicdanı, idrâki, muhakeme kabiliyeti ve sağlam mantığı olan bir insanın, eğer Arapça biliyorsa, eğer Kur’ânʹın ne dediğini derinliğiyle anlıyorsa, hikmetiyle kavrayabiliyorsa, onun Allah kelâmı olduğuna inanmaktan başka bir şey düşünmeyeceği kesindir. Nitekim İslâmʹın ilk yıllarında Arap Yarımadası’nda haklı üne sahip olan bazı edip ve şâirler bu gerçeği anlamakta gecikmemişler ve Kur’ânʹın İlâhî üslûp ve üstünlüğü karşısında insafa gelip onun beşer sözü olamıyacağını belirtmişlerdir. Şair Tufayl, Hasan, Abdullah b. Revaha onlardan bir kaçıdır.
Bunun aksine Kurʹân’a, şartlanmış bir kafa, yıkanmış bir beyin, kilitlenmiş bir vicdan ve düğümlenmiş bir kin ile bakıp, aklını ve idrâkini nefsinin emrine verenler ise, onu dinlemekle ancak inkâr ve azgınlıklarını artırırlar.
İlgili âyetle böyleleri uyarılmakta, akıllarını kullanmaları hatırlatılarak dönüş yapmaları istenmektedir. Aksi halde büyük bir haksızlık içinde zâlim olarak haşredilecekleri ve ona göre bir ceza görecekleri haber verilmektedir.
MUSA PEYGAMBER’E (A. S. ) UYANLAR MİSÂL VERİLİYOR
«And olsun ki Musa’ya kitap verdik. Sakın sen ona kavuşmakta şüphe etme. Biz onu (kendisine verdiğimiz kitabı) İsrâil oğullarıʹna doğru yolu gösteren rehber kıldık.. »
Hakkʹın nurunu bütün haşmet ve parlaklığıyla taşıyan Kur’ân’a karşı kör ve sağır kalan Mekkeli putperestlerin büyük bir nîmeti elden kaçırmak üzere bulunduklarına işâret edilerek Musa Peygamber’e (A. S. ) İsrâil oğulları’ndan dosdoğru imân edenlerin önderler ve liderler kılındıkları, İlâhî lûtfa lâyık görüldükleri misal veriliyor. Süleyman ve Dâvud Peygamber zamanında imân edip Tevrat ile amel eden İsrâil oğulları altın çağlarını yaşamadılar mı? O çizgiden ayrıldıkları çağlarda ise güçlerini kaybedip boyunduruk altına girdiklerini tarihler, önemli safhalarıyla yazmaktadır.
Cenâb-ı Hak ibret dolu tarihî misali verirken yakın gelecekte Hz. Muhammed’in (A. S. ) üstün başarılar sağlayacağını, Araplara altın çağı yaşatacağını; bunun aksine ona imân etmeyip küfür ve azgınlıkta ısrar edenlerin çok geçmeden aşağılanıp rüsvay edileceklerini dolaylı şekilde haber vermektedir. Nitekim Allahʹın bu vaadi en parlak şekilde yerine geldi ve Hz. Muhammed (A. S. ) dünya tarihinde bir benzeri daha görülmemiş en büyük, fakat en kalıcı inkılâbı yaptı.
HZ. MUHAMMEDʹİN (A. S. ) MUSA PEYGAMBERʹE KAVUŞACAĞI HABERİ
Mekke’de inen bu âyetler hem Hz. Muhammedʹi (A. S. ) teselli mahiyetindedir; hem de Yahudilerle putperestleri insafa dâvet etmektedir. Aynı zamanda İslâm’ın kısa sürede yüce âlemden geldiği gibi yüceleceği haber verilmekte; Fir’avn ve yandaşlarıyla çetin mücadele edip İsrâil oğulları’nı Allah’ın izniyle kurtaran ve öylece yüce âlemden indirilen Tevratʹa mazhar olan Musa Peygamber ile Hz. Muhammed (A. S. ) arasında bazı yönlerden benzerlik bulunduğuna işâret edilmekte ve kısa bir süre sonra Hz. Muhammed’in (A. S. ) Musaʹyla (A. S. ) görüşeceği bildirilmektedir. Bunun için mü’minlerin biraz daha dişlerini sıkıp sabretmeleri istenmektedir.
23. âyetle verilen haber, Miʹrac Gecesi gerçekleşmiş; Hz. Muhammed (A. S. ) altıncı gökte Musa Peygamberʹin (A. S. ) ruhuyla mülakat yapıp görüşmüştür. Konuyla alâkalı hadîslerde ise bu mülâkat geniş şekilde açıklanmış ve Allah’ın vaadi çok geçmeden gerçekleşmiştir.
İSRAİL OĞULLARIʹNIN AHDİ BOZMASI
«Şüphesiz ki Rabbin onların ihtilâf ettikleri şeyler hakkında kıyâmet günü aralarında hükmedip (haklıyı haksızdan) ayırt edecektir. »
Tevrat ve taşıdığı hükümler hakkında görüş ayrılığına düşen İsrail oğulları, dinde aşırı taassup göstermekten bir türlü kendilerini kurtaramadılar. Kelimeleri yerinden oynatıp kendi iddiâları doğrultusunda değiştirmeler ve yorumlarda bulundular. O yüzden «Tevhîd İnancı»nın yansıttığı birlik ve beraberlik çizgisinden saptılar ve saltanatlarını kaybettiler. Altın çağları çok gerilerde kalıp bir masal oldu sanki. Buna rağmen uyanmadılar ve son olarak da Tevratʹta Hz. Muhammedʹle (A. S. ) ilgili İlâhî haberleri yanlış bir yoruma tabi tutup asıl ölçüsünden uzaklaştırdılar. Kurʹânʹa inanmadılar; ondaki beyânları red ve inkâr ettiler. Tevratʹta meydana gelen tahrîfatı tashîh eden âyetlere kulaklarını tıkadılar. Böylece kimlerin haklı, kimlerin haksız olduğunu belirleyecek zahirî hakem olmayınca, Cenâb-ı Hak kıyâmet gününde onlar arasında hükmedeceğini, haklıyı haksızdan, mü’mini nankörden ayırt edeceğini haber vererek yahudilerle sürtüşüp tartışmanın yarar sağlamıyacağına işârette bulundu.
Bu, aynı zamanda müʹminleri uyarmaya, onlara doğruyu göstermeye yöneliktir ve gelecekte nasıl hareket etmeleri gerektiğine dair bilgi vermeyi amaçlamaktadır. Çünkü İsrâil oğulları’nın yanlış tutumu ve o yüzden başlarına gelen sayısız felâketler en ibretli misali teşkil etmekte ve onlar gibi İlâhî kelâmı tahrîfe kalkıştıkları takdirde tarihin tekerrür edeceği hatırlatılmaktadır.
MEKKELİ PUTPERESTLERE VE DİĞER İNKÂRCILARA ÖNERİ
«Kendilerinden önce yok ettiğimiz nice nesillerin yurtlarında gezip dolaşmaları onları doğru yola irşat etmiyor mu?. »
Hakkı inkâr ve peygamberliği red etmeleri sebebiyle Hicaz bölgesinde yok edilen millet ve kavimlerin yurtlarında gezip dolaşan putperestlerin ve sapık inkârcıların, o yerlerdeki kalıntılara, tarihi harabelere bakıp öğüt ve ibret almaları gerekirken, küfrün kesif perdesi gözlerinin önüne öylesine gerilmişti ki, o incelikleri, ibretli bakışları görüp anlayacak durumda değillerdi. Cenâb-ı Hak yukarıdaki âyetle, onların önce sözü edilen perdeyi yırtmalarını, sonra da kalıntılara ibret gözüyle bakmalarını öneriyor. Böylece İlâhî rahmetten bir esinti olan bu uyarı ve öneriden yükselen sesi işitmeleri gerekmiyor muydu? Ne yazık ki çoğu işitemedi, kör ve sağır olarak İlâhî rahmete arka çevirip en büyük hazineden nasiplerini almadan ayrılıp gittiler, âhirete göçüp dönüşü mümkün olmayan bir sınıra ulaştılar.
YEŞERMEKTE OLAN BİTKİLER
«Görmediler mi ki, biz suyu, kupkuru yere sevkedip onunla davarlarının ve kendilerinin yediği ekini (ürünü) çıkarıyoruz. Hâlâ görmüyorlar mı?! »
Kur’ân, yukarıdaki âyetle, sapık inkârcılara, inen yağmur sebebiyle yeşeren bitkileri misal veriyor. Yaratıcı kudret, hazırladığı plânı, koyduğu kanunları harekete geçirip ölüyü diriden, diriyi de ölüden çıkarmakta; kupkuru toprağı kabartıp içindeki bitki tohum ve köklerini ölü döneminden sonra nasıl diriltmekte olduğunu gözler önüne sermektedir.
Bitkiler hakkında nasıl câri bir sünnet varsa, insanların öldürülmesi ve tekrar diriltilmesi hakkında da câri sünnetullah vardır. Aradaki fark; Bitkilerin öldükten sonra dirilmesi kısa zamanda ve bildiğimiz sebeplerle gerçekleşmekte; insanların dirilmesi ise, ezelde belirlenmiş bir vakte bırakıldığından hemen gerçekleşmemektedir. Aslında Cenâb-ı Hakk’a göre, bitkileri yeniden yeşertmek ne ise, öldükten sonra insanı diriltmek te odur. Ne var ki birini gözlerimizle görüp sebeplerini araştırmak suretiyle tesbit edebilmekteyiz; diğerini henüz görmediğimiz ve sebeplerini, yani bağlı bulunduğu kanunları bilimsel olarak bilmediğimiz için tesbit edememekteyiz. Birincisini diriltip vücuda getiren kudretin, elbette ki İkincisini de vücuda getirmeye gücü yeter. Bundan şüphe etmeye ne gerek var? Zira sünnetullah kâinat düzeninde plânlandığı ölçüde ve programlandığı şekilde ve zamanda mutlaka tecelli eder ve asla şaşmaz.
Elverir ki, bu hakikati görebilen, imân ve akıl nuruyla aydınlanan gözler bulunsun..
FETİH GÜNÜNÜN HEMEN GELMESİNİ ACELE İSTEYENLER
«Ve diyorlar ki: «Eğer doğru sözlülerden iseniz, o (bahsettiğiniz) fetih günü ne zaman? »
Mekke ve çevresindeki müşrikler, Kur’ân’da sık sık sapık inkârcıların, şaşkın putperestlerin yakın ve uzak azap ile tehdît edilmesini ciddiye almadıkları için ara sıra «canım nerede sizin o tehdît edip durduğunuz İlâhî azap? Neden hemen indirilmiyor? Doğru sözlülerden iseniz sözünü ettiğiniz fetih günü ne zaman? » gibi isteklerle Peygamberi (A. S. ) ve mü’minleri alaya alıp müşkil duruma sokmaya çalışırlardı.
Cenâb-ı Hak, fetih gününün mutlaka geleceğini, inanmak istemedikleri o önemli olayın gerçekleşeceğini ve o günde kâfirlere inanmalarının bir yarar sağlamayacağını haber veriyor.
Ancak âyette sözü edilen «fetih günü»nden maksat nedir ve hangi olaya işârettir? Müfessirlerin bu konuyla ilgili farklı yorumları olmuştur. Onları kısaca şöyle sıralayabiliriz:
a) İnsanlar arasında hükmedilip haklıyı haksızdan, mü’mini kâfirden, samimi müslümanı münafıktan ayırt edecek İlâhî hükmün tecelli edeceği kıyâmet günü.
Nitekim Ashab-ı Kirâmʹın, sapık putperestlere: «Allah’ın takdir ettiği bir günümüz vardır; o gün gelince O, aramızda hükmedecek ve öylece bizler ebedî nîmetlerle mükâfatlandırılırken sizler elîm ve kalıcı bir azaba uğratılacaksınız! » dedikleri rivâyet yoluyla sabit olmuştur.
b) Mekke ve arkasından Arap Yarımadası’nın fethedileceği gün.
Zira gerek Kur’ân âyetlerinin, gerekse Hz. Muhammed (A. S. )in, yakın gelecekte İslâmiyetin başarıya erişeceğine, zaferden zafere koşacağına ve inkârcı azgınların saltanatının sona erip baş aşağı geleceğine zaman zaman işârette bulundukları oluyordu. İlgili âyetle bu husus bir defa daha hatırlatılıyor ve o günler gelmeden İslâmʹın nurlu havasına girmeleri isteniliyor.
c) Yakın gelecekte müʹminlerle kâfirler arasında bir savaşın çıkacağı ve mü’minlerin mutlaka üstün geleceği, müşriklerin hezimete uğrayacağı gün.
Ashab-ı Kirâm, Hz. Peygamber’in (A. S. ) ve Kur’ân-ı Kerîm’in beyânından aldıkları ilhâmla o günlerin pek yakın olduğuna inanıyor ve bunu sırası gelince söylüyorlardı. Nitekim hicretten sonra Bedir Savaşı’nın meydana gelmesi mü’minlerin iddiasını veya inandıkları günün doğruluğunu ortaya koydu.
Ancak bu üç yorumdan en sıhhatlisi birincisidir. Çünkü fetih günü kâfirlere inanmaları fayda vermiyecektir. Teklîf döneminin çok gerilerde kaldığı, hesap ve ceza gününün başladığı bir dönemde gerçeği görüp anlamanın, Hakk’a teslim olup inanmanın hiçbir yararı olmaz. O gün Cenâb-ı Hakk’ın adâlet ve hakkaniyetle tecelli edeceği, kulları arasında hükmedeceği bir gündür.
Dünyaʹda ise, ölümün gelip çattığı an dışında inkârcı günahkâr pişmanlık duyar da Cenâb-ı Hakkʹa yönelerek imân ederse, şüphesiz ki Allah onu kabul eder ve o kimse İslâm’a göre müslüman ve mü’mindir. Nitekim Bedir Savaşıʹnda Mekkeliʹlerden bir grup meydanda katledilirken, müşriklerden bir kısmı gerçeği anlayarak İslâm’a girmeyi tercîh etmiş ve «sizin tevbeniz kabul edilmez, imânınız fayda vermez» diye bir uyarıyla karşılaşmamışlardır. Mekkeʹnin fethinde ise, belde halkının çoğu İslâm’a girmiş ve hepsinin de dönüşü kabul edilerek geçmişlerinin üzerine sünger çekilmiştir.
Gerek öldükten sonra, gerekse kıyâmet gününde hakikati ayan beyan görüp, o sebeple yanlış yolda yürüdüğünü anlayarak pişmanlık duymanın gerçekten hiçbir faydası söz konusu olamaz. O bakımdan birinci yorum âyetin delâlet ve hikmetine daha uygun düşmektedir.
Böylece Kurʹân-ı Kerîm o günün mutlaka geleceğini bildirerek kâfirleri uyarmakta, müʹminlere sabırlı olmayı tavsiye etmektedir. Bunun için Cenâb-ı Hak otuzuncu âyette şu emri vermektedir: «Artık sen onlardan yüz çevir ve bekle; onlar da beklemekteler. »
Secde sûresine, âlemlerin Rabbından, Oʹnun terbiye edip kemâle eriştirici vasfından; indirilen kitapta hiçbir şüphenin bulunmadığından, bütünüyle Hakk’ın sözü olduğundan söz edilerek başlandı ve kâfirlerin azgınlık ve taşkınlıklarına sabırla karşı konulması tavsiye edilerek İlâhî hükmün eninde-sonunda tecelli edeceği müjdelenerek sûre noktalandı.
Bu sûrenin de tefsirini bize kolaylaştıran Yüce Rabbımıza hamd-u senâlar; sünnetiyle bize ışık tutan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe salât-ü selâmlar olsun.