MEÂLİ:
21 - Ey insanlar! Sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibâdet ediniz ki, korunup sakınanlar olabilesiniz.
22 - Öyle (bir Rab) ki, yeryüzünü size bir döşek, göğü bir kubbe kıldı. Gökten su indirdi ve onunla size (çeşitli) meyvelerden (türlü türlü ürünlerden) rızık çıkardı. Artık siz de bildiğiniz halde (nankörlük ederek) Allah’a (gizli ve âşikâr) eşler (ve benzerler) koşmayın.
23 - Eğer kulumuz (Muhammed)ʹa parça parça indirdiğimiz (Kur’ân)’den şüphede iseniz onun benzeri bir sûre (tertipleyip meydana) getirin ve Allahʹtan başka (size yardımcı olup, rehberlik edecek) şâhidlerinizi de çağırın, (eğer iddianızda) doğru iseniz.
24 - Eğer (Onun bir benzerini) yapamazsanız -ki yapamıyacaksınız da- o takdirde kâfirler için hazırlanan -yakıtı insanlarla taştan olan- ateşten korkup sakının.
İNİŞ SEBEBİ
İlâhî teklifle yükümlü tutulacak olan üç sınıf (müʹmin, kâfir, munâfık)dan bahsedilip her birinin inanç ve tutumu, mânevî yapısı ve hakka karşı anlayışı ayrıntılarıyla beyân edildikten sonra, bunlardan ikinci sınıfın Hakk’ı inkâr edip putlara kulluğu; üçüncü sınıfın inkârla imân, hakla bâtıl arasındaki bocalayışı ve bunun neticesi olarak maddeyi Allah’tan üstün tutuşları; birinci sınıftan da bâzısının bilmeden Allah’a gizli şirk koşuşu, bu âyetlerin inmesine sebep olarak gösterilir.
Şöyleki:
Cenâb-ı Hakk (C. C. ) bu âyetlerle bütün insanlara şâmil olan rahmeti icabı, hitaba geçip Rabbani iltifatıyla her üç sınıfın da dikkatini çekiyor:
Mü’minlere: «İbâdet ve kullukta devam gösterin; itikadınızı her türlü şüphe ve şâibeden uzak bulundurun! » diye tenbihte bulunuyor.
Kâfirlere: «Yeri bir döşek, göğü bir kubbe kılan...... Yüce Rabbinizi, bunca açık belgeler karşısında hâlâ inkâr mı ediyorsunuz? Artık aklınızı, zekânızı ve vicdanınızı doğru yönde harekete geçirip kullanmaz mısınız? diye kınıyor.
Munâfıklara: «Siz Hakk’a biraz meylettikten sonra neden rotayı değiştirdiniz? Hakla bâtıl, maddeyle mâna, Kurʹân’la başka sözler arasında neden bocalayıp durdunuz? Haydi şüpheyle ya da inkârla karşıladığınız Kurʹân’ın bir sûresinin olsun benzerini hazırlayıp dizin veya bulup getirin, göreyim sizi? Elbette getiremezsiniz! O halde aklınızı, idrâkinizi kullanarak hidâyet caddesine yeniden dönün! » diye ikazda bulunuyor.
Demek, Cenâb-ı Hakk (C. C. ) kullarını kahretmek istemiyor. İnat ve inkârlarına, şüphe ve tereddütlerine, saadet yolundan ayrılıp sapmalarına rağmen onlara iltifatta bulunuyor, «Ey insanlar! » diye sesleniyor; belgelerini, açık âyetlerini gösterip düşünmeye dâvet ediyor. Bu sebeple de yukarıdaki âyetler iniyor. (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Rûhi’l-Maanî Li’l-Âlûsî: C, 1, S. 181-182. Tefsîr-İ Kebîr: C. 2, S. 98-99 / Mısır baskı: 1933).
İLGİLİ HADÎSLER
Eshab-ı kirâmʹdan İbn Mes’ud (R. A. ) anlatıyor:
- Ey Allah’ın Resûlü! Allah katında en büyük günah hangisidir? Diye sordum. Buyurdular ki:
- Allah’a eş-ortak koşmandır!. (Sahîh-i Buharî - Sahîh-i Müslim: İbn Mes’ud (R. A. )den.).
Muaz bin Cebel (R. A. )den yapılan rivâyete göre, Hazret-i Peygamber (A. S. ) buyurdular ki:
- «Allah’ın kulları üzerinde olan hakkı nedir, bilir misiniz? Oʹna dosdoğru ibâdet etmeleri ve hiç bir şeyi Oʹna eş-ortak koşmamalarıdır. » (Sahîh-İ Müslim - İbn Kesîr: Muaz bin Cebel (R. A. )den.).
- «Sizden biriniz -Allah diledi ve filân da diledi de o şey (öylece oldu)- demesin. Fakat: -Allah diledi (o şeyi), sonra da falân diledi- desin. »
Çünkü birinci tâbirde gizli şirk (Allah’a ortak koşmak) mânası vardır. (Sahîh-i Müslim - Tefsîr-i İbn Kesîr.).
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: Bir adam Peygamber’e (A. S. ) dedi ki:
- Allah ve siz dilediniz de o şey (oldu veya olacak)!
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (A. S. ):
- Sen beni Allah’a ortak mı koşuyorsun?! (Böyle söylemen şirktir). Yalnız Allah diledi o şeyi, de! buyurdu. (Sünen-i Nesâî - Sünen-i İbn Mâce: İbn Abbas (R. A. )dan).
RİVÂYETLER VE GÖRÜŞLER
İnkârcılardan birkaç kişi toplanıp İmâm Aʹzam Ebû Hanîfe’ye geldiler, ondan Allah’ın varlığını delillerle isbat etmesini istediler. Bunun üzerine İmâm A’zam onları susturur mahiyette şu cevabı verdi:
- «Bırakın beni kendi halime!. Çünkü bana mühim bir şey nakledildi de hayretler içinde kaldım. Şimdi hep onu düşünüyor, düşündükçe de hayretim bir kat daha artıyor.. »
İnkârcılar bu sözlerden bir şey anlıyamadılar da sordular:
- «Efendim, neymiş o çok mühim, ayni zamanda hayret artıran şey? »
Bunun üzerine İmâm anlatmaya başladı:
- «Bana nakledenler dediler ki: İçinde tüccar taifesinden birçok yolcusu bulunan bir gemi kaptansız ve pusulasız olduğu halde denizde normal seyrine devam ediyor; yolcu ve yük taşıyor; en ufak bir şaşma ya da yanılma olmuyor! İşte bu haberdir ki beni devamlı düşündürüyor ve sebebini aramaya beni zorluyor. »
İnkârcılar bu sözleri fırsat sayarak alaylı bir şekilde güldüler ve:
- «Bu öyle bir yalan ve uydurma bir masal ki aklı başında, melekesi yerinde olan hiçbir kimse ne söyler, ne de inanır!. » dediler.
İmâm artık taşı gediğine koyma zamanı geldiğini düşünerek şu cevabı verdi:
- «Yazıklar, hem çok yazıklar olsun size! Bir gemi kendiliğinden denizde tam rotasında seyredemiyor, sahil-i selâmete çıkamıyorsa, şu muazzam kâinat ki her parçası ince bir hesap dahilinde düzenlenip yerliyerince konulmuştur; ulvî ve süflî âlemleriyle, sağlam yapısıyla, şaşmayan düzeniyle nasıl olur da kendiliğinden var olup da varlığını böylesine mükemmel bir şekilde devam ettirebiliyor? Allah’ın varlığına, birliğine, kudret ve azametine delil olarak bu size yetmiyor mu? »
İnkârcılar bu kestirme yoldan verilen cevap karşısında susup oradan uzaklaştılar. (Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 58-59 / Mısır baskı:?).
Dut ağacının altında dinlenmekte olan İmâm Şâfiîʹye, Yaradan’ın varlığından, birliğinden soruldu. İmâm dut yaprağından bir tane kopararak onlara şu cevabı verdi:
- «Şu gördüğünüz yaprağı ipek böceği yiyecek olursa, ondan ipek kozası çıkar. Arı yiyecek olursa, bal çıkar. Koyun keçi yiyecek olursa, süt ve yoğurt olur. Ceylan yiyecek olursa, misk olur. Yenilen şey ayni olmakla beraber çıkan şeyler ayrı ayrıdır. »
«Bu hikmet dolu sonuçları hangi kanunlarla kimin meydana getirdiğini hiç düşünmediniz mi? » (Tefsîr-i İbn Kesîr. C. 1/58, 59.).
Aynı soru İmâm Ahmed bin Hanbel’e sorulmuş, o da şu cevabı vermiştir:
- «Şu gördüğünüz yumurta pürüzsüz, sağlam bir kaledir; kapısı penceresi yoktur. Dış görünüşü gümüş gibi beyaz, içi altın gibi sarıdır. İlliyet ve gaiyet prensiplerine göre bu kale bir gün geliyor çatlıyor, içinden bütün organları tastamam bir civciv çıkıyor. Bu yavru cins ve nev’inin özelliğine göre hareket ediyor: Ördek veya kaz yumurtasından çıkmışsa, hemen suya koşuyor. Tavuk yumurtasından çıkmışsa, karada rızkını aramaya koyuluyor. Anne tavuk veya ördek bütün güç ve hassasiyetiyle yavrularını korumaya çalışıyor.
Bütün bunlar Allah’ın varlığına, birliğine, ilim ve hikmet sâhibi olduğuna, her şeyi yarattığına ve yarattığı her varlığı bir takım kanunlara bağladığına delâlet etmez mi? »
İLMÎ VE FELSEFÎ YÖNÜ
Varlık âlemini yaradan, yoktan var eden Allah’tır. Hiçbir şey kendi kendini yaratamaz. Bir şeyin mevcudiyetini kabul ettiğimiz takdirde bir icad edicinin varlığının zarûreti kendiliğinden meydana çıkar. Bunun için Allah (C. C. ): «Ey insanlar! Sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibâdet ediniz. » buyuruyor.
Düne kadar ilim bu hususta şüpheciydi. Bâzen de inkârcı rolüne giriyordu. Asrımızın son yarısında dev adımlarla mesafe kat’edilirken ilimdeki kesin sonuca varma prensibi kökünden yıkılmaya yüz tutmuştur. Feza araştırmaları yeni yeni buluşlarla bir çok tezleri çürütüp attı; astronomi ve biyoloji üzerindeki ciddi çalışmalar bizi daha fazla Allah’a yaklaştırıcı oldu. Diyebiliriz ki: Atom fiziğinin meydana çıkması, fezayla ilgili araştırma ve buluşlar, hücre üzerindeki sistemli çalışmalar ve bunlardan elde edilen sonuçlar, maddeye dayalı olan fiziğin saltanatını kökünden yıkmış, Allah’ı inkâr eden şımarık materyalistleri susturmuş ve nihayet maddî diyalektikçiler içinden çıkılmaz birbirini tutmazlıklara düşmüşlerdir.
Bugün artık onyedi ve onsekizinci yy’daki ilmî buluş ve görüşlerin çoğu değerini kaybetmiştir. Dekart’ın (Rene Descartes: 1596-1650) bu konudaki ilmî ve felsefî görüşü, bizce önemli olmamakla beraber o asrın havasını ve Batılı ilim ve felsefe adamlarının bizdeki hayranlarını karşılaştırmak için anılmaya değer:
«Şüphe etmiyeceğim bir şey dünyada var mıdır? Evet, şüpheye düşmem keyfiyetinde şüphe edemem değil mi? O halde mademki şüphe ediyorum, demek düşünüyorum. Düşünüyorsam, yeryüzünde mevcudum demektir. Mevcudiyetim yakîn (kesînlik ifâde eden) bir hakikattir. Diğer mevcudlara da inanabilmek için önce Allah’ın varlığına inanmak lâzımdır. O takdirde insan kendi mevcudiyeti dışında bâzı eşyanın vücuduna inanabilir.
Çünkü Allah ne kendini ve ne de beni aldatmak istemiyeceği için, mademki dış âlemi görmeme imkân veriyor, o halde o âlem de mevcuttur. İşte bu esası kabul ile üç şeyin vücuduna inanıyorum, demektir.
1. Kendi mevcudiyetim,
2. Allah’ın mevcudiyeti,
3. Kâinatın mevcudiyeti..
Peki bu üç i’tikaddan hangisi esas olarak alınabilir? İstidlal suretiyle mevcudiyeti anlaşılan şey esas olarak alınamaz. Birçok şeylerin mevcudiyetini kendisine dayamakla isbat olunan «Mebde-i evvel = ilk başlangıç» bu önermeden tabii ki istisna edilir. »
Şimdi Dekart’ın inandığı üç esastan birincisi, kendisinin mevcudiyetidir ki bu, düşünmek ve hissetmek esas tutularak istidlâl suretiyle anlaşıldığı için bunu esas saymıyor. Düşünmek, hissetmek ise Allahʹın varlığından istidlâl edilerek anlaşılıyor. Bu da esas olamaz. Allah’ın varlığı bir şeyden istidlâl edilerek anlaşılmıyor. O’na yalnız inanılıyor. O halde esas budur.
Dekart bu neticeye vararak diyor ki:
«Çünkü bu i’tikad benim mevcudiyetimden çıkma bir şey değildir. O, benden önce mevcud idi. »
Dekart’ın bu konudaki ikinci delili biraz daha doyurucudur:
«Ben varım değil mi? Beni kim meydana getirdi. Şüphesiz ki «ben» değil. Eğer ben kendimi yaratmış olsaydım böyle noksanlarla dolu olarak yaratmazdım. Mükemmel olarak vücuda getirirdim. Bu kendi noksanımızı görebilmek ve mükemmeliyet (perfection) fikrine sâhip olabilmek nereden geliyor? Muhakkak beni yaratan başka biridir. Anam babam mı? «Evet», fakat onları, onların ana babasını kim yarattı? Bu şekilde sonsuzluğa kadar gidemez. Bir başlangıç (mebde’-cement-beginning) lâzım değil mi? O da Allah’dır. Kâinatta devam eden bir icad ameliyesiyle vücuda gelmekte bulunan bir eser ibda’ (örneksiz ve benzersiz bir şey meydana getirme, yaratma)dır. Bu ise bir Yaratan’ın varlığını doğrulamaktan başka hiç bir şekilde halledilemez. »
Kurʹân-ı Kerîm, «Ey insanlar! Sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibâdet edin. » emriyle, Allah’ın yegane yaratıcı olduğunu, yarattığı her şeyi cins ve türünün özelliğine göre sistemli ve kademeli bir şekilde terbiye edip kemâle götürdüğünü; o halde ibâdete lâyık bulunduğunu telkîn ve bu hususta derinden derine düşünmemizi ilhâm ediyor.
İmâm Gazâlî, felsefecilerin, âlemin kadîm (öncesiz) olduğunu, bununla beraber bir yapıcısının bulunduğunu isbat sadedinde öne sürdükleri fikir ve nazariyeleri yererek, âlemin sonradan olduğunu ve sonradan olan her şeyin kendi kendine var olamıyacağını ve kendi yaratıcısı vasfını taşıyamıyacağını, bu takdirde bir yaratana muhtaç olduğunu ve o yaratanın da öncesiz ve sonsuz olması gerektiğini İlmî ve felsefî delillerle isbat eder.
Netice olarak Gazâlîʹnin filozoflara karşı olan görüşünü şöyle özetliyebiliriz: Filozoflara göre âlem (canlı cansız ne varsa hepsi) uzunluk ve genişlik bakımından sonlu (mütenahi), zaman bakımından sonsuz (kadîm)dir. İlletin malûl ile ayni zamanda var olması gibi, âlem de Allah’dan ezelde sâdır olmuştur. İmâm Gazâlî filozofların zaman ve mekân arasında yaptıkları bu ayırmayı reddeder. Ona göre, Allah âlemin varlığının yegâne sebebidir demek, O, âlemi, irâdesiyle ve kudretiyle yoktan yaratmıştır, demektir. (Bak: Tehâfütü’l-Felâsife / İmâm Gazâlî - Üç Tehafüt Bir Arada.).
Âyette «Rabbekûm» sıfatının ikinci şahıs zamirine izâfe edilmesi şu ilmî hakikatı terennüm eder: «Canlı varlıkları fiziko-şimik kanunlarla izaha çalışan âlimlerden bir çoğu sonunda bunun imkânsızlığını farketmişler ve bu alanda yeni bir olaylar âlemi, yeni bir izah karşısında bulunduğumuzu anlamışlardır. »
«O halde canlı varlıklarda gaye ve sebep araştırılmasının zarûreti kendiliğinden meydana çıkmış oluyor. Burada önce hücre ilmi (Ceytologie)ni ele almak lâzım. Âlimler protoplazmayı meydana getiren şimik unsurları (kimya yoluyla elde edilen maddeleri) saydılar, fakat bu unsurları bir araya getirmekle hücreyi teşkil edebileceklerini, (ona canlılık vasfı verebileceklerini) iddia etmediler. Çünkü onlardaki canlılık ve canlılıktaki cinsî ve nev’î özellik fiziko-şimik kanunlarıyla izah edilemez. (Tarihî Maddeciliğe Reddiye)»
« R a b b e k ü m »
Rab sıfatı, Fâtiha-i şerîfede «âlemin» kelimesine izâfe ettiği halde burada ikinci şahıs zamiri «küm»e izâfe etmiştir. Birinci şekil izâfeyi, Fâtiha’nın tefsîrinde belirtildiği gibi, varlık âlemindeki var olan her şeyi kendi cins ve türünün temel yapısı özelliğine göre terbiye edip kemâle erdirmek mânasına yorumlamıştık. Çünkü «ruh»un mevcud olmadığı hiç bir varlık düşünülemez. Işıklı zerreciklerin taşıdığı enerjiyi bile «foton» adı verilen özyapının meydana getirdiğini günümüzde gelişen ilim isbatlamıştır. Ancak bu «ruh=özyapı»la insan ruhu arasında büyük fark mevcuttur. Rab sıfatı her birisine ayrı bir tecelli ve kanunla taallûk etmekte ve her birini ayrı bir kanuna göre, diğer bir tabirle « e m r »e göre terbiye edip gayesine uygun olarak varlığını devam ettirmektedir.
İkinci şekil izâfe ise, insan ruhundaki üstünlüğe işâret eder. Bir çok yeteneklere sâhip bulunan bu rûh, insan bedenindeki tedrici tekâmülü izler; perisperi (rûh-i hayvanî)nin gelişmesiyle yeteneklerini daha bariz hissettirir. «Rabbeküm» terkibi, insan ruhunun bu tedrici tekâmülünü ve hayvanî rûhun gelişmesiyle kemâle doğru basamak basamak yükseldiğini, bir ana fikir (veri) halinde ifâde eder.
Ayrıca, insanı diğer varlıklardan, diğer bir ifâdeyle başka canlılardan ayıran «İnsanî rûh»un ve bu açıdan insan mahiyetinin fiziko-şimik kanunlarla izah edilemiyeceğine işâret vardır.
Ellezî ceale lekûmü’l-arda firaşen = Öyle (bir Rab)ki, yeryüzünü size bir döşek kıldı. )
Yeryüzünün diğer bir tabirle yerkürenin bir döşeğe benzetilmesi, İlmî gerçeklere ışık tutar mahiyette bir ana fikirdir. Bunu incelediğimiz zaman şu işâretlerin yapıldığını görmekteyiz:
a) Yerküre başlı başına bir yıldız, bir gezegendir.
b) İnsanların başka bir tabirle canlıların yaşamasına elverişli şartlarla yaratılmıştır. « c e a I e » fiili bu hususu ifâde eder.
c) Dünya hareket halinde olmakla beraber bizi sarsmıyacak, rahatsız etmiyecek ölçüde bir takım kanunlara bağlı olarak yaratılmıştır.
Bunun izahına gelince:
Uzay içinde baş döndürücü bir hızla hareket hâlinde olan arzın bize bir döşek kılınışı, ilâhî kudret ve hikmetin parlak bir örneğidir. Buna en açık misal, sâkin bir denizde hareket hâlinde olan gemiyi gösterebiliriz:
Denizde sâkin bir gün, bir denizci, gemi limanda dururken rahatça tıraş olur ve çorbasını içer. Gemi 15 ya da 25 mil sür’atle gitsin, el yıkama leğenindeki suda, tabağındaki çorbada hiç bir çırpıntı görülmez. Denizci dışarı denize bakmadan gemisinin ne hızla gittiğini veya hareket edip etmediğini bile anlamaz. Tabiî deniz bozarsa ya da gemi birden bire rotasını değiştirirse, denizci hareket hâlinde olduğunu hisseder. Fakat denizin çarşaf gibi oluşu, gemide de hiçbir ses olmayışı şartları kabul edildiğinde, ambarda ne olursa olsun -yani geminin içinde ne kadar müşâhede veya mekânik tecrübe yapılırsa yapılsın- geminin hızı hiçbir suretle meydana çıkmıyacaktır. O halde umumî câzibe kanunu bu dengeyi sağlamakta ve yerküreyi bir döşek gibi bize dinlenme yeri olarak hazırlamaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de bundan ondört asır önce bahsedip bir takım ana fikirler verirken, İmâm Gazâlî onbirinci asırda, Şeyh Muhyiddin Arabî on üçüncü asırda bu meselenin az-çok izahını yapmışlardır. Bu izah ve görüşlerin yol açtığı fizik prensipini Newton ancak 1687ʹde bulup ifâde edebilmiştir. Newton bu vadide umumî câzibe (genel çekim) kanunundan bahsederken bunun delâlet etiği «âlem sistemi»ne mekânı, zamanı ve maddeyi yaradan Allah’la başlar.
(Ve’s-semâe binâen = Göğü bir kubbe kıldı).
Varlık âleminde câri olan ve tamamen ilâhî kudrete dayanan çekim kuvvetiyle her cisim bir diğerini kendisine doğru çekmeğe zorlamaktadır. Bununla beraber her gezegen kendine has yörüngesinde hareket etmekte ve başka bir cisimle çarpışmamakta, diğer bir gezegenin yörüngesine koymamaktadır. Sonsuz olmayan bu kâinat devamlı genişlemekte, fakat asıl kuruluşundaki düzeni bozulmamaktadır. Bu sayede gök bir kubbe gibi dünyamızı çevirmekte ve gizli - âşikâr birçok nimetleri üzerimize indirmektedir.
Şeyh Muhyiddin bin Arâbî, Füsûsüʹl-Hikem adlı eserinde İdris bahsinde «Mekân» ve « M ek â n e t» yüceliğinden bahsederken genel çekim kanununa işâret eder ve güneşin merkez olduğunu söyler.
Muhyiddîn bin Arâbî’den 477 yıl sonra dünyaya gelen Newton (1642- 1727) bu kanunu şöyle tarif eder: «İki maddesel noktanın birbirine uyguladıkları çekim kuvveti, kütleleriyle doğru orantılı, uzaklıklarının karesiyle ters orantılıdır. »
DİĞER BİR TEFSÎRE GÖRE
Âyette geçen « ceâle » fiilinin «evcede = icâd etti» mânasına geldiğini, « b i n â » ise «mebniy» te’viliyle, evin tavan ve duvarları, kubbe, çadır ve deriden mâmul örtü gibi anlamlar taşıdığını dikkate aldığımızda: «Binâ»dan, dünyayı her tarafından kuşatan ve tam bir kubbe görüntüsünde olan atmosferin kasdedildiği anlaşılır.
Bu tefsîre göre: Âyetle hem dünyanın yuvarlak olduğuna, hem de etrafında çepçevre belli ölçü ve kalınlıkta bir hava tabakası bulunduğuna işâret ediliyor ve bunun insanlar için büyük bir nîmet olarak hazırlandığı belirtiliyor.
Kubbe, altındaki yeri ve eşyayı dış teʹsirlerden korumaya yaradığı gibi, dünya etrafındaki hava tabakası da dünyayı ve üzerinde yaşıyan bütün canlıları, bitkileri güneşle diğer gezegenlerin te’sirinden koruyor. Öyle ki, ne donacağımız kadar kalındır, ne de yanıp kavrulacağımız kadar incedir.
İşte yeryüzünün bir döşek, göğün bir kubbe kılınışı, hem bir takım İlmî hakikatlere ışık tutmakta, hem de Allah’ın varlığını, birliğini, kudretini ve ibâdete lâyık bulunduğunu en açık bir kesinlikle meydana koymakta ve insanları O yüce kudretin önünde eğilmeğe dâvet etmektedir. Düşürtüp de anlayanlara ne mutlu!
(Ve enzele mineʹs-semâi mâen = Gökten su indirdi).
Fiilin Cenâb-ı Hakk’a isnadından yağmurun ancak O’nun emir ve irâdesiyle vücud bulduğu, kâinattaki câri kanunlarıyla atmosferde teşekkül ettiği anlaşılıyor. Dikkat edecek olursak inen yağmur ve kar tanelerinin havada çarpışmadan rahatça yere indiğini görürüz. Şüphesiz ki bu da İlâhî kudretin ve bu kudrete dayalı olan kanunun varlık âleminde mutlak hükümran olduğunu, her şeyin -en ufak parçasına varıncaya kadar- bu kudret ve irâdeyle hedefine ve yaratıldığı gayesine doğru yönelip ayak bastığını ifâde eder.
Bu husustaki sünnetüllah (İlâhî kanun) şöyledir:
Yeryüzünden yükselen su buharları atmosferde toplanıp bulutlan meydana getirir. Bulutlar bir milimetrenin yüzde birinden daha küçük su taneciklerinin bir araya toplanmış biçiminden başka bir şey değildir. Yoğunlaşarak yeryüzüne inen suların topraktaki yolculuğu birkaç dakika ile birkaç yıl arasında değişir. Bitkiler kökleriyle bu suları emerek beslenirler. Geri kalan su da yerkabuğunun derinliklerine iner.
Cümlede geçen «semâ» ve «inzal» kelimeleri kök mâna olarak belirtilen kanuna delâlet etmekte, bulutlardan yağmurun teşekkül edip inmesini ifâde etmektedir. Çünkü «semâ» yükselip gölge yapacak özellikte olan şeye denir. «İnzal» ise, kendiliğinden değil de bir kuvvet, bir irâde ya da kanunla yukarıdan belli ölçüde indirmek mânasına gelir.
Böylece yeryüzündeki suların sürekli olarak buharlaşması ve bulutları meydana getirmesi sonucu yeniden filitreden geçmek suretiyle yağmur, kar ve dolu olarak dökülmesiyle, yani yere inmesiyle denizler, okyanuslar, göller bütün bütün kuruyup yok olmaktan kurtulur. Bu olay Allah’ın insanlara büyük bir nimetidir ki dünya kuruldu kurulalı hep böyle devam etmektedir.
İşte 22. âyet bu hususu beyânla asıl maksadı şöyle ifâde ediyor:
«Artık siz de bildiğiniz halde (nankörlük ederek) Allahʹa (gizli ve âşikâr) eşler (ve benzerler) koşmayın. »
Şükretmesini bilen, ilâhî kudret ve kanunu idrâk eden kullara bu belgeler yeter de artar.
AHLÂKÎ YÖNÜ
Âyet-i kerîme ile bütün insanlar tevhîd’e ve tevhîdin hedefi olan ibâdete çağrılıyor. Çünkü «Tevhîd Akidesi»ni en uygun fazîletler, hayırhahlıklar, âlicenaplıklar takip eder. Allah’ın varlığını ve birliğini tasdîk eden müʹmin doğrudan doğruya hesabının Allah ile olacağını, yani Onun huzuruna çıkarılıp hesap vereceğini bilir de bütün hal ve davranışlarını ancak O’na arzeder. Mevcud nimetlerin nerden ve nasıl geldiğinin, hangi irâde ve kanunlarla tecelli ettiğinin idraki içinde kulluk resmiyetini yerine getirir. Küçük olsun, büyük olsun hiç bir günah işlememeye gayret eder.
İşte bu idrâk ve gayret insanı olgunlaştırır, kemâl mertebesine yükseltir. İyilik, hakşinaslık, yalnız Hakk’a kulluk, merhamet gibi ulvî hasletlerin gönüllerde kökleşmesine; rûhun İlâhî nurla cilâlanmasına yol açar. Bu seviyeye yükselen kimse, artık yalnız kendisi için değil, din kardeşleri için de yaşar. Diğer bir tabirle «Lâ ilâhe illâʹllah» akidesi dünyanın dört bucağına ulaşsın diye ömür sermayesini harcar.
Beşer rûhunu bu derece şer ve fesattan, kötülük ve nifaktan temizleyen «Tevhîd = Allahʹı bir bilip birliğine inanmak» ve bu inanç havası içinde O’na gerektiği gibi ibâdet etmek, sadece insanı nankörlükten kurtarmaz, ayni zamanda akla ışık tutar, zekâyı geliştirir, insanı sağduyu sâhibi yapar. O kadar ki, yerlere ve göklere ve bunları tam bir düzende tutan Sünnetüllah’a bakınca bütün mevcudiyetiyle Hakk’ın ibâdete lâyık olduğunu idrâk ederek secdeye kapanır.
İşte cemiyetler ve milletler böyle fertlerle yükselebilir, varlığını ve düzenini bu gibi kâmil insanlarla devam ettirebilir. Bu nedenle Allah: «Ey insanlar! Sizi de sizden öncekileri de yaratan Rabbinize ibâdet ediniz ki korunup sakınanlar olabilesiniz. » buyuruyor.
İÇTİMAÎ YÖNÜ
Eşi, dengi, benzeri olmayan Allah’a dosdoğru imân ve gerektiği gibi ibâdet; dünya ve âhiret saadetine dâvetin en yüksek hedefidir. Bunun hikmeti ise açıktır: İnsanların güven, salâh ve dayanışma içinde yaşaması, ayni zamanda hayatın hakikî huzurunu her yönüyle teneffüs etmesi, ancak «Tevhîd Akidesi»yle gerçekleşir. Öyle ki, dinin dağınık kısımları, İçtimaî hayatın kopuk bağları, millî rûhun ihmâle uğramış perişanlığı bununla bir araya gelip tamamlanır. Dinde ve sosyal düzende «Tevhîd»in yeri, bedende olan rûh gibidir. Rûhun ayrılmasıyla nasıl beden hareketini kaybedip yıkılmaya ve çürümeye yüztutarsa, «Tevhîd»in unutulması ile de dîn ve cemiyet asıl hüviyetinden uzaklaşır ve bütün bütün ölçüsünü kaybetme noktasına gelir.
İşte bunun içindir ki, eşi, dengi ve benzeri olmayan bir Allah’a imân insanlar arasında bir hadd-i fâsıl’dır. Bunun harcı ise ibâdettir. Fâsıl’ın kalkması, zulüm ve tecâvüze, adaletsizliğe imkân verir. Çünkü zulüm, tuğyan, tahakküm ve imtiyaz şirkten ayrılmadığı gibi; adâlet, eşitlik, hayırhahlık, merhamet ve fazîlet de «Tevhîd» ve «İbâdet»den ayrılmaz. Öyle ise, ey insanlar Rabbinize ibâdet ediniz! Bilin ki saadet ve kurtuluş, huzur ve esenlik bundadır.
İ’TİKADÎ YÖNÜ
İbâdet, Allah’a karşı saygıyı en olgun mertebede ifâde eder. Allah (C. C. ) vardır, birdir. Yaratan ve merhamet eden O’dur. Rızık veren ve bağışlayan yine O’dur. O halde en üstün sevgi ve ta’zîme lâyıktır. Her şeyin Yaratanı O olduğuna göre, her şeyin -ya lisan-i hal, ya da lisan-i kaal ile- Oʹna saygı göstermesi, Oʹna kullukta bulunması kadar tabii bir şey düşünülemez.
Bütün bunların insan aklının alacağı, insan zekâsının kavrayabileceği ölçüde tertiplenmesi de Allah’ın kullarına olan rahmeti icâbıdır. O halde aklını kullanabilen, zekâsını işletebilen her insan Allah’ın varlığını, birliğini, ibâdete lâyık olduğunu anlayabilir. Bu bakımdan Kurʹân insanlara seslenerek hepsini ibâdete dâvet ediyor.
O nedenle aklını bu yolda kullanmayan insanlar mes’ul tutulacaktır.
Bâzı âlimlere göre:
Kâfirler bu hitabın dışında kalır. Çünkü önce imânla emrolunurlar, sonra ibâdete çağrılırlar. İmân etmeden ibâdete dâvetin lüzumsuz olduğunu söyliyenler ekseriyeti teşkil eder. O bakımdan inkârcılar ibâdetle me’mur değillerdir.
Hem imân ile emrolunmak Allah’ı bilmeğe, tanımaya bağlıdır. Bilmeden, tanımadan bir şeye inanmakta ne fayda vardır? Bu mantıkî yolun sonucu şu oluyor ki: Kâfir ibâdetle me’mur değildir. Halbuki âyette mü’min, kâfir, münâfık ayrımı yapılmadan tüm insanlara hitap edilmiştir. O halde bir şey ile emretmek, o şeyin kaçınılmaz olan cihetleriyle (levazimiyle) de emretmek demektir. İbâdet ancak mârifet (Allah’ı bilmek) ile hâsıl olur. Yani mârifet ibâdetin zaruriyetindendir. İbâdetle emretmek, mârifetle de emretmek demektir.
Felâ tec’alû lillahi endaden = Allah’a (gizli ve âşikâr) eşler koşmayın! )
Eshab-ı kirâmʹdan İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:
E n d a d, «en gizli şirkler» demektir. Bâzen insan bilmeden Allah’a eş-ortak koşar. Cenâb-ı Peygamber (A. S. ) buna işâretle buyurdular ki: «Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, gizli şirktir. » (Ebû Leys Semerkandî: Muhammed bin Lebîd’den.).
Meselâ: «Evdeki köpek engel olmasaymış hırsız evimize girecekmiş! » «Allahla sizin dilediğiniz olur. » gibi sözlerde bir nev’i gizli şirk vardır.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir kavme hitaben:
«Ne iyi kavimsiniz siz, ama eğer Allahʹın dilediğiyle falânın dilediği olur, demek suretiyle Allahʹa eş-ortak koşmamış olsaydınız.. » (Tefsîr-i İbn Kesîr Hâfız İmaduddîn: C. 1, S. 58 / Mısır baskı:?).
Yukarıda hadîs bölümünde mealini yazdığımız dört hadîs-i şerîf de konumuzun i’tikadî kısmına ışık tutmaktadır.
TASAVVUFÎ YÖNÜ
Cenâb-ı Kibriya (C. C. ) bütün insanları «tevhîd»e dâvet ediyor. Tevhîd’in ilk mertebesi «tevhîd-i ef’al»dır. Bunun içindir ki âyette ubudiyyet Rububiyyete bağlanmıştır. Tâki insanlar nîmeti görmekle tevhîd’e karşı ünsiyet peydâ etsinler de Allahʹı sevip saygı duymaya koyulsunlar. Çünkü Allah (C. C. ) halkı yaratmış ve nimetini onlara çeşitli yollardan ve kanallardan ulaştırmakla sevgisini izhar etmiştir. Kullara düşen ödev, bu nîmet ve sevginin şükrünü ibâdetle edâ etmektir. Zira ibâdet şükürden ibârettir. Ve ancak nîmet karşılığında olur. O halde ibâdetsiz şükür, kuru laftan ibâret kalır.
Şeyh Muhyiddin Arabi’ye göre:
«Allah «Rab» sıfatının tecelliyatını kullarına tevcîh edip has kılmıştır; tâki kulları da ibâdet-u taati Oʹna has kılsınlar.. Hem Allah (C. C. ) kendisinden başkasına ibâdet edilmesin diye yerleri, gökleri ve bu ikisinin taşıdığı bir nice eşyayı insanların hizmetine sevketmiştir. »
Bâzı mutasavvıflara göre:
Bu makamda ayrıca ince bir temsil var: Beden yeryüzüne, nefs gökkubbeye, akıl suya benzetilmiştir. Feyezan eden amelî faziletler ve akıl ile hâsıl olan nazarî üstünlükler hislere teşbih edilmiştir, Nefsanî ve bedenî kuvvetlerin izdivacından da -Fâil-i Muhtar’ın irâdesiyle- nice nice semereler vücut bulur.
İmâm Kuşeyrî’ye göre:
«Tevhîd, Allah’ın bir olduğuna hükmetmektir; Eşyanın da (Hakk’ın halk-u icadı ve Oʹnun san’atı olması cihetiyle) bir olduğunu bilmektir. »
Tahkik ehlinden bazısına göre:
Tevhîd, üç kısma ayrılır:
1. «Cenâb-ı Hakkʹın kendisini tevhidi. » Bu, Hakk’ın kendisinin Bir olduğunu bilmesidir.
2. «Cenâb-ı Hakkʹın, halkı tevhidi. » Bu, kulunun (kulluk mertebesi ve bu mertebenin imkân âlemine çıkarılması cihetiyle) bir olduğuna hükmetmesidir. Çünkü Allah kullarının hepsini, «Tevhîd-i Bârî»den tecelli eden merhametiyle yaratmıştır.
3. «Halkın Hakk’ı tevhidi. ». Bu, kulun, Allah’ın Bir olduğunu bilmesi ve O’nun Bir olduğunu yine Oʹndan haber alıp haber vermesi ve tevhîdle hükmetmesidir. (Fazla bilgi için bak: Er-Risaletü’l - Kuşeyriyye: S. 134 / «Tevhîd» mad.).
TAHLİLLER
«Yâ eyyühe’n-nâs! »: «Yâ» harfiyle yapılan nidâ, insanlardan hazır, gâib, âlim, câhil, gafil, meşgul, dost ve düşman gibi birçok gruplara şâmildir. Hazır olana dikkatli olmayı; gâibe hazır olmayı; âlime bilgisini derinleştirmeyi; câhile târifi; gaafile tenbîhi, dosta teşviki, düşmana tevbîhi ifade eder.
Ayrıca cümlede, uzakta olana seslenilen bir harf «yâ» getirilmesinde birkaç önemli nükteye işâret vardır:
a) Teklif edilen ibâdetin büyük bir emânet olduğuna dikkati çekmek,
b) Kulluk derecesinin ulûhiyet derecesinden pek uzak bulunduğunu hatırlatmak,
c) Çok uzaklardan (lâhuttan) mühim bir haberin verileceğine bakışları çevirmek, bu cümledendir.
«Uʹbüdû = İbâdet edin! » İbn Abbas (R. A. ), İbn Kesîr ve Kurtubî’ye göre, bütün insanları «tevhîd»e dâvet eden bir emirdir.
«Lealleküm tettekun»: İmam Sibeveyhʹe göre, «Lealle» ile «Asâ»: insanlar tarafından ise, terecci (= ümit) içindir. Allah tarafından ise, vücub içindir.
(Endâden) Endad, nidd’in cem’idir. Bu kelime mânâ cihetiyle «Gecenin karanlığında kaygan siyah taş üzerinde karıncanın hareket etmesinden» alınmadır. Bu mânâyla «nidd» en gizli şirk demektir. Meselâ: «Falân adamın hizmetçisi olmasaydı evimizi sel basacaktı, » demekte gizli bir şirk vardır. (Bak; iʹtikadî yönü’ne).
(Leküm) İkinci şahıs zamirinin başında gelen «lâm» ihtisas için değil de fiilde sebebiyet içindir. Öyle ki, yeryüzünün şu uçsuz kâinatta bir döşek kılınışına sebeb, insan nev’idir. Bu uğrağın yokluk karanlığıyla ebediyet yurdu arasında kurulmasına sebeb insan olunca, mesʹuliyet de ona râci’dir. (Keşşâf - Kaadı Beyzavî - Tefsîr-i Kebîr.).
(mimmâ nezzelnâ) Nezzele fi’ilinin «inzâl»dan değil de «tenzîl»den getirilişi, Kur’ân’ın parça parça indirildiğini ifâde etmek içindir. Çünkü «inzâl» bir şeyi bir defâda indirmek, «tenzil» parça parça indirmek mânâsını taşır. (Keşşaf Tefsîri.).
(Alâ abdinâ) Abd, kelimesi Hazret-i Muhammed (A. S. )ın Allahʹın kulu olduğunu, kendisine ulûhiyet sıfatı atfetmenin doğru olmıyacağını hatırlatmak içindir.
(Sûratin) «Sûre», şehir etrafını kuşatan hisar ve duvara denilir. Bu mânâyla birkaç âyeti içine alan kısma isim olmuştur. Ayrıca mertebe ve şeref mânâsına da gelmektedir, şu iki mısra’da kullanıldığı gibi..
«Harrâb ile Kadd kabilesinin şerefte öyle bir sûresi (mertebesi) var ki, onun çevresinde en yüksek uçan karga bile dolaşamaz. » (Keşşaf ve Medarik.).
(Min mislihi)deki üçüncü şahıs zamirinin Kur’ân’a mı, Hazret-i Muhammed’e mi râci’ olduğunda görüş farkı vardır. Tabiînden Mücâhid, Katade , müfessirlerden İbn Cerîr et-Taberî, Zamahşerî, Râzî ve İbn Kesîr’e göre Kur’ân’a râci’dir. Sahabeden İbn Mes’ûd, İbn Abbas, Tabiînden Hasan el-Basrî ve bir çok muhakkiklerden de böyle rivâyet olunmuştur. Diğer bâzılarına göre, zamirin mercii Hazret-i Muhammed’dir. Fakat birincilerin görüş ve tefsîri maksad ve matlûba daha uygun kabul edilmiştir.
(vedʹû şuhedâekum) İbn Abbas’a göre, «şühedâ» a’van (yardımcılar) demektir. Suddî’ye göre «şürekâ» yani puta tapınmakta putperestlere kolaylık göstermek suretiyle fi’le iştirak edenler, demektir. Mücâhid’e göre, dâvalarını isbat için kendilerinden olan edip ve füsahâyı çağırmaları kasdediliyor.
(ve len tefʹalû) Elbette yapamıyacaksınız. Zira «Len» harfi, te’kid-i nefyi İstikbal içindir ki, bu da Kurʹân-ı Kerîm’in ebediyyen bir benzerinin getirilemiyeceğine dair ayrı bir mu’cizedir.
(vegûduhen nâsu vel hıcârah) Yakıtı insanlar ve taş olan ateşten bahsediliyor. Âyette cehennem yakıtı olarak sözedilen taş, hangi taştır? Belki de taşlaşmış karbon kütlesi kömürler olabilir. Ancak kömürler, gerek oluşum çağları, gerek bileşimlerindeki karbon miktarı yönünden birbirinden ayrılırlar. Oluşları en eski olan taş kömürlerin ısıtma değeri de o nisbette yüksektir. Ve belki nisbeti en yüksek olan taşlar kasdediliyor. Putperestlerin tapındıkları taştan mâmul putlar da olabilir. Geniş bilgi için ayrıca Tahrîm Sûresi 6. âyetin tefsirine bakılması tavsiye olunur.
Kur’ân’ın Tarifi
Kur’ân-ı Kerîm’in Allah tarafından indirilen bir kitap olduğunun ilmi kritiğini yapmadan önce onun târifini vermek konuyu daha iyi aydınlatır.
K u r ’ â n: Allah tarafından Cibrîl-i Emin vasıtasiyle Hazret-i Muhammedʹe (A. S. ) parça parça indirilen, mushaflarda yazılı olan ve Peygamber (A. S. )dan şüphe götürmiyen bir tevatürle naklolunan Kitab’ın adıdır.
Bu tarif efradını câmiʹ, ağyarını mâni’ olduğu için diğer semâvî kitaplarla , bilumum hadîsler buna girmemektedir. Ayrıca tilâveti nesholunan, ahkâmi bâki kalan (eşşeyhu veşşeyhatü iza…) âyeti ile mütevatir derecesinde olmayan Ubey bin Kâ’b’ın (fe ıddetün min eyyamin…) kıraati ve şöhret derecesinde sâbit olan
İbn Mes’ûd’un (fegdaû eymânehümâ) kıraati bu târifin dışında kalır.
Usûlculara göre, Kur’ân, nazım (söz dizimi) ve mânânın tümünün ismidir. Ne yalnız nazım, ne de yalnız mânâ kur’ân sayılır. Öyle ki biz ancak mânâya delâlet eden nazme Kur’ân diyebiliriz.
Sadece mânânın Kur’ân olduğunu veya sayılacağını iddiâ edenler eksik değildir. İmam Aʹzam Ebû Hanîfe’nin mezhebinin de böyle olduğunu söylerler. Bu zayıf görüş ve rivâyete dayanılarak, «Namazda, hiç bir özür yokken farsça kıraat câizdir» diye fetvâ verenler de olmuştur. Çünkü onlara göre İmam A’zam nazm-ı Kur’ân’ı namazda bir rükün saymamış, sadece mânâ üzerinde durmuş ve farsça ibârenin nazım yerine geçeceğini söylemiştir. İmam Muhammed ile İmam Ebû Yûsufʹun da aciz hâlinde namazda başka dile terceme edilmiş kıraatin cevâzına fetvâ verdikleri rivâyet edilir.
Fakat yapılan ciddi tetkik ve rivâyetler üzerindeki araştırmalar neticesinde, İmam Aʹzam’ın bu sözünden rücû’ ettiği kesin olarak anlaşılmıştır. Zira herhangi bir müctehidin hatâ yapmaması imkânsızdır. İmam A’zam’ın hatâ yaptığı ve birkaç meselede kendi görüşünden rücûʹ ettiği rivâyet yoluyla sâbittir. Hem bu kadar kuvvetli deliller dururken zayıf ve ayni zamanda rücû’ edilmiş bir kavi ile amel etmek doğru değildir. Biz bu zayıf rivâyet ve görüşleri düşünmeden kabul edecek olursak üç büyük mahzurla karşı karşıya kalırız:
1 - Ya Kur’ân’ın bütün usulcularca kabul edilen târifini ibtal etmek,
2 - Ya da namazın Kur’ân okumaksızın câiz olduğunu söylemek,
3 - Her iki takdirde de Kurʹânʹdaki: «Onun benzeri bir sûre getirin, » âyetiyle hasımları acze düşürmeye yönelik emri me’lûf mânânın hilâfına te’vîl etmek gerekir. O halde her üç takdir de mahzurludur. Çünkü Kelâmullah’ı tahrife yol açmakta ve buna âdeta cevâz vermektedir.
Merhum Muallim Nâci (M. 1850-1893) bu hususa temasla en uygun cevabı nazmen vermiştir:
Elfaz maanî için âyine-i şândır.
Elfaza bakılmaz mı diyorlar, hezeyandır.
Bir sânihanın olması hakkiyle mübeccel,
Olmağla olur sebku müeddası mükemmel.
Kur’ân-ı Kerîm’in vahy-i İlâhî olduğuna hem lafzı, hem mânâsı şahâdet etmektedir. Başka delil aramaya ne hacet? Arapların belâğat, edebiyat, şiir ve hitabete karşı aşırı sevgisini kim inkâr edebilir? Her yıl muayyen mevsimlerde «Ukaz» denilen yerde toplanırlar; şâirler ve edibler şiir ve hitabet yarışına katılırlardı. Orada, şiirin zirvesine çıkmış üstadlar hakemlik yapardı. Edebiyat Araplar arasında en meşhur ve sevilen bir meslek hâlini almıştı. Şüphesiz ki onları edebiyat vâdisine sürükleyen iki sebep vardı:
1 - Önce, Arapların çoğu çölde bulunurlardı. Çöl yaşayışı insanı düşünceye, bir sürü hayaller peşinde koşmaya, câhiliyet atıfetlerini dizi hâlinde hatırlamaya çağırır ki bütün bu saydıklarımız şâirliği, güzel söz söylemeyi ilham eder.
2 - Arapların kabile hayatı övünmeye, düşmanlaşmaya, öc almaya, aralıksız savaşlara pek uygun düşüyordu. Bunun için de kendi kabilesinin mevkiini yükseltecek, şânını, şerefini artıracak, hasım sayılan kabilenin kıymetini sıfıra düşürecek yetenekli şâirlere çok ihtiyaç hissediliyordu. O sebeple Araplar edebiyat ve şiire çok ihtimam gösterir, dâhi şâirlerin, belîğ hatiplerin kıymetini bilir ve kadrini yüceltirlerdi.
Arabistan bu hava içindeyken Kur’ân-ı Kerîm halkın son derece karışık ve ıztıraplarla dolu olan kalblerine yol bulmak için en fasîh bir söz ve en belîğ bir uslûb ve mânâyla indirildi. Arapları mânen istilâ edebilmek için bu sahada onlardan daha kuvvetli olmak ve ediplerin, hatiplerin âciz ve zayıf olduklarını ilân etmek gerekiyordu. İşte Kur’ân bu evsaf ve bu özellikte gönderilmiştir.
İnsan yaratılışı icabı en büyük iftihar vesilesi saydığı, en iyi bir iş olarak kabul ettiği ve üstün bir himmetin eseri olarak gördüğü konuda yenilerek yardımsız ve zayıf kalacak olursa, derhal mânevî yıprantılara uğrar ve bu halet-i rûhiye içinde ümitsizlenmeye başlar. Artık bundan sonra pek az şey onu takviye edebilir.
İşte bunun içindir ki en büyük övgü kaynakları olan fesahat vâdisinde Kur’ân’ın acze düşürdüğü Arapları tutup kaldıran başka bir âmil kalmamıştı. Onların füsahâ ve büleğâsı, Kur’ân’ın fesahat ve belâğatini görünce yerlere kapanıp secde etmekten başka yol bulamamışlardı. O kadar ki, şâirlerin nefesi daralmış, dilleri tutulmuş, ilhâmları kesilmiş ve belâğatlerinin tamamı kendi dalgaları arasında kaybolup gitmişti.
Kelâmüllahʹın benzeri bir sûre getiremiyeceklerini kesin bir hükme bağlayan şüphesiz ki Kur’ân’ın kendisidir, beşer tarafından verilmiş bir hüküm değildir ve olamaz da. Çünkü akl-i selîm sâhibi böyle şartlı bir iddiada bulunamaz. Öyle ki, az çok düşünebilen herkes, yeryüzünde kendisi kadar kuvvetli, dirayetli kimselerin bulunduğuna inanır. O halde böyle bir hüküm ancak Kelâm sıfatiyle muttasıf, ilmiyle her şeyi kapsayan ve her şeyden gereği gibi haberdar bulunan Allah’a yaraşır. O, bunu Hazret-i Muhammed’in (A. S. ) diliyle ilân etmiş ve bir benzeri daha getirilemiyecek özellikte olan Kur’ân’ı merhameten bütün insanlara göndermiştir.
Ebû’l-Alâ el-Maarrî (M: 973-1057/H: 363-449) gibi müstehzi ve şaşkın bir Arap hakîm ve şâirinin «el-Fusûl veʹl-Gayat» adlı eseri Kur’ân’a nazire olarak gösterilmiş ve Kur’ân’ın asırlardır mâbedlerde cilâlandıktan sonra bu parlaklığı kazandığı ileri sürülerek Ebû’l-Alâʹnın da eseri asırlar sonra bu değer ve parlaklığa kavuşabilir, diye iddiâ edilmiştir. Fakat bu eser üzerinden dokuz asır gibi uzun bir zaman geçtiği halde, ilerlemek, parıldamak şöyle dursun büsbütün tazeliğini kaybetmiş ve okunmaz bir hâle gelmiştir. Allah’ın Resûlünün buyurduğu gibi, «Kur’ân-ı Kerîm çok tekrarlanmakla eskimez ve onun acayipleri bitmez, tükenmez.» (Dâremî / Fazail-i Kur’ân: 1/35. Tirmizî / Sevâbü’l-Kur’ân: 14.). Zira onun bu yüksek câzibesi Allah’tan gelmedir. Demir işledikçe ışıldar, Kur’ân tekrarlandıkça parıldar, ziya saçar. Te’siri her gün biraz daha artmakta ve her asra yeni yeni kapılar açmaktadır. Başka eserleri onunla kıyaslamak büyük bir hata ve sâfdillik olur.
KUR’ÂN’IN ARAPÇA İNMESİ
Allah dillerin sınırıyla bağlı değildir; O her çeşit dilin, sözün ve kelimenin üstündedir. İnsan oğluna, anlaşıp hayatlarını düzenli ölçü ve biçimde sürdürebilmeleri için konuşma, uyum, anlaşma ve bağdaşma yeteneğini veren, ilk yarattığı insana eşyanın ismini öğreten O’dur.
Kur’ân’dan önceki kutsal sahifeler ve üç büyük kitap, hangi kabile veya millete gönderilmişse, onların dili üzerine indirilmiştir. Çünkü İlâhî Kelâm’dan maksad, insanların anlayıp amel etmesidir. Tevrat ve İncilʹin ilk inen asıl nüshalarının İbranice olduğu bilinmekte, Âdem ile Şit Peygambere indirilen sahifelerin Süryanice olduğu sanılmaktadır. (Bilgi edinmek için bak: el-İbrizʹe.).
Allah’ın insanlara fizik ötesinden, diğer bir deyimle mekânsızlıktan seslendiğini ve onlara o yüce âlemlerden haber gönderdiğini düşünürsek, son kitabın bütün milletler tarafından her çağda iyice anlaşılabilmesi, üzerinde geniş etüdler yapılabilmesi, ilmî araştırmalarla çağa ve çağın insanına hitap edebilmesi için çok zengin kabul edilen ve insan ruhunun, düşüncesinin bütün inceliklerini kelime kalıbına dökme özelliğine sahip bulunan Arapçayı niçin seçtiği rahatlıkla anlaşılır. Bir ilim adamının da dediği gibi, inen vahy-i İlâhîyi, cereyana -mecaz yollu- benzetirsek, Peygamber onun ampulü, dil o ampulun rengi sayılır. İnen cereyan ampulün rengine göre ışık verir. Arapçanın akıcılığına bir de İlâhî ahenk ve üslûp karışınca onun ne kadar çekici, okşayıcı, yürekleri yufkalaştırıcı, ruhları heyecandan heyecana sevkedici olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Böylece İlâhî olma vasfına yakışır bir ihtişam arzeder. Öyle ki mânasını anlamıyanlar bile bu lâhutî ahenk ve kudret karşısında kendilerinden geçerler. Ruhlar birer miknatis misâli o ahengi büyük bir iştiyakla kendine doğru çeker, çektikçe zevk ve gıda alır.
Kur’ân’daki İlâhî düzen ve dizi her türlü ölçünün üstünde bir mükemmellik taşır. Arapçanın en fasihini konuşan Bedevîlerden biri Kur’ân âyetlerini bilmediği halde hâfızın AZİZÜN HAKÎM yerine AZİZÜN GÂFÛR okumasında bir ahenksizliğin meydana geldiğini farketmiş ve hafızı uyarma ihtiyacını duymuş olması, Kur’ân’ın İlâhî ahenk ve uslûbunun kesinlikle diğerlerinden ayrıldığına ve benzerlik kabul etmediğine bir delil sayılmaz mı?
O nedenle Kur’ân ancak Kur’ân’dır, başka bir sözle kıyas edilemiyecek kadar müstesnâ bir özellik taşımaktadır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Şanı yüce Allah tevhîd ve nübüvvetin öneminden ve bu ikisiyle ilgili İlmî ve mantıkî delillerden bahsettikten sonra dönülecek günde kâfirlerin göreceği azâbın şiddetine dikkatleri çekti. 25. âyetle de tevhîd akidesine bağlı risâlet-i Muhammediyye’ye, Kur’ân’ın lâhutî olduğuna dosdoğru inananları ebedî saadet yurduyla müjdeliyerek mutlak adâlet sâhibi olduğunu anlayabilen kalblere zerkediyor.
Hem, azâbdan bahsettikten sonra iyiler için va’dettiği, hazırladığı -gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, gönüllerin idrâk edemediği- nîmetleri sıralamak âdet-i ilâhiyedendir.
İlk nazarda birkaç yıl küfr-ü tuğyânda bulunup kâfir olarak ölen bir insanın ebediyyen azâb görmemesi hâtıra gelirse de, hakikat hiç de öyle değildir. Çünkü öncesi ve sonu olmıyan Allahʹa karşı tuğyân etmek veya Oʹnun indirdiği esasları red ve inkâr etmek en büyük bir cinayettir ki bunun cezâsı ancak ebedî bir azâb olabilir.
Prof. Dr. Muhammed Hamidullah İslâm’a Giriş adlı eserinde bu konuya temas ederek aynen şöyle diyor: «Acaba cehennem kâfirler (inanmıyanlar) için ebedî midir? İslâm din âlimlerinin bu husustaki reyleri birbirinden farklıdır. Onlardan büyük bir çoğunluk, bir Kur’ân âyetine istinaden Allah’ın, Allah’a inanmamak hâriç her suçu, her günahı afvedeceğini, fakat inanmıyanların cezâsının Allah’ın lütfu ile bir gün sona ereceği mütalâasında bulunurlar. Bu âlimler bu mütalâalarını da Kur’ân’ın bâzı âyetlerinden çıkarırlar. »
Böyle bir yorumda daha çok tasavvuf erbabı bulunmuştur. Nitekim Muhyiddin Arabî Fütuhat-i Mekkiyye adlı kitabının üçüncü cildinde bu anlamda fakat değişik bir ifadeyle konuya geniş yer vermiştir.