Bakara Suresi 211. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

سَلْ بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ كَمْ اٰتَيْنَاهُمْ مِنْ اٰيَةٍ بَيِّنَةٍ وَمَنْ يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُ فَاِنَّ اللّٰهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

211.

İsrailoğullarına sor; biz onlara nice açık mucizeler verdik. Kendisine geldikten sonra kim Allah'ın nimetini değiştirirse, (bilsin ki) şüphesiz Allah, cezası pek çetin olandır.

Diyanet İşleri

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ

211- Sor İsrâil oğullarına, onlara nice nice açık belge verdik. Ken­disine Allahʹın nîmeti geldikten sonra kim onu değiştirirse, şüphesiz ki Allah’ın azâbı pek şiddetlidir.

İsrâil oğullarına indirilen açık belgeler:

1. İbrâhim Peygamber tarafından Filistin’e getirilmeleri,

2. Yusuf Peygamber ma’rifetiyle Mısır’a yerleşmeleri,

3. Musâ Peygamberin onlara sahip çıkması; sihirbazların gösterileri­ni, Fir’avn’ın hile ve düzenini boşa çıkarması,

4. Elindeki asânın zaman zaman İlâhî kudreti yansıtması,

5. Elini koltuklarına sokup Yed-i Beyza mu’cizesi göstermesi,

6. Kızıl Denizin İlâhî kudretle yarılıp geçit vermesi,

7. Fir’avn ve askerlerinin ayni geçitte boğulması,

8. Musâ Peygamberin elindeki Asa’yı taşa vurup on iki pınar akıt­ması,

9. Şiddetli sıcakta bulutun onları gölgelendirmesi,

10. Kendilerine kudret helvasıyla bıldırcın kuşunun sunulması,

11. İkinci kez Filistin (va’dedilen ülke) topraklarına gelip yerleşmeleri gibi..

TARİHÎ YÖNÜ

İsrâiloğulları’na İbranîler de denir. Nitekim Tevrat da İbrânice inmiş­tir. Onları ilk Filistin’e yerleştiren ve böylece toplu halde bir ülkede ya­şama şansına eriştiren İbrahim Peygamberdir.

Sonra İsrâiloğulları’nın büyük bir kısmı Mısır’a yerleşme imkânı bul­du. Yusuf Peygamberin Mısır’da büyük bir şöhret ve nüfuz kazanması üzerine İsrâiloğulları’na yol açmış oldu. M. Ö. XVII. yüzyıla kadar orada ya­şama şansına eriştiler. Yusuf Peygamber sayesinde birçok önemli mev­kileri ele geçirdiler. Orada söz sahibi oldular. Mısır’ın asıl sâhipleri ve sâkinleri bu durumdan memnun kalmadılar, yavaş yavaş bir kuşkulan­ma ve tedirginlik başgösterdi. Bunun sonucu olarak da Mısır’da İsrâîl­oğulları’na karşı derin bir nefret duygusu yaygınlaştı. Böylece bir baskı rejimine doğru gidildi. Fir’avn onların daha fazla çoğalmasını önlemeyi planladı ve yeni doğan erkek çocuklarının öldürülmesini emretti. Musâ adındaki bir çocuk da tam bu sırada dünyaya geldi. Kurʹân’da açıklandığı gibi, o, bu katliamdan kurtuldu. Büyüyünce kendisine peygamberlik ve­rildi. İsrâiloğullarıʹnı bu baskı rejiminden kurtarmak için Mısırʹdan ayırma­ya karar verdi. Bütün hazırlıklar tamamlanınca bir gece Mısırʹı terkettiler. Fir’avn onları imha etmek üzere askeriyle birlikte takibe koyuldu. Bü­yük bir muʹcize olarak Kızıl Deniz Musâ Peygambere açılıp yol verdi. Firʹavn ve askerleri ise, ayni geçitte boğuldular.

Musâ Peygamber onları Sina ve Paran bölgesine getirip yerleştirdi. Bir müddet sonra onları Filistin topraklarına doğru götürdü. Tûr-i Sina’ya çıkartıp kendilerine vaʹdolunan toprakları gösterdi. Böylece İsrâiloğulları ikinci defa Filistinʹe yerleşme imkânını bulmuş oldular. Musâ Peygam­berin vefatından sonra hayli karışıklıklar oldu, bölünmeler başladı, der­ken Dâvud Peygamber duruma hâkim oldu; Calutʹu öldürerek birliği sağ­ladı. Dâvud (A. S. ) hem peygamberlik, hem hükümdarlık gibi iki önemli görevi yüklenmiş bulunuyordu. Bu bakımdan da çok etkili olmuş, dünya saltanatına çok hevesli bulunan İsrâîloğullarıʹnı derleyip bütünlük sağla­yabilmişti.

Bu nedenle İsrâiloğulları’na yeni bir devir başladı, Dâvud Peygam­ber devri (M. Ö. 1025). Kudüs başkent olarak seçildi. İmar hareketlerine girişildi. Yavaş yavaş dünyanın sayılı ve güçlü devletleri arasında yer al­ma şansına erişti.

Dâvud Peygamberden sonra oğlu Süleyman Peygamber devri başla­dı (M. Ö. 974-931). Diyebiliriz ki bu devir, İsrâiloğulları’nın en parlak dev­ridir. Buna, onların «altın devri» de denilmiştir.

Nimetler böylece birbirini izliyor, İsrâiloğulları umulmadık bir refah ve yükseliş içinde tarihin akışını değiştiriyorlardı. Derken Süleyman Pey­gamber vefat etti. Dünya saltanatını tek amaç ve hedef olarak seçen İsrâîloğulları bu büyük peygamberin ayrılmasıyla asıl karakterlerini ortaya çıkardılar ve kisa zamanda birbirlerine düştüler. Artık Allahʹın bunca ni­metlerini değiştirdikleri için felâketler birbirini izledi. Altın devri son bul­muş, felâket ve musibet devri başlamıştı:

a) Asur’ların İsrâil Devletini yıkıp ortadan kaldırması,

b) Filistin’in yıkılıp yerlebir edilmesi,

c) Babil kralı Nabukodonosorʹun İsrâiloğullanʹnı kılıçtan geçirmesi, geriye kalanlarını Babilʹe sürüp esaret zinciri altında uzun yıllar köle ola­rak çalıştırması,

d) Açlık, sefalet, hastalıkların bir kâbus gibi üzerlerine çökmesi gi­bi..

İşte Kur’ân, İsrâiloğulları’na İbrahim, Yusuf ve Musâ Peygamberler zamanında verilen belgelerden ve sayısız nîmetlerden söz ediyor. Sonra onların derin bir gaflet, kötü bir nankörlük içinde âhirete sırt çevirdikle­rine ve sadece dünya saltanatı peşine düştüklerine işarette bulunuyor. O yüzden bir iç bölünme ve parçalanma bedbahtlığına uğradıkları anla­tılıyor. İlâhî ni’metleri değiştirmelerinin cezasının çok ağır olduğu, kalb­lere ve dimağlara perçinlenircesine işleniyor. Ayni hatayı işlememek ve ay­nı sonuca düşmemek için hiç olmazsa bu milletin tarihine bakmamız öne­riliyor.

Doğrusu bu bir öğüttür; öğüt alan var mıdır?

Şüphesiz bu bir ibrettir; ibret alan yok mudur?

YAHUDİLERİN İSLÂMʹA GİRMEYİŞİ

Yahudilerden bu dine girenler pek az olmuştur. Bunun sebebi de açıktır: Yahudi muhafazakârdır ve ırkçıdır. Ayni zamanda dünya saltana­tına en hırslı olan bir millettir. İslâmiyet evrenseldir, ırkçı değildir. Fizikte bileşik kaplar gibi hem dünya, hem âhiret mutluluğunu beraber dengede tutup yürüten bir dindir.

Bu bakımdan Kur’ân, Yahudilerin İslâm’a girmeyişinin pek yadırgana­cak bir tutum olmadığına özellikle dokunuyor. Çünkü bu millete birçok peygamberler, sayısız nîmetler gönderildiği ve sonra da bir nice mihnet ve esaretler içinde başları dertten derde girdiği halde bir türlü âhiret inancının huzur dolu, saadet vaʹdeden havasına girmemişlerdir. Dünyaya karşı aşırı istekleri, onları, peygamberleri öldürmeğe kadar itmiştir. An­cak hem krallığı, hem peygamberliği bir arada yüklenenler onlarla uyum sağlayabilmiştir.

Millî ve sosyal yapısı, karakter ölçüsü böyle olan bir milletin son di­ne (İslâm) karşı çıkması normal sayılır. Yahudîler putperest Arapları sö­mürüp tefecilik ve ticaret yoluyla dizginlerini elinde tutuyorlarken İslâm Dini ortaya çıktı. Bu din dünya milletlerini ırkçılıktan uzak din kardeşliği­ne çağırıyor, insan haklarını koruyor, köle ve esirlerden yana ciddi adım­lar atıyor, insanı asıl şeref ve itibarına yükseltiyordu. Ayni zamanda dün­ya ile âhiret arasında en sağlam köprüyü kuruyor; mideden çok kalbe ve kafaya sesleniyordu. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Yahudîler bu iki yola karşı çıkıyor, kendilerini Allahʹın has kulları, diğer insanları bu has kulların hizmetine sunulmuş birer vasıta görüyorlardı.

Bu yüzden son olarak bir defa daha İlâhî nimetlerin en üstünü olan Hazreti Muhammedʹin risâlet nîmetini ittiler ve küfrü ona tercîh ettiler, nan­körlüğün en kötüsünü bir daha işlemiş oldular; o yüzden cerimesini çok ağır ödediler.

Unutmayalım ki bu, Allah’ın dünya milletleri için koyduğu bir kanun­dur. Nîmeti küfre çeviren her millet er-geç bu kanunun hükmünden ken­dini kurtaramaz. O halde âyette Müslümanlar için büyük bir uyarı vardır; İsrâiloğullarıʹnın İslâmʹa girmemesi size yanlış bir ölçü vermiş olmasın. Maddeye tapan milletlerin bugünkü güçlü fakat dengesiz, maneviyattan uzak ekonomik yapısı sizi aldatmasın; bunların sonu mutlaka hüsran ve felâkettir. Onlara uyarsanız ayni sonuca siz de kendinizi itmiş olursu­nuz. Çünkü: «Bir millet (ilâhî nîmetlere karşı) kendini değiştirmedikçe Al­lah onlara verdiği nîmetini değiştirici değildir. »

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Allah (C. C. ) inanmışlara bir takım emirler verdikten ve bazı şeyler­den onları menʹettikten sonra açık olan İslâm caddesinden ayrılanları ne gibi bir azâbın beklediğini haber verdi. İnsanlara akıl ve yetenekleri öl­çüsünde sergilediği belgelerle hakikatı dimağlara ve vicdanlara işleme hikmetini açıkladı ve sonra da İslâmdan önceki milletlerin ayrılıp sürtüş­me ve tartışmaya girdiklerinden dolayı nasıl üzücü bir sonuca kendilerini ittiklerini örnek vererek hatırlattı.

Aşağıdaki âyetle, ayrılıp bölünmenin, sürtüşüp tartışmanın nedenle­rine dokunuluyor. Takvâ üzere olup geçmişten ders ve ibret alan inan­mışların dünya hayatlarını İslâm’ın hidâyet doğrultusunda ve dünya ile âhiret arasındaki sağlam bağlantı ve dengesel düzeyinde sürdürmeleri öneriliyor ve kıyâmet günü de başkalarından üstün tutulacakları müjdele­niyor.