MEÂLİ:
21- İnsanlara dokunan bir sıkıntı ve dertten sonra onlara bir rahmet (genişlik, ferahlık ve bolluk) tattırdığımız zaman, âyetlerimiz hakkında (bir de bakarsın) yalan-dolan düzerler. De ki: Allah (yalan dolana) karşılık vermekte daha çabuktur. Çünkü elçilerimiz (olan melekler) sizin kurduğunuz yalan-dolanı yazmaktadırlar.
22- Sizi karada da, denizde de gezdiren O’dur. O kadar ki, gemide bulunduğunuz bir sırada, gemiler, okşayıcı hoş bir hava içinde seyredip yol alırken, yolcular da bununla ferahlık ve neşe duyarlarken ansızın şiddetli bir fırtına gelir de dalgalar her yandan onlara yönelir, derken tamamen kuşatılıp (yok olacaklarını) sanırlar ve (bu korku ve telaş içinde) ihlâs üzere dini Allah’a has kılıp O’na duâ ederler, «eğer bizi bundan kurtarırsa, elbette şükredenlerden oluruz» diye yalvarırlar.
23- Ne vakit ki Allah onları kurtarır, (vakit kaybetmeden) onlar yine yeryüzünde haksız yere taşkınlık ve azgınlığa başlarlar. Ey insanlar! taşkınlık ve azgınlığınız ancak kendi aleyhinizedir. Bu da dünya hayatının geçici, önemsiz bir geçimliğidir. Sonra da dönüşünüz bizedir; yapageldiklerinizi size bir bir haber vereceğiz.
İNİŞ SEBEBİ
Mekkeʹde birkaç yıl kuraklık hüküm sürdü. Halk sıkıntı içinde kıvranıp kaldı. Başka çare kalmayınca, başta Ebû Süfyân olmak üzere bir grup ileri gelen kişi, Hz. Peygamberʹe (A. S. ) gelerek, «Duâ et de yağmur yağsın. Eğer yağmur yağıp sıkıntımız kalkarsa seni tasdîk ederiz. » dediler. Hz. Peygamber (A. S. ) onlara acıyarak ellerini kaldırıp duâ etti ve çok geçmeden bol yağmur yağmaya başladı. Sıkıntı kalktı, fakat «seni tasdîk ederiz» sözü unutuldu ve bu rahmet ile genişliği putlara mal ettiler. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Lübabü’t-te’vîl-Esbabü’n-Nüzûl.)
İLGİLİ HADÎSLER
Ashab-ı Kirâmʹdan Zeyd b. Hâlid (R. A. ) anlatıyor:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Hudeybiyeʹde, geceleyin yağan yağmurun yerdeki eseri üzerinde bize sabah namazını kıldırdıktan sonra, «Rabbınızın bu gece ne buyurduğunu biliyor musunuz? » diye sordu. Ashab-ı Kirâm da, «Allah ve Peygamberi daha iyi bilirler» diye cevap verdiler. Peygamber (A. S. ) Efendimiz, onlara: Rabbiniz buyurdu ki: Kullarımdan bir kısmı bana imân eder ve beni inkâr eder halde sabahladı. Kim Allahʹın fazl-ü rahmetiyle yağmurlandık, derse, o bana imân edip yıldızları(n gücünün ve kudretinin olmadığını belirterek Allahʹın kudretini tasdîk, yıldızların kudretini) inkâr etmiştir. Kim de şu ve şu yıldızın akması, kayması bizi yağmurlandırdı, derse, o beni inkâr etmiş, yıldızlara imân etmiştir. » (Buharî/ezan: 106, mağazî: 35- Müslim/imân: 125- Ebû Dâvud/tıb: 22- Taberânî/istiska: 4)
SIKINTIDAN SONRAKİ FERAHLIK VE BÖBÜRLENME
«İnsanlara dokunan bir sıkıntı ve dertten sonra bir rahmet (genişlik, ferahlık ve bolluk) tattırdığımız zaman.... »
İyi dinî tahsîl, ciddi terbiye görmeyen, Allahʹın yüce kudretinin sayısız eserlerini ve izlerini eşyada müşahede etmiyen, varlıkta mutlak düzen ve dengenin hikmet ve amacını kavrayamıyan ham kişiler, bir sıkıntı ve felâkete uğrayıp başka tutamaklarının kalmadığını gördükleri zaman, ruhlarındaki Allah duygusu harekete geçer de Allahʹa yönelip yalvarırlar. Bütün kurtuluş kapılarının kapalı bulunduğunu o anlarda az-çok sezerler. Tehlikeyi atlattıklarında, ondan kendilerine büyük bir pay ayırırlar, cesaretleriyle, soğukkanlılıklarıyla ve çetin mücadeleleriyle dayandıklarını böbürlenerek anlatırlar. Kuvvet ve kudreti Allahʹa değil, kendi nefislerine çevirirler.
Allah ise, onların bu sakıncalı ve nankörce tutumlarına karşılık vermede daha çabuktur; onların ne meta’ olduklarını diğer bir olayla ortaya koyar da İlâhî uyarısını bir defa daha -rahmetinin gereği olarak- yansıtır. Dünyada bunu yapmıyacak olursa, mutlaka âhirette her şeyi ayan-beyân ortaya döker. Çünkü Oʹnun şerefli kâtipleri olan melekler, insanların kurnazlık ve böbürlenmelerini, Allah’ı unutup kuvvet ve kudreti fânilere ircaʹ etmelerini bir bir tesbit edip yazarlar. Nitekim iniş sebebinde nakledilen olay, âyetlerin asıl mana ve hikmetini yansıtmaktadır. O halde gerek savaşlarda elde edilen başarı ve zaferi, gerek başa gelen bir sıkıntı ve felâketin kalkmasını kişilere değil, Cenâb-ı Hakkʹa izafe etmek, gerçek imanın gereğidir. Zira olayları sebeplere bağlayan Allah’tır. Sebepleri başıboş bırakmayıp onları kudret elinde tutan Oʹdur. Mülkün gerçek sâhibi elbette ki başkası değildir. O, mülkü dilediğine verir, dilediğinden çekip alır; dilediğini aziz ve şerefli kılar; dilediğini zelîl ve hakîr yapar. Her türlü hayır ve iyilik Oʹnun elindedir.
Tarihî bir olay:
Türk denizcilik tarihinin en büyük zaferi ile sonuçlanan Preveze deniz savaşı, imparatorluğun yenilmez bir devlet olduğunu bütün dünyaya bir defa daha göstermiştir. Zaferden dönen orduy-u hümayunu, başta Kanunî Sultan Süleyman olmak üzere devletin ileri gelenleri karşılamaya çıkmışlardı. Herkes sevinç çığlıkları atarken Kanunî başını yere doğru eğip gözlerinden yaş damlıyordu. Sebebi sorulduğunda ise, şu tarihî cevabı vermiştir:
«Milletleri üstün kılan, zaferleri kazandıran Allahʹtır. Elde edilen bu zaferi kişilere değil, Allahʹın inâyet ve kudretine ircaʹ etmemiz gerekir. Onun bu yüce lütuf ve inâyeti karşısında duygulanmamak elde değil.. »
İLMÎ YÖNÜ
KARADA VE DENİZDE GEZDİREN OʹDUR
«Sizi karada ve denizde gezdiren Oʹdur. »
Yeryüzünde dengeli ve rahat yürümemizi, diğer bir tabirle ölçülü hareket etmemizi yerçekim kuvveti sağlamaktadır. Yerçekim alanının ayni noktasında bulunan bütün cisimlere yerçekiminin kazandıracağı ivmen i n (hareket halinde bulunan bir şeyin sonsuz küçük bir zaman hızında meydana gelen artının bu zamana oranı) aynı olması gerektiği görülür. Bu yüzden yerkürenin aynı noktasındaki bütün cisimler boşlukta aynı şekilde düşer ve yerçekim ivmesi bütün maddesel noktalar için aynıdır.
Şüphesiz ki, yerçekimi, bir kanundur, yani İlâhî sünnetlerden biridir, değişmez ve canlıların dengeli ve rahat hareketini sağlar. Aynı zamanda atmosferi çevresinde tutar. Eğer dünya ay kadar küçük olsaydı, cisimler bugünkü ağırlığının altıda birine düşer ve aynı zamanda atmosfer diye bir şey kalmazdı. Çünkü durmadan sıçrayan atom ve moleküllerin uzaya kaçmasını durduracak güçte bir yerçekimi olmazdı. Oysa dünyanın büyük oluşu ve bu nedenle yerçekim kuvvetinin ay’dakine oranla altı kat bulunuşu, atmosferdeki molekül ve atomların uzaya kaçmasını önlemekte, aynı zamanda bu atmosfer, sıcaklığı ayarlayan bir örtü görevini sürdürmektedir.
İşte «Sizi karada da, denizde de gezdiren O’dur! » meâlindeki âyet, yerküre üzerinde gezip dolaşmamızı ve yaşamamızı sağlayan fiziksel bir olaya parmak basmakta ve onu proğramlayıp insanoğlunun hizmetine veren O çok yüce kudreti hatırlatmaktadır.
Denizde de gezdiren O’dur:
Bilindiği gibi, yeryüzünün onda yedisi su ile kaplıdır. Taşırdığı suyun ağırlığına eşit ağırlıkta bulunan tekne, gemi ve benzeri cisimler denizde rahatlıkla yüzebilirler. Yük hacmi ise, cisim boşken ve dolu iken taşırdığı suların arasındaki farka eşittir. Bu da fiziksel bir kanundur. Suyu bir ölçü ve ağırlıkta yaratıp düzenleyen yüce kudret, denizlerde gezip dolaşmamıza imkân vermiştir.
İlgili âyet bu nîmet ve sünneti hatırlatarak İlâhî kudretin her şeye kusursuz yöneldiğine, her varlığı hılkatındaki kanuna has ölçülerle düzenlediğine işâret etmekte v. e aklımızı kullanmamızı ilhâm etmektedir.
TEHLİKELİ ANLARDA ALLAHʹI ANMAK
«Ansızın şiddetli bir fırtına gelir de dalgalar her yandan onlara yönelir… (bu korku ve telâş içinde ihlâs üzere dini Allahʹa has kılıp duâ ederler.. »
İnsan çok defa acelecidir ve aynı zamanda unutkandır. Kurʹân’da onun bu iki huyuna yön verilmek istenerek sık sık korku ve ümit anları; ferahlık ve sıkıntılı durumları konu edilmektedir.
Kur’ân ve ilmin bize verdiği ipuçlarından, kâinatın bile sabırla, plân ve proğramla yaratıldığını anlıyoruz. Geçmişi unutmak, geleceği karanlığa boğabilir. Tecrübeli ve basiretli kişiler, geçmişteki olayların ışığında geleceklerine yön verirler; kendilerini ona göre hazırlarlar.
Tehlikeli ve felâketli günlerde ve anlarda ruhumuzun özündeki Allah duygusu, Oʹna imân mayası -istesek de, istemesek de- harekete geçer, yani bizi için için dürter ve kalbimizi Yüce Yaratan’a döndürür. O bakımdan sebepler zincirinin koptuğu, yardımcıların kalmadığı bir anda, sebepleri kudret elinde tutan Allah’a yüzçevirip duâ eder, yardım bekleriz. Neden? Çünkü içimizde varlığını kabul ettiğimiz o yüce kudrete sığınma duygusu yatmaktadır. Tehlikeli olaylar bu duygu üzerindeki perdeyi aralar veya üzerindeki kabuğu sıyırır. Bir anda bakarsın ki Allahʹı inkâr eden münkir, O’na el açıp yalvarıp yakaran bir müʹmin oluvermiştir!
İlgili âyetle Cenâb-ı Hak içimizdeki bu asil duygu cevherinin varlığını hatırlatarak daha iyi düşünmemizi, insanoğlunun psikolojik yapısını çok yönlü araştırmamızı ve bu açıdan hareketle bir olan Allahʹın varlığını isbat etmemizi emrediyor.
Gerçek bu olunca, felâket ve tehlike atlatıldıktan sonra Hakkʹı unutup azgınlık ve taşkınlığa dönenler veya heveslenenler, herhalde derin bir gaflet, büyük bir nankörlük içindedirler. Oysa geçici bir hevesle mağrur olmanın hiçbir makul yanı yoktur; dönüş eninde-sonunda Allahʹadır. Önce inkâr, sonra için için Allahʹı sezip sonra da unutmak ve çok geçmeden O’na döndürülmek, kaçınılmaz bir sonuçtur. İşte üzerinde düşüneceğimiz bir yolculuk ve hayat tablosu!. Bir gün bu tablo iyi ve kötü görüntüleriyle, kalın ve ince çizgileriyle karşımıza çıkarılacak ve yaptıklarımız kronolojik bir düzenleme içinde önümüze konulacaktır.
Cenâb-ı Hak ezelde kudret kalemiyle yazıp hazırladığı son mesajında hepimize şöyle seslenmektedir: «Ey insanlar! taşkınlık ve azgınlığınız ancak kendi aleyhinizedir. Bu da dünya hayatının geçici, önemsiz bir geçimligidir. Sonra da dönüşünüz bizedir; yapageldiklerinizi size bir bir haber vereceğiz.. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle insanın aceleci, unutkan olduğuna işâret edildi. Bolluk ve refah içindeyken nereden geldiğini, nerede bulunduğunu ve niçin geldiğini, sonra da nereye gideceğini hesaba katmadan kendini bütünüyle az bir geçimliğe verenlerin derin bir gaflet içinde bocaladıkları hatırlatıldı.
Sonra da Allahʹın yüce kudretine delâlet eden iki önemli belge zikredilerek insan aklı harekete geçirilmek istendi.
Aşağıdaki âyetle sözü edilen gafiller bir defa daha uyarılıyor. Dünya hayatının ne kadar önemsiz ve kısa olduğu bir misal ile açıklanarak insan idrâkinde silinmez bir iz bırakılıyor. Sonra da Allah’ın, indirdiği kitaplarla, gönderdiği peygamberlerle ve peygamberlerin yolunda yürüyen samimi mürşitlerle insanlar selâmet yurduna davet ediliyor, ebedî saadet kapılarının inananlara her zaman açık bulunduğuna işâretle en doğru yol gösteriliyor.