MEÂLİ:
17- And olsun ki, üzerinizde yedi tabaka (veya yol, ya da sistem) yarattık. Ve biz yarattığımızdan habersiz değilizdir.
18- Gökten de belli ölçü ve oranda su indirdik de onu yeryüzünde eyleştirdik. Gerçekten bizim onu (bulunduğu yerden) gidermeye gücümüz yeter.
19- Böylece onunla size hurmalıklar, üzüm bağları, bahçeleri meydana getirdik ki, sizin için onlarda birçok meyvalar vardır ve onlardan yeyip geçinirsiniz.
20- Ve (daha çok) Tûr-i Sînâʹda çıkan, yiyenlere yağ ve katık bitirip veren bir ağaç da yeşerttik.
21- Sizin için şüphesiz ki (bazı bineklerde ve) davarlarda da bir ibret (öğüt ve ders) vardır. Karınlarında oluşandan size içiririz ve sizin için onlarda daha nice yararlı şeyler vardır; onlardan yersiniz.
22- Bunlara da, gemilere de yüklenip binersiniz.
İLGİLİ HADÎSLER
«Zeytin ve zeytin yağı yeyin ve ondan yararlanın. Çünkü o mübarek (feyizli-bereketli) bir ağaçtan (elde edilir). » (Tirmizî/et’ime: 43- Dâremî/et’ime: 20- Ahmed: 3/497)
«Zeytini ve yağını katık edinin ve ondan yararlanın. Çünkü o, mübarek bir ağaçtan çıkar. » (İbn Mâce/et’ime: 34)
Açıklama:
Her iki hadîste de «zeyt» kelimesi kullanılmıştır. Bunun daha çok zeytin yağına delâlet ettiği bilinmektedir. Ancak diğer bazı rivâyetlerin ışığı altında, zeytine de delâlet ettiğini söyleyebiliriz. O bakımdan ondan hem zeytin, hem de yağını kasdederek bir çeviride bulunduk.
YEDİ TARÂİK
«And olsun ki, üzerinizde yedi tabaka (veya yol, ya da sistem) yarattık. Ve biz yarattığımızdan habersiz değilizdir. »
Cenâb-ı Hak, ilk insanın ve ondan üreyip çoğalan neslinin yaratılmasındaki iki ayrı sünnetullahı belirttikten sonra, kudretinin, ilminin ve iradesinin şaşmazlığını hatırlatarak altı kadar delil ve belge sıralıyor:
1- «Üzerinizde yedi tarâik yarattık. »
Tarâik: «tarika»nın çoğuludur. Meleklerin inip çıktığı belli yollar ve kanallar anlamına geldiği gibi, sayısı belirsiz meleklerin, üzerinde yürüdükleri yedi büyük sistem, ya da tabaka manasına da gelmektedir. Ancak her iki yorumu da iç yüzüyle bilmemiz mümkün değildir. Çünkü yollar ise, hangi yollardır? Sistemler ise hangi sistemlerdir? Zira kâinatta sayısı belirsiz sistemler mevcuttur. Tabaka veya kat ise, hangi tabaka ve katlar kasdedilmektedir?
Bilinen tek şey, kelimenin taşıdığı bir incelik söz konusudur ki o da şudur: İster yollar, ister sistemler, ister tabaka veya katlar murat edilsin, aralarında mutlak uyum ve denge mevcuttur. Çünkü «Tarâik» birbiri üstünde tam uyum halinde belli ölçü ve düzende «matrûk» olan gökler veya sistemler demektir ki, her biri yaratanın varlığına, birliğine ve kudretinin sınırsızlığına delâlet etmektedir.
Kur’ân-ı Kerîm’de yer yer «yedi kat gök»ten bahsedilmektedir. Bugün henüz yedi gökten nelerin kasdedildiğini kesin hatlarıyla bilmemekteyiz. Astronomiyle ilgili bilimsel araştırmalar genişledikçe, Kurʹân-ı Kerîmʹin bu ve benzeri beyânları ileride daha iyi anlaşılabilir. Çünkü Cenâb-ı Hak, Kur’ân’ı sadece bir çağ ile sınırlamamış, onu kıyâmete kadar bütün çağlarla karşı karşıya getirmiştir. İlim ilerledikçe Kurʹân’daki ana fikirleri, temel bilgileri bize daha iyi açıklayacak ve münhasıran onu tasdîk edecektir.
Şüphesiz ki Allah yarattığından habersiz değildir. Çünkü O, mutlak hikmet sâhibidir. Neyi niçin yarattığını, yarattıktan sonra nasıl sevk ve idare edeceğini çok iyi bilir. Nitekim 17. âyetin son kısmında, «Ve biz yarattığımızdan habersiz değilizdir. » buyurularak Allahʹın ilim ve hikmet sıfatları hatırlatılıyor. Gelişigüzel bir hilkat olmadığı gibi, faydasız, plânsız ve proğramsız bir düzenleme de söz konusu olamaz. Fezada açılan yedi önemli yol veya kat, ya da tabaka veya büyük sistem, kâinat düzeninin omurgasını oluşturmaktadır.
«Gökten de belli ölçü ve oranda su indirdik.. »
Bu, yeryüzünün onda yedisinin denizlerle kaplı bulunması ve güneş ile dünya arasındaki mesafenin hesaplı bir ölçüde tutulması, ona göre güneşten gelen ısıyla buharlaşma olayının meydana gelmesi ve öylece yağmurun oluşmasıyla ilgili bir hatırlatmadır. Denizlerin oranı daha az veya daha çok olsaydı durum bugünkü gibi ölçüsünü koruyabilir miydi? Dünya güneşe biraz daha yakın olsaydı, buharlaşma fazla olmakla beraber kavurucu ısı birçok bitkilerin yaşamasına imkân vermezdi. Yeryüzündeki su oranı daha fazla bulunsaydı, daha çok yağmur oluşmasına neden olur ve o sebeple sel halini alarak yarar yerine zarar getirirdi. Daha az nisbette olsaydı, buharlaşma ve yağmur daha az olur, o sebeple de kuraklık tehlikesi başlardı.
Anlaşıldığı gibi, gerek yeryüzündeki su nisbeti, gerek dünya ile güneş arasındaki mesafe, gerekse atmosfer tabakası çok ince hesaplara ve fiziksel kanunlara göre düzenlenmiştir. Dünya kuruldu kurulalı bu düzenleme fire vermeden devridaim halinde sürüp gelmekte ve dengesini korumaktadır.
Şüphesiz ki her düzen ve denge bir düzenleyicinin ve proğramlayıcının varlığına delâlet eder ve münhasıran onun kudretini yansıtır.
İndirilen suyun yerde eyleştirilmesi ise, ayrı bir olaydır. Şöyle ki: İnen yağmurun yine belirlenmiş bir plâna göre yerde tutulması, kaynakların beslenmesi ve canlılar için su ihtiyacını karşılayacak oranda depolanması, o mutlak düzenin bir bölümünü oluşturur. Onu tekrar buharlaştırıp belli fizikî safhalardan geçirip yağmur haline getiren Cenâb-ı Hakkʹın elbette ki insanları öldürdükten sonra diriltmeye kudreti yeter.
Böylece kâinatta meydana gelen her olay, daha çok Cenâb-ı Hakkʹın «Kadîr, Alîm, Rahîm ve Hakîm» sıfatlarının damgasını taşımakta ve her biri bağlı bulunduğu kanun gereği Oʹnu tesbîh ve tenzîh etmektedir.
3- «Gerçekten bizim onu (bulunduğu yerden) gidermeye gücümüz yeter» meâlindeki âyet, yeraltı ve yerüstü suların mevcut plânı aşmayacak şekilde yer ve mecra değiştirebileceğine işâret etmekte ve bunun da bazı fizikî kanunlara göre gerçekleştiği belirtilmektedir. Bu tabii olayların dışında bir de Cenâb-ı Hak, şaşmayan plânına göre kurduğu düzeni aynen korumakta, sağladığı dengeyi bozmamaktadır. Dileseydi, yeraltı sularını bizim istifademizden uzaklaştırır, ya onu büsbütün köreltip belirsiz hale getirirdi, ya da başka bir cihete sevkederek bizden uzaklaştırırdı. (Bilgi için bak: Mülk Sûresi: 30. âyetin tefsiri) Ama öyle dilememiştir ve dilemiyeceğini de bilişare haber vermektedir. Kâinatın her parçasında hâkim olan denge ve düzeni yüzeysel olarak yer yer insanoğlu bozmakta ve kendi aleyhine bir sonuç ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Öyle ki, Allah’ın kudret tezgâhından çıkan her şey temelde ve yüzeyde mükemmeldir. Onu yüzeysel olarak zedeleyen biz insanlarız.
Nitekim Rum sûresinde bu konuya değinilerek şöyle buyurulmaktadır: «İnsanların elleriyle işledikleri (bilgisizce) işlerden, fenalıklardan dolayı karada ve denizde fesat (düzensizlik) ortaya çıktı. Allah da, belki (pişmanlık duyup) dönerler diye işlediklerinin bir kısmının (cezasını) onlara (dünyada) tattırır. » (Rum Sûresi: 41)
4- «Böylece onunla size hurmalıklar, üzüm bağları, bahçeleri meydana getirdik ki, sizin için onlarda birçok meyvalar vardır ve onlardan yeyip geçinirsiniz. »
Su, güneş enerjisi ve toprak bir bütünlük arzetmektedir. Öyle ki, biri diğerinin hizmetini tamamlamakta ve hepsi biraraya gelerek asıl amaca yönelmektedir. Toprağın, içinde taşıdığı faydalı bakterilerle bir hayat kaynağı olduğu kesindir. Su ve enerjiden yeterli nisbette alınca harekete geçmekte ve bağlar, bahçeler, hurmalıklar, meyvalıklar vücut bulmaktadır. Bu düzenli, sistemli ve hesaplı faaliyet gelişigüzel değil, belli bir plân ve proğrama göre yürütülmektedir. Yetişmekte olan her meyva ağacı, İlâhî tecellinin bir tezahürüdür. Öyle ki: Elma ağacının mayasında ve tohumunda sadece elma vardır. O yaratıldığından beri bu özelliğini korumakta ve en küçük bir yanlışlık yapmadan türünün özelliğini sürdürmektedir. Diğer meyvalar da öyle..
Eğer yeryüzünde muz veya armut yaratılmamış olsaydı, onları bilmemize ve ortaya çıkartmamıza imkân olmazdı. O halde biz ancak mevcut olanı bilebiliyoruz; deney ve gözlem ile çevremizi tanımaya çalışıyoruz. Olmayan bir şey vücuda getirebiliyor muyuz? Bu mümkün müdür? Madde âleminde günümüze kadar keşfedilen 103 element vardır. Bunlar atom numaralarına göre (yani çekirdekteki proton sayısı) yerlerini almaktadırlar. Bu düzenlemede boş kalan bir element yeri varsa, mutlaka o kâinatta mevcuttur. Boş yer yoksa, o sırayı bozacak başka elementlerin mevcudiyeti söz konusu değildir.
Görüldüğü gibi, beşer ilmi ve araştırması ancak kâinatta var olan eşyaya yönelmekte ve onları bir bir bulup ortaya çıkarabilmektedir. Böylece bizim bilgimiz, Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu düzenin çok az bir bölümüyle sınırlı kalmakta, O Yüce Kudret’in mülk-ü saltanatı karşısında pek az bir bilgiye sahip olduğumuz kesinlik arzetmektedir.
Bütün bu gerçekler bize, öncesiz ve sonrasız mutlak bir kudretin varlığını öğretmiyor mu?
5- «Ve (daha çok) Tûr-i Sînâʹda çıkan, yiyenlere yağ ve katık bitirip veren bir ağaç da yeşerttik. »
Zeytin ağacının mübarek kılınması, üzerinde önemle durulacak bir konudur. İnsan sağlığı üzerinde olumlu tesirleri belirgin olan bu ağacın meyvası ve meyvasından elde edilen yağ birçok faydaları beraberinde taşımaktadır. Besin değeri çok yüksektir. Sindirimi ise, diğer yağlara oranla daha kolaydır. Öyle ki: Zeytinde % 14 yağ, % 8, 5 karbonhidrat, % 76 protein vardır. 100 gram zeytin 170 kalori verir.
Zeytin yağı, bazı özellikleri nedeniyle iç organlar üzerinde de birtakım olumlu etkileri söz konusudur. İlmî araştırmaların ileride bu maddenin daha birçok yararlarının bulunduğunu tesbit edeceğini ümit etmekteyiz.
Tûr-i Sînâ ve çevresinde bol miktarda yetiştiği veya ana yurdunun orası olduğu birer yorum olarak düşünülebilir. Nitekim Ege ve Akdeniz bölgesinde fazla miktarda yetiştirilen bu uzun ömürlü ağacın, Tûr-i Sina’dan birçok ılımlı bölgelere yayıldığı söylenebilir. Nitekim Nûr sûresinde bu faydalı ağaçtan söz edilirken, «Ne yalnız doğunun, ne de yalnız batının ürünü olan mübârek zeytin ağacından yakılır.. » buyurularak bu ağacın doğuya veya batıya has olmadığı, ılımlı olan bütün ülkelerde yetişme şansının bulunduğu belirtilmektedir. Böylece zeytinin ana yurdunun Tûr-i Sînâ olduğu veya en çok o bölgede yetiştiği birer yorumdan öteye geçmezse de ikinci yorumun, Nûr Sûresi’ndeki açıklama ile karşılaştırılınca birinci yorumdan daha kuvvetli olduğu anlaşılıyor. Ana yurdu Ege ve Akdeniz bölgesidir diyenlere göre, birinci yorum daha sıhhatli kabul edilebilir. Zira Tûr-i Sînâ, Akdeniz bölgesinden bir kesimdir. Allah daha iyisini bilir.
6- «Sizin için şüphesiz (bazı bineklerde ve) davarlarda da bir ibret (öğüt ve ders) vardır.. »
Binek olarak kullandığımız hayvanları ve etinden, sütünden, yün ve kılından yararlandığımız davarları da, yaratılıp hizmetimize sevkedildiği için biliyoruz ve her biri insanlardan yana birçok yararları kendinde taşıdığı için onları besleyip nesillerinin devamını sağlıyoruz.
Cenâb-ı Hakk’ın bunlardan çoğunu birer süt imalatçısı veya fabrikası haline getirmesi, insanların sağlıklı beslenmesine yönelik lûtuflarından biridir. Böylece Oʹnun yarattığı şeylerden her birinin insanlardan yana birtakım hizmetler verecek şekilde plânlanıp vücuda getirildiği ortaya çıkıyor. Aynı zamanda davarlardan her birinin kendi türünün özelliği doğrultusunda yaratılıp proğramlandığı, ilk insan Âdem Peygamber’e bunların isimlerinin öğretildiği gibi, faydalarının ve faydalanma yollarının da belletildiği sonucu ortaya çıkmış oluyor.
BİNEK HAYVANLARI VE GEMİLER
İlgili 21. âyetle karada yük taşıyan bineklerle, denizde yük taşıyan gemiler birarada anılmıştır. İlk nazarda bu iki ayrı şey arasında ortak bir bağ olmadığı sanılsa bile, gerçek öyle değildir. Zira Kurʹân-ı Kerîm başta Araplar olmak üzere her millete ve çağa hitap eden bir kitaptır. Çölde yaşayan Arapların gemileri develerdir. Nitekim onlar kendilerine devamlı hizmet veren develeri hem çok severler, hem de onlara bu sevginin bir tezahürü olarak «sefâin-i berriye» yani karada yürüyen gemiler derler.
Devenin uzun ve meşakkatli yollara tahammülü, ciğerlerinde su depolaması ve aç kaldığı zaman gıda ihtiyacını uzun süre karşılayacak hörgücündeki yağ stoku ona ayrı bir özellik vermekte ve daha çok çöl yolculuğunda kullanılmaya elverişli bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Cenâb-ı Hak bu harika canlıyı öğüt ve ibret alınacak bir nîmet olarak hatırlatırken, diğer deniz taşımacılığına ağırlık yeren milletlere de gemi nîmetini hatırlatmakta ve denizlerin, gemilerin yüzmesine uygun bir özellikte düzenlendiğine dikkatlerini çekmektedir.
Böylece biri kara, diğeri deniz gemisi olmak üzere iki taşıttan söz edilerek İlâhî nîmetler üzerinde iyice düşünmemiz ilhâm edilmekte ve eşyaya körler gibi bakmamamız istenmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Allahʹın varlığına, birliğine ve kudretinin sınırsızlığına delâlet eden altı kadar belgeye yer verildi. Her şeyin belli bir amaç için yaratılıp hizmete sevkedildiğine işâretle, eşya üzerinde ciddi araştırma ve inceleme yapmamız, üzerlerindeki İlâhî kudret ve hilkat patentini görmemiz ilhâm edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Mekkeʹde çok sıkıntılı günler -geçirmekte olan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizle etrafında toplanan bir avuç müʹmine teselli babında Nuh (A. S. ) kıssasından önemli safhalar anlatılıyor ve varlık âleminde hâkim olan İlâhî düzen ve tasarrufu göremeyen inkârcıların hiç değilse, kendilerinden önceki inatçı kâfirlerin akibetine baksınlar, onların kalıntılarına uğrayıp mahzun ve ibretli duruşlarından ibret alsınlar diye Nuh tufanına dikkatleri çekiliyor.