MEÂLİ:
21- Doğrusu Allahʹın âyetlerini inkâr edenleri, haksız yere peygamberleri öldürenleri ve insanlardan adâlet ve hakkaniyete uygun iş yapmayı emredenlerin canına kıyanları çok acıklı bir azâb ile müjdele.
22- İşte onların işleri dünya ve âhirette boşa çıkmıştır. Onların yardımcıları da yoktur.
İLGİLİ HADÎSLER
Cerrah oğlu Ebû Ubeyde (R. A. ), bir gün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize sordu:
- Ey Allah’ın Resûlü! Kıyâmet günü insanlardan en şiddetli azaba çarptırılan kimdir?
Efendimiz şu cevabı verdi:
- Bir peygamberi ya da iyilikle emreden, kötülükten men’eden bir kimseyi öldüren adam...
Resûlüllâh sonra yukarıdaki âyeti okudu. (İbn Ebî Hâtim - İbn Cerîr: Ebû Zübeyr tarikiyle)
«İnsanlar arasında iyilik, adâlet ve hakka uygun iş yapmayı emredenleri öldüren millet, ne kötü millettir! İyilikle emretmiyen, kötülükten alıkoymayan millet de ne fena millettir! Aralarında müʹmin kimsenin sakınarak yürüdüğü millet ne ahlâksız millettir! » (İmam Kurtubî: İbn Mes’ud (R. A. )den)
«İyilikle emreden, kötülükten men’eden kimse, yeryüzünde Allahʹın, Oʹnun peygamberinin ve kitabının halîfesidir. » (Kurtubî Tefsiri: El-Hasen’den rivâyet etmiştir.)
Dürre binti Ebûleheb (R. A. ) diyor ki:
Peygamber (A. S. ) Efendimiz minberde bulunduğu bir sırada idi, adamın biri gelip şunu sordu:
- Ey Allah’ın Peygamberi! İnsanların en hayırlısı kimdir?
Efendimiz (A. S. ) cevap verdi:
- İyilikle emreden, kötülükten menʹeden, Allahʹtan en çok korkan ve yakın akrabalarıyla ilgisini sürdüren kimsedir. (Kurtubî Tefsîri: 4/47 (Senedini tesbit edemedim))
Bu konuda otuzun üstünde hadîs rivâyet edilmiştir ki, çoğu sahîhtir. İlim adamları bu önemli hizmetin ölçüsünü verirken, kişinin güç ve imkânını dikkate almışlar ve «hizmet = güç ve imkân.. » demişlerdir.
Nitekim, «Sizden kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin ki bu imânın en zayıfıdır. » (Hadîs imamları: Ebû Saîd El-Hudrî’den rivâyet etmişlerdir. Ricali sikadır.)
Meâlindeki hadîsi açıklayan ilim adamları şöyle demişlerdir:
a) El ile gidermek, devlet büyüklerine vâcibdir.
b) Dil ile gidermek, âlimlere vâcibdir.
c) Kalb ile gidermek, zayıf kişilere, yani halk tabakasına vâcibdir.
Bu nedenle şu sonuca varılmıştır:
«Bir ülke, ya da beldede şu dört eleman bulunursa, ora halkı belâdan korunmuş olur:
1. Haksızlıkla mücadele eden âdil hükümdar (devlet adamı),
2. Doğru yolda yürüyen ilim adamları,
3. İyilikle emreden, kötülükten men’eden, yetişmekte olan kuşağı ilim tahsiline heveslendiren ileri gelen kişiler,
4. İslâmî tesettüre göre örtünen, cahiliyye devrindeki kötü âdetlerden uzak, o devrin kadınlarının düştüğü bataklığa düşmekten kendini koruyan kadınlar.. (İmam Kurtubi: 4/49)
Diğer bir hadîs:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize soruldu:
- İyilikle emretmeyi, kötülükten menʹetmeyi ne zaman terkedebiliriz?
Cevap verdi:
- Sizden önceki milletlerde meydana gelen şeyler sizin aranızda meydana geldiği zaman..
Tekrar soruldu:
- Bizden önceki milletlerde neler meydana geldi?
Cevap verdi:
- Liderlik küçüklerinizde, ahlâksızlık büyüklerinizde, ilim de rezillerinizde (kaldığı gün, aynı durum sizde de meydana gelir. ) (İbn Mâce: Enes bin Mâlik (R. A. )den)
İslâm ülkeleri bu duruma getirildiğinde artık iyilikle emretmenin, kötülükten menʹetmenin te’sir alanı kalmamış sayılır. Ülkede ahlâksızlık kol gezerken, ülkenin ileri gelenleri bu gidişe ilgisiz kalırsa, radyo ve televizyonda kardeşlikten, komşu haklarından, birlik ve dirlikten sözetmenin ne anlamı kalır? Cami kürsü ve minberlerinden seslenmenin etki alanı ne kadardır?
Böyle durumlarda yapılacak tek şey, ahlâklı, faziletli bir nesil yetiştirmek, eğitim sistemini bu ölçü ve anlama göre düzenlemek; bunun yanısıra görevi en namuslu, en dürüst ve en inanmış kişilerin eline vermek için seferber olmak, tek kelimeyle adam seçmesini bilmektir.
MÜSLÜMAN BİR ÜLKEYİ MANEVÎ ALANDA YIKMANIN ÜÇ YOLU VARDIR
«Doğrusu Allahʹın âyetlerini inkâr edenler... »
Kurʹân-ı Kerîm’de konumuzla ilgili âyetle bütün müʹminlerin dikkatini çeken, kalblerini gafletten uyandıran çok önemli bir noktaya dokunuluyor ve bu üç madde halinde özetlenirken, Yahudilerin geçmişteki tutumları ve bu yüzden uğradıkları felâketler bir misal olarak sergileniyor.
Müslüman bir toplumu manevî alanda öldürmek ve yetişen her kuşağı materyalist bir felsefeyle yetiştirmek için sadece üç şey yapmak kâfidir:
1. Önce Allah’ın âyetlerini küçümseyip çağdışı saymak ve bu açıdan hareketle Allah’ın varlığını reddetmek,
2. Peygamberlerin te’sirini kaldırmak ve bu açıdan hareketle onlara olmadık yalanları isnad etmek, böylece körpe dimağları dine ve din adamlarına karşı içi dolu kin ve nefretle yetiştirmek,
3. Ahlâk ve fazîlet, hak ve adâlet savunucularını takibata uğratmak, hiç olmazsa gözden ve gönülden düşürmek; çeşitli vesilelerle böylelerine işkence tatbik etmek suretiyle şahsiyetlerini düşürmek ve böylece aktif rol oynamalarına imkân vermiyerek onları pısırıklaştırmak, gerekirse canlarına kıymak...
Kur’ân bu uyarısını yaptıktan sonra, Hakk’a teslimiyetin derin anlamını kavramış kişilerin, daha doğrusu müʹminlerin yılmadan seviyeli ve bilinçli bir mücadele verdikleri takdirde inkârcıların işlerini hem dünyada, hem âhirette boşa çıkarma yolunu açmış olacaklarını haber veriyor.
Nitekim tarihte bunun çok, hem çok örnekleri vardır.
O halde dinî ihtiyaçların tatmin edilmemiş olması, büyük bir gaflettir. Bunun sonucu çok pahalıya malolur. Dr. Fred SCHWARZ’ın bu konuda kitabına aldığı bir parçayı nakletmekte yarar görüyorum:
«Komünist olmaya yardım eden dördüncü faktör, tatmin edilmiyen dinî ihtiyaçlardır. İnsan yalnız yemek için yaşamaz. Hayatın bir gayesi olması şarttır. İnsanlar, Allahʹa tapmak için yaratılmış bir kalple doğarlar. Kendilerinin çok ötesinde olan yüksek gayelere erişmek, kendilerini feda edecekleri mukaddes bir şey bulmak, uğrunda yaşayacakları ve gerekirse ölecekleri bir inanışa sahip olmak üzere dünyaya gelirler. Allah’ın mevcudiyeti inkâr edilmek suretiyle fıtraten te’min edilmesi gereken mânevî inançlardan uzaklaştırılan bir insan, çıkar yol olarak önünde komünizmi bulur. Komünizm, dinî inançlardan uzaklaştırılan bir insana, erişmesi gereken bir gaye ve kader gibi görünür, hayatına bir mâna verir ve uğrunda fedakârlık yapmağa değer amaç halini alır. » (Komünistlerin Söylediklerine İnanılabilir mi?: 38)
Çağımızda bu fırtına bütün dünyayı kasıp kavurduğu gibi, İslâm ülkelerini ihmal etmemiş ve şiddetini daha çok bu ülkelere yöneltmiştir. Bugünün insanı huzursuzdur, karamsardır, geleceğine güvenle bakmamak-. tadır. Çünkü dinî inançları zayıftır veya hiç yoktur. Çoğuna Allahʹa muhtaç olmadığı öğretilmiştir. İnsanların menşei hakkında Darwin teorisi; medeniyetin, kültürün, fazîletin, ahlâk ilminin ve dinin menşei hakkında ise Marxist nazariye can kurtaran bir simit gibi sunulmuş, beyinler bu gibi temeli bozuk teorilerle yıkanmıştır. Meydana gelen kargaşalık, tırmanan anarşi bu fırtınanın tabii sonucudur. «Rüzgâr eken fırtına biçer», sözünün geçerliliği bir kez daha kanıtlanmış olmuyor mu?
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Geçen âyetlerle Kitap Ehlinin, özellikle Yahudilerin yanlış tutumlarından, aşırı ihtirasları nedeniyle ayrılığa düşmelerinden ve peygamberleri; adâletle, haklı iş görmekle emreden ilim adamlarını öldürmelerinden sözedildi. İslâm ülkelerini yıkacak olan üç faktöre işâret edilerek uyarılar yapıldı. Aşağıdaki âyetlerle Yahudilerin bu kötü tutumlarının değişmiyen bir âdet halinde devam ettiği, bu nedenle son peygamberin ortaya çıkmasına dayanamadıkları için gereksiz tartışmalara yöneldikleri, hakkı kabul etmemek için Tevrat’ın hakemliğine bile razı olmadıkları anlatılıyor ve sonuç olarak Yahudilerin materyalist bir düşünceyle yola çıktıkları, bunun insanlığa büyük kötülükler getireceği kapalı bir biçimde konu ediliyor.