MEÂLİ:
19- Görmediler mi ki, Allah, yaratmaya nasıl başlıyor, sonra onu (öldürüp) tekrar geri çeviriyor; elbette ki bu Allahʹa göre pek kolaydır.
20- (Ey Peygamber! ) De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın, (Allahʹın) yaratmaya nasıl başladığına dikkatle bakın. Sonra da Âhiretʹte (tekrar) yaratmayı (öylece) başlatıp meydana getirecektir. Şüphesiz ki Allahʹın kudreti her şeye yeter.
21- Dilediğine azâp eder, dilediğine merhamette bulunur ve ancak Oʹna döndürüleceksiniz.
22- Ve siz ne yeryüzünde, ne de gökte (Allahʹı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin için Allahʹtan başka ne bir yakın dost, ne de bir yardımcı vardır.
23- Allah’ın âyetlerini ve Oʹna kavuşmayı inkâr edenler var ya, işte onlar rahmetimden ümit kesmişlerdir ve onlar için elem verici bir azâp vardır.
YARATMA VE GERİ ÇEVİRME
«Görmediler mi ki, Allah, yaratmaya nasıl başlıyor, sonra onu (öldürüp) tekrar geri çeviriyor.. »
Gece ile gündüzün aralıksız birbirini izlemesi, nasıl dünyanın belli ölçü ve hesaplarla; değişmeyen ve şaşmayan bir plânla iki ayrı hareketinin sağladığı bir sonuçsa, bitkiler ve hareket halinde olan diğer canlılarda da aynı tekrar söz konusudur: Biri belli botanik ve biyolojik kanunlarla türlerinin özelliğine bağlı kalınarak üreyip kendi benzerlerini meydana getirmektedirler. Diğeri ise, canlıların en mükemmeli olan insanın biyolojik olarak hayatı son bulduktan sonra, vakti saati gelince, önceden hazırlanan bir plân ve proğram gereği Cenâb-ı Hak onu yeniden oluşturup hayata döndürecektir.
Böylece Cenâb-ı Hak, kıyâmet olayından sonra insanları ikinci hayata çevireceğini açıklarken, bitkilerin ölüp yeniden benzerlerini meydana getirmelerini misal veriyor ve bu konu üzerinde iyice düşünüp İlâhî kudretin eşsizliğini ve sınırsızlığını görmemizi istiyor. Nitekim konumuzu oluşturan âyet, Allahʹın mutlâk plânını hatırlatmakta ve hiçbir şeyin gelişi güzel var kılınmadığı ve tesadüflerle oluşmadığı hakkında bizi aydınlatarak ana fikir vermektedir.
HAYATIN NASIL BAŞLADIĞINI ARAŞTIRMAMIZ EMREDİLİYOR
«De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın, (Allahʹın) yaratmaya nasıl başladığına dikkatle bakın. Sonra da âhirette (tekrar) yaratmayı (öylece) başlatıp meydana getirecektir. Şüphesiz ki Allahʹın kudreti her şeye yeter. »
Hayatın nasıl başladığı çeşitli bilimlere konu teşkil edecek derecede önemli bir olaydır. Binlerce yıldan beri insanları düşündüren hayat ve onun nasıl başladığı bugün hâlâ insanların çoğuna göre bir sır olarak kalmaktadır. Bilimsel araştırmalar sürüp giderken, Kurʹân-ı Kerîm’de hareket noktasını belirler mahiyette birtakım ana fikirler ve temel bilgiler verilmekte ve insan aklına yardımcı malzeme sunulmaktadır.
Cenâb-ı Hak bu konudaki temel bilgiyi yedi yerde «kün», yani «ol» emriyle açıklayarak sonsuz kudretinin tezahürü olarak hayatı mükemmel bir plân ve proğrama göre düzenli şekilde başlattığını bildiriyor. Şöyle ki: «Kün» emri illiyet kanunu ve ona bağlı sebepleri harekete geçirerek yaratılmak istenilen şeyin özünü ve mayasını oluşturur, sonra da belli bir tekâmül yoluyla gelişmesini sağlar. O şey canlı türünden ise, aynı emrin tecellisiyle ona canlılık vasfını enjekte eder.
O halde kâinatta canlı-cansız ne varsa, onlardan her biri, yine ezelde hazırlanan plân ve proğram çerçevesinde «ol» emriyle vücut bulur ve türünün özelliği doğrultusunda düzenli bir tekâmül devresi geçirerek asıl hüviyetine kavuşur.
Buna birkaç misal vermemizde yarar görüyoruz:
a) İlk insan Âdem’in şekli, kara yapışkan, kokuşmuş balçıktan meydana getirilip düzenlendikten sonra, hakkında ikinci defa «kün» emri tecelli etmiş ve ona canlılık vasfını bahşetmiştir. Kur’ân’da bu olay şöyle tasvîr edilmekte ve bize ipucu verilmektedir: «Âdem’i topraktan yarattı, sonra ona «ol! » dedi, o da oluverdi. » (Âl-i İmrân Sûresi: 59)
b) Âdem’in soyundan gelen insanların ise, yine «kün» emriyle tekâmüle bağlanarak biyolojik kanunlarla vücut bulması sağlanmış ve ezeldeki plân uyarınca gelişip hüviyetine kavuşması şaşmayan kanunlara bağlanmıştır. Şöyle ki: Yeni bir hayat insanlarda olsun, bitki ve hayvanlarda olsun, erkek dişi hücrelerin birleşmesiyle başlar. İnsanda, döl yatağına düşen aşılı yumurta bölünerek çoğalır. Bu bölünme 2, 4, 8, 16, 32, 64.. şeklinde gittikçe çoğalıp hızlanarak devam eder. Yeni canlının hücre çoğalması başlayınca meydana gelen ilk 32 hücre, toparlak bir hal alır. Bu toparlağın içi sıvı ile doludur. İster insan, isterse hayvan olsun, meydana gelecek yaratığın başlangıcı bu 32 hücredir. Bir bebeğin doğum zamanı gelinceye kadar bu hücreler 45 defa bölünürler. Bu bölünmenin sonunda hücrelerin sayısı 26 trilyonu bulur. Bu rakam yeni doğan bir bebekteki canlı hücrelerin sayısıdır. Ve bundan sonra da bölünme devam eder de vücudun kas, kemik ve diğer kısımları meydana gelir ve gelişir.
Bu konuda asıl önemli olan ve Allah’ın yüce kudretini yansıtan olay şudur: Kas, sinir, kemik hücreleri arasında büyük farklar belirmeye başlar. Kemik hücreleri kendi kendilerine, diğer bir anlatımla yüklendikleri proğram gereği vücudumuzdaki kemikleri ne bir eksik, ne de bir fazla meydana getirirler. Deri hücreleri insanın aklının alamıyacağı bir doğrulukla vücudun nerelerini kaplıyacağını bilir, ona göre çalışır. Sıcak ve ıslak bir ortamda geçen bu inanılmaz hayat faaliyetinde her hücre tam bulunması gereken yeri alır.
Kur’ân-ı Kerîm’de canlıların oluşma, tekâmül edip gelişme olayı «kün» emrinin tecellisine bağlanmakta ve bu emrin asla şaşmayacağı belirtilerek hazırlanan plânın kusursuz olduğuna ve devamlılık arzettiğine işâret edilmektedir. Şöyle ki:
«O bir şeyi (yaratmayı) hükmedip yerine getirmek istedi mi, ona sadece «ol! » der, o da oluverir. » (Bakara Sûresi: 117)
Kur’ân’da bu temel bilgi beş ayrı sûrede az değişik anlatımla açıklanmakta ve idrâkleri uyanık tutma, hayatın nasıl başladığı hakkında hareket noktasını belirleme hususu ilhâm edilmektedir. (Bilgi için bak: Ğâfir Sûresi: 68, Âl-i İmrân Sûresi: 47, Nahl Sûresi: 40, Meryem Sûresi: 39, Yâ-Sîn Sûresi: 82. âyetlerin tefsiri)
Böylece Kurʹân, konumuzu oluşturan âyetle, hakkı inkâr edip maddeyi temel kabul edenlere, yeryüzünde gezip hayatın nasıl başladığını araştırmalarını; araştırıcı ilim adamlarıyla temas sağlamalarını emretmekte, bilimsel araştırmanın gereği üzerinde durmakta ve bu gibi önemli konuların ancak İlmî araştırmalarla anlaşılabileceğine işârette bulunmaktadır.
DİLEDİĞİNE AZAP EDER
«Dilediğine azap eder, dilediğine merhamette bulunur ve ancak Oʹna döndürüleceksiniz. »
Cenâb-ı Hak, amelleri niyetlere göre değerlendirip karşılık verir. O bakımdan hayatın amacını, hilkatin nasıl başladığını, yaratan yüce kudretin varlığını ve birliğini idrâk edenlerin günah ve kusurlarını dilerse bağışlar da onları geniş rahmetine lâyık görür; dilerse, niyetlerindeki şüpheden dolayı onlara azap eder. Ne var ki, Oʹnun rahmeti gazabının önüne geçmektedir.
İnkârcı maddecilere gelince: Sünnetullah gereği, dönüş yapmadan, pişmanlık duyup hakka yönelmeden ölenlerine azap gerekir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın, şükreden kullarının şükrünü hiçbir zaman mükâfatsız bırakmıyacağı gibi, inkâr doğrultusunda nankörlük edenleri de cezasız bırakmayacağı adâletinin gereğidir. Böylece Oʹnun bağışlaması, merhamette bulunması ve mağfiretine lâyık görmesi, yüksek kereminin, mutlak adâletinin ve geniş rahmetinin eseridir; cezalandırması ise, adâletinin ve «Müntakim» sıfatının gereğidir. Mülk O’nundur ve her şey Oʹnun eseridir. Dilediği gibi tasarruf hakkı yalnız O’na mahsustur. Koyduğu kanunlar, hazırladığı plân ve proğramlar şaşmadan aynen uygulanır ve hedefine doğru aksamadan ilerler. Mülkünde ortağı, tasarrufunda eşi ve benzeri, rahmetinde dengi, cezalandırmasında duygusallığın yeri söz konusu değildir.
Varlık âlemindeki mükemmel düzen, yüksek kudretinin tezahürüdür. Bu düzende yer alan her şeyin eninde-sonunda dönüşü Allah’adır. Çünkü başka gidilecek bir yol, dayanılacak bir kudret, sığınacak bir melce’ yoktur.
Hiçbir güç, Allah’ı âciz bırakamaz. Zira âcizlik, yaratılanlara mahsustur. Allah’ın varlığı ise kendindendir. O «vâcibüʹl-vücut»tur. Allahʹa karşı gelenler, Oʹnu tanımayanlar ve Oʹnun emirlerine baş eğmiyenler, şüphesiz O kudretin karşısında bir hiçtirler. Onların her çeşit inkâr, red, hırçınlık, azgınlık ve ahlâksızlıkları sadece şaşkınlıklarının eseridir ve cehaletlerinden kaynaklanmaktadır.
İşte konumuzu oluşturan âyette bu inceliklere temas edilerek inkârcı maddeciler, günahkâr şaşkınlar şöyle uyarılmaktadır: «Ve siz ne yeryüzünde, ne de gökte (Allahʹı) âciz bırakacak değilsiniz. Sizin için Allahʹtan başka ne bir yakın dost, ne de bir yardımcı vardır. »
Bütün bu gerçekler karşısında hakkı idrâk edip âlemlerin Rabbi olan Allah’ın mânevî huzurunda secde etmek ne büyük irfan ve mutluluktur! O’na karşı baş kaldırıp inkâr ve azgınlıkta bulunmak ise, ne büyük gaflet, ne çirkin cehâlet ve ne uzak dalâlettir..
RAHMETTEN UMUT KESENLER
«Allahʹın âyetlerini ve Oʹna kavuşmayı inkâr edenler var ya, işte onlar rahmetimden ümit kesmişlerdir ve onlar için elem verici bir azap vardır. »
Allah’ın sonsuz rahmetinin her varlıkta, o varlığın isti’dadı nisbetinde tecelli ettiğini görüyoruz. Kişide isti’dat yoksa, İlâhî rahmetin ne kusuru olabilir. Bahar mevsiminde hayat veren yağmurdan mahrum bırakılan toprakta bir hareket meydana gelmiyor ve kendine düşeni yerine getiremiyorsa, kusur yağmurda değil, toprağı o yağmurdan mahrum bırakandadır. İşte böylece Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti her şeyi kapsayıp kuşatmıştır. Aslanın kendi yavrusunu o parçalayıcı dişleriyle tutup ısırmadan, incitmeden bir yerden bir yere taşıması, hırçın bir atın yavrusunun süt emmesine imkân vermesi hep İlâhî rahmetin birer tezahürü değil midir? Bu gerçekleri göremiyen, görüp de idrâk edemiyen sapıklardır ki, umutsuzluk içinde bir ömür tüketirler; ne Allah’ın damgasını taşıyan eşyaya dikkatle ve ibretle bakarlar, ne de Allah’a kavuşacaklarına inanırlar. Şüphesiz öyleleri için iki ayrı azap söz konusudur: Birincisi dünyada onların yakasını bırakmaz; öyle ki her an ölüp yokluğa karışma endişesini taşırlar ve umutsuzluk içinde günlerini gün etmeye çalışırlar. Diyebiliriz ki, hayatta bir fani için en kötü azâp, âhirete ve hesaba inanmamaktan kaynaklanan ümitsizliktir. İkinci azâp ise âhirette ebediyen peşlerini takip eder.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden ve insan aklına ışık tutup malzeme ve ön fikir veren belgeler sıralandı.
Aşağıdaki âyetlerle, mü’minleri biraz daha ümitlendirmek ve teselli etmek için tekrar İbrahim (A. S. ) kıssasının bazı önemli safhalarına geçiliyor; O’nun kendi kavmiyle olan mücadelesine dikkatler çekilerek olaylar arasındaki benzerlik üzerinde durulması ilham ediliyor. Sonra da hakkın mutlaka üstün geleceği haber verilerek tatmin edici misaller sergileniyor.