Yunus Suresi 18-20. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللّٰهِ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ وَمَا كَانَ النَّاسُ اِلَّٓا اُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُوا وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ فِيمَا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ وَيَقُولُونَ لَوْلَا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّهِ فَقُلْ اِنَّمَا الْغَيْبُ لِلّٰهِ فَانْتَظِرُوا اِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِرِينَ

20.

Allah'ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve "İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır" diyorlar. De ki: "Siz, Allah'a göklerde ve yerde O'nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz!? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.".

Diyanet İşleri

19.

İnsanlar (başlangıçta tevhit inancına bağlı) tek bir ümmet idiler; sonra ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesiyle ilgili olarak ezelde) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında derhal hüküm verilir (işleri bitirilir)di.

20.

"Ona (peygambere) Rabbinden bir mucize indirilse ya!" diyorlar. De ki: "Gayb ancak Allah'ındır. Bekleyin, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!"

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

18- Onlar (inkârcı putperestler), Allahʹı bırakıp kendilerine zarar ve yarar veremiyen cisimlere tapıyorlar ve «Bunlar Allah yanında şefaatçilerimizdir» diyorlar. De ki: Allahʹa göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorlar?! O, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve çok yü­cedir.

19- İnsanlar ancak bir tek ümmet idi; sonra ayrılığa düştüler. Eğer Rabbından bir söz (hükme bağlanıp) geçmemiş olsaydı, elbette onların ihtilâfa düştükleri şey hakkında hüküm verilirdi de (iş) bitmiş olurdu.

20- Bir de derler ki: Ona Rabbından bir âyet (açık bir muʹcize) in­dirilmeli değil miydi? De ki: Gayb ancak Allahʹa aittir. Bekleyin, ben de sizinle beraber bekliyenlerdenim.

ZARAR VE YARAR VEREMİYEN BÂTIL İLÂHLAR

«Allahʹı bırakıp kendileri­ne zarar ve yarar veremiyen cisimlere tapıyorlar... »

Tapmadıkları zaman zarar, taptıkları zaman yarar vermiyen şekillen­dirilmiş cisimlere kulluk etmek veya onları Allah katında yardımcı şefaat­çiler kabul etmek koyu bir cehaletin, bâtılı yaşatan kötü bir âdetin; hissi aklın ve idrâkin önünde tutmanın eseridir. Hele onlarda birtakım sır ve hikmetlerin, gizli kuvvet ve kudretlerin varlığını vehm edip inanmak, çok şerefli yaratılan ve varlık âleminin bir bakıma amaç ve hikmeti sayılan in­sana hiç, ama hiç yakışmamaktadır. Zira tapındığı cisimlerden kendisi çok daha mükemmel olan ve onların hiç birinde bulunması mümkün olmayan yetenekleri kendinde taşıyan âdemoğlunun bu derece âdileşmesi son de­rece düşündürücü ve üzücüdür.

Bilinen bir gerçek vardır, o da şudur: Mâbudun mutlaka âbitden, yani ibâdet edilen varlığın, ibâdet edenden çok üstün kudrette ve kıyas kabul etmez yetenekte bulunması ve kendisine ibâdet edenler üzerinde mutlak tasarrufa sâhip olması şarttır. Oysa putperestlerin durumu tam tersine­dir: Âbid, mâbuddan çok kudretli ve yetenekli ve onun üzerinde tasarrufa sahiptir; istediği zaman onun şeklini değiştirebilir veya imhâ edebilir. Ay­rıca ibâdet, saygı ve tâzimin en üst noktası, kulluğun en belirgin belirtisi­dir. O halde ibâdete lâyık görülenin herhalde çok üstün, sınırsız imkânla­ra sâhip olması ve her çeşit nîmeti verme gücünü taşıması gerekmektedir. Oysa müşriklerin ilâh edindikleri cisimlerin hiç birinde bunlar mevcut de­ğildir.

Müfessir Fahruddin Râzî’nin tesbitine göre, müşriklerin tapındıkları ve şefaatçi kabul ettikleri şeyler birkaç grupta toplanmıştır:

a) Onlara göre yeryüzünün herbir iklimine sâhip olan ve onu idâre edip yürüten belli bir ruh vardır. O ruhun adına bir put yapıp ibâdet et­mekte yarar vardır. Bu düşünce ve inanç çok tanrı sistemini getirip yaygınlaştırmıştır.

b) Yıldızlardan bir kısmını ilâh veya şefaatçi ilah sayanlar da vardı. O yıldızların gündüzleri kaybolup görünmez duruma geldiklerini dikkate alıp onlardan herbiri adına bir put yaparak kendileri için Allah yanında şefaatçi olacağına inanırlardı.

c) Yaptıkları putların üzerine birtakım belli tılsımlar koyup, sonra on­ların sırlarını sezdiklerine inanarak yaklaşmaya çalışırlardı. Bu yaklaşma zamanla ibâdet şekline dönüşmüştür.

d) Müşriklerden bir kısmı ise, putları, çok sevdikleri insanların süra­tinde yapar, ona ibâdet etmekle, o çok sevdiği büyük kişilerin ruhlarının Allah katında şefaatçi olacaklarına inanırlardı.

YİRMİNCİ ASRIN PUTPERESTLERİ

Putperestlik hemen her çağda ve bölgede yer yer kendini farklı am­balaj, değişik şekil, kılık ve kıyafette göstermiştir. Bazan cehalet kalıbında, bazan taassup doğrultusunda, bazan da bilimsel düzeyde poz vermiştir. Ama aralarında ortaklaşa bir bağ vardır ki, o da, Allah’ı inkâr, peygamber­leri ret ve âhireti hayal saymaktır.

Günümüzün putperestlerine gelince: Onların inanç, anlayış, kültür ve tutumları değişiktir. Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz:

a) Kimi ölülerden medet bekleyip yatırlara koşar, yüz sürüp toprak alır; derdini o yatıra anlatır, ondan şifa ve yardım bekler.

Bunların durumu incelendiğinde, Allah’a imân ettikleri Ortaya çıkar; ama sağlam dinî bilgi ve kültür almadıklarından dolayı şekilde Allahʹa or­tak koşarlar ve büyük günahlarla birlikte bazısı küfre kadar bu inancını ileri götürür.

b) Kimi de büyük liderlere taparcasına eğilip tazimde bulunurlar. Al­lah’a ibâdet eder gibi, onların maddî ve mânevî huzurunda eğilirler. O ka­dar ki, inanıp bağlandıkları lideri her türlü kusurdan uzak görür, onlara toz kondurmamaya özen gösterirler. Şüphesiz ki, bunda da putperestliğin do­laylı ve değişik bir yanı söz konusudur.

Oysa Allah yalnız peygamberleri günah ve kusurlardan koruyup onları ismet sıfatıyla teçhiz etmiştir. Onların dışında hiçbir insanı sözü edilen sıfatla teçhiz etmediği için, her insandan günah, kusur, isyan ve kayma sadır olabilir.

c) Kimi de maddeyi ilâhlaştırıp Materyalist ve komünistler gibi. Eko­nomik gücün tek kurtarıcı faktör olduğunu savunurlar; bunun ötesinde baş­ka bir güce ve kudrete inanmazlar. Onlara göre ekonomik hayatta temel olan şey fert değil, toplumdur. Din ve Allah inancı toplum için afyondur.

d) Kimi de para ve serveti hayatın ve insanlığın tek amacı olarak se­çip kabullenir ve bunu elde etmek için bütün kutsal ve mânevî değerleri çiğneyip geçer. Onlara göre, din, dindarlık ve Allah’a inanmak insan için lüzumlu değil, hayatını renklendirmek için bir fantezidir.

Görüldüğü gibi, bu düşünce ve inancın altında koyu bir cehalet ve gizli bir putperestlik yatmaktadır.

O halde putperestlik sadece taştan, madenden yapılıp şekillendirilen cisimlere tapmak veya onları şefaatçi kabul etmek değil; Allahʹı ve kutsal değerleri unutturan, ilâhî sevgiyi söndüren her ilgi ve sevgi, her bağlanış ve inanışı dejenere eden bir eğilimdir.

İNSANLAR BİR TEK ÜMMET İDİ

«İnsanlar ancak bir tek ümmet idi... »

Klasik tefsîrlerimiz bu sözün dört ihtimal taşıdığı, dört ayrı yorumu ge­rektirdiği üzerinde durmuşlardır:

1- Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzere dünyaya gözlerini açar. Son­ra onu bu fıtrî cevherden uzaklaştıranlar olur. O halde insanların hepsi ruhlarındaki bu fıtrî maya veya cevher itibariyle İslâm’dır; ayrılık, bölünme ve farklı inançlar sonradan ortaya çıkmıştır.

2- İlk insan Âdem Peygamber ve eşi Havvâ tek bir ümmet idi. Son­ra Hâbil ile Kabil olayının ortaya çıkmasıyla ayrılığa düşenler oldu ve za­manla farklı inançlar doğdu.

3- Nuh tufanı, vukuʹ bulduğu kesimde küfür adına ne varsa hepsini temizlemiş ve sadece hak din üzerinde olanlar bir tek ümmet olarak kur­tulup kalmışlardı. Sonra yine insanlar çoğalıp kabile ve bölgelere ayrılın­ca, inançlarda, düşünce ve görüşlerde birtakım ihtilâflar ortaya çıkmıştır.

4- İbrahim Peygamber (A. S. ) devrinde Araplar ile İbrânîler Hanîf dini üzerinde birleşerek bir ümmet haline gelmişler ve sonra çoğaldıkça ayrılığa düşmüşlerdir.

Bu dört yorumdan birincisi daha çok akla yakınsa da, âyetin ifade kudretindeki yüksek mânayı yansıtmaktan biraz uzak görünmektedir. Ko­nuyu bu açıdan ele alıp değerlendirmeye çalıştığımızda, karşımıza muhte­şem bir tablo çıkmaktadır; şöyle ki: Âyette en-n a s tabiri kullanılmıştır ki, başındaki «elif-lâm» edatı bütün insan cinsini içerip kapsamaktadır. Bundan anlıyoruz ki, yeryüzündeki kara parçası ayrılmadan, yani kıtalar meydana gelmeden önce insanların hepsi birbirine yakın sayılacak verim­li topraklar üzerinde bir tek ümmet olarak yaşıyorlardı. O devirde insanlar daha yeni çoğalma halinde bulunduklarından sayıları azdı. Bu bakımdan hepsi bir olan Allahʹa inanıyor ve bu inanç üzerinde birleşiyorlardı. Sonra Cenâb-ı Hak, kara parçasını kıtalara ayırınca her kıta üzerinde birkaç in­san bulunuyordu. Bunlar zamanla çoğalıp gelişince din ve inanç yönün­den ayrılığa düştüler.

Bizim bu yorumumuz da bir ihtimalden ileri geçmez. Bizi böyle bir ihtimale iten sebeplerden biri de Amerika kıtası keşfedildiğinde orada ya­şayan insanların mevcudiyetidir. Allah daha iyisini bilir.

HAKLI İLE HAKSIZ ARASINDA HÜKÜM

«Eğer Rabbından bir söz (hükme bağlanıp) geçmemiş olsaydı, elbette onların ihtilâfa düştük­leri şey hakkında hüküm verilirdi de (iş) bitmiş olurdu. »

İnsanların, Allah’ı bir bilme ve O’na teslîm olma fıtratı üzere yaratıl­dıkları ve gönderilen peygamberler bu fıtratın üzerindeki kabuğu yarıp asıl cevherini meydana çıkardıkları ve geliştirip topluma yansıttıkları hal­de, çoğalan insanların ekserisi bu fıtrattan uzaklaşıp sapıtmışlardır. O ne­denle birçok kabile, kavim ve milletler haktan uzaklaştıkça bâtıla yaklaş­mışlar ve kendi yapılarına göre birtakım bâtıl dinler icat etmişlerdir. Sünnetullah, diğer bir tabirle insanların hayat düzeniyle, denge sistemiyle ve inanç esasıyla ilgili kanunlar değişme esnekliğinde olsaydı, herhalde Ce­nâb-ı Hak, hakkı batıldan ayırt edip gereken hükmü hemen indirirdi ve böylece inkârcı azgınlar, putperest sapıklar yok olurlardı. Ama sünnetullah böyle bir esneklik taşımaz, ezelde takdîr edildiği gibi hedefine kusursuz ilerler ve bu hal kıyâmete kadar devam eder.

Bundaki hikmet ise, çok açıktır:

Varlık âleminde bazı istisnalarla hemen her şey çift yaratılmıştır. Öy­le ki, her varlık karşıtıyla bilinmekte veya onunla gelişme kaydetmektedir. İşte bu da ilâhî sünnetlerden biridir. O halde bâtıl olmasaydı hakkın mahi­yet ve değeri yeterince anlaşılmaz; inkâr olmasaydı imânın kıymeti ve gerçek ölçüsü bilinmezdi. Aynı zamanda mücadele diye bir canlılık ve hareket olmaz, hayat âtıl kalır; toplum ve milletler araştırma yeteneğini yi­tirirlerdi. O nedenle rahatlıkla diyebiliriz ki, Cenâb-ı Hak dünyayı yarat­mışsa, ona karşı âhireti; Cennet’i yaratmışsa karşıtı sayılan Cehennem’i de yaratmıştır. Melek ile şeytan, ruh ile madde, kadın ile erkek hep bir­birinin karşıtı, fakat birbirini tamamlayan denge ve unsurlardır.

Bir an varsayalım ki küfür diye bir şey yoktur, imânın değerini hangi kıstas ve ölçüyle takdîr edebiliriz? Aynı zamanda hak uğrunda çalışıp di­dinme, mücadele edip araştırma ve inceleme yapmak kimsenin aklından geçmezdi. Bu da ruhun uyuşmasına, ilmin birçok konularda durmasına, aklın araştırıcı gücünün sönmesine sebep olurdu.

İşte Kur’ân bu gerçeğe dikkatlerimizi çekerek ilâhî sünnetin şaşmaz­lığını ve değişmezliğini ortaya koyuyor: «Eğer Rabbından bir söz (hükme bağlanıp) geçmemiş olsaydı, elbette onların ihtilâfa düştükleri şey hak­kında hüküm verilirdi de (iş) bitmiş olurdu. »

MÜŞRİKLERİN AÇIK BİR MUʹCİZE BEKLEMELERİ

«Bir de derler ki: Ona Rabbından bir âyet (açık bir mu’cize) indirilmeli değil miydi? »

Âyetin baş ve son cümleleri arasındaki ifade dikkate alınınca, inkâr­cılar, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) peygamber olarak gönderildiğine, Kur’ân’ın da gökten indirildiğine inanmıyorlar ve «eğer Muhammed (A. S. ) davasın­da haklıysa, sözlerinde doğruysa, ey Allah! Başımıza gökten taş yağdır, bize acıklı bir azâp indir», diyerek bu anlamda açık bir mu’cize istiyorlar­dı. Oysa bu istek İlâhî sünnete ters düşüyordu. Çünkü inkârcıları hemen yok etmek, İslâmiyeti güçlendirmez, belki zayıflatırdı. Zira her tez, ancak antitezin güç ve şiddeti oranında kuvvet kazanma şansına sahiptir. Hem din rahmettir, azap değildir. O bakımdan Allah, Hz. Muhammed’in (A. S. ) on­lara şunu söylemesini emretti: «Gayb ancak Allahʹa aittir. Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim. »

Öyle ki, dinin rahmet olduğu bütünüyle reddedilerek küfürde son ker­teye gelindiğinde, İlâhî takdîr ve tesbitin günü saati dolmuş olur ve böyle­ce O, hükmünü elbette yürütür. Zira Allah bizim veya sizin isteğinize gö­re, takdîr ve hükmünü değiştirmez.

ÇOK BÜYÜK BİR MUʹCİZENİN MEYDANA GELECEĞİ HABER VERİLİYOR

«Bekleyin, ben de sizinle beraber bek­leyenlerdenim! »

İnanmadıkları halde sırf Hz. Muhammedʹi (A. S. ) acze düşürmek için birtakım yersiz ve anlamsız muʹcizeler göstermesini, gökten azâp indir­mesini istiyorlardı. Cenâb-ı Hak, yakın gelecekte büyük bir mu’cizenin meydana geleceğini kapalı bir anlatımla haber vererek müşriklerin bi­raz olsun akıllarını kullanmalarını istiyordu. Her geçen gün adım adım ge­lişme kaydedip sesi Arap Yarımadasında duyulan İslâmiyetʹin dünya tari­hinde benzeri görülmemiş büyük bir inkılâp yapacağına işârette bulunu­yor, o günlerin pek yakın olduğunu imâ ederek Peygamberinin diliyle on­lara: «Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim! » buyurarak, her iki tarafın da o büyük muʹcizeyi, benzersiz büyük inkılâbı göreceğini belir­tiyordu. Nitekim öyle oldu; çeyrek asır geçmeden İslâmiyet kıtalar üzerine yayıldı, en güçlü devletleri dize getirip yenilmez bir kuvvet oluşturdu. Mek­keʹnin fethi bunun en güçlü adımlarından biri idi. Son Tebûk seferi, Bizonsa göz dağı veren ikinci güçlü bir adımdı. Sonra da İslâm mücahitleri önüne geçilmez, engel tanımaz bir sel halinde Allahʹın ismini yeryüzüne yayma­ya, Tevhît İnancı’nı gönüllere ve kafalara işlemeye devam ettiler..

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, müşriklerin kendi elleriyle yontup şekillendirdik­leri cisimlere tapınmaları konu edildi. Daha aziz, şerefli ve üstün yetenekli insanın kendinden aşağı maddelere ibadet etmesinin ne kadar gülünç ve akılsızca bir davranış olduğuna işâret edildi. Sonra da birden fazla din ve mezheplerin ortaya çıkmasının nedeni üzerinde duruldu. Yakında İs­lâmʹın büyük bir inkılâp yapacağına atıfla, her iki tarafın da o günleri bek­lemeleri istendi.

Aşağıdaki âyetlerle, inkârcı sapıkların, müʹminlere erişen rahmet ve genişlikten rahatsız oldukları açıklanıyor. O yüzden birtakım yalan ve do­lana baş vuracakları hatırlatılıyor. Sonra kara ve denizde insanlara hazır­lanan sayısız nimetlere atıf yapılarak vicdanlar harekete geçirilmek iste­niyor. Sonra da insanoğlunun dönek ve kaypak tabiatına temasla, felâket ve tehlikeli anlarda ruhundaki Allah duygusunun kendini hissettireceği, felâket ve sıkıntı atlatıldıktan sonra yine eski hallerine dönüp azgınlık ve taşkınlık edecekleri belirtilerek bunun nedeni üzerinde aklımızı kullanma­mız emrediliyor.