Al-i İmran Suresi 198-200. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

لٰكِنِ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا نُزُلًا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ خَيْرٌ لِلْاَبْرَارِ وَاِنَّ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَمَنْ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَمَا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ وَمَا اُنْزِلَ اِلَيْهِمْ خَاشِعِينَ لِلّٰهِ لَا يَشْتَرُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَنًا قَلِيلًا اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ اِنَّ اللّٰهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ يَاأَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

199.

Fakat Rablerine karşı gelmekten sakınanlar için, Allah katından bir konaklama yeri olarak, içinde ebedi kalacakları, içinden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah katında olan şeyler iyiler için daha hayırlıdır.

Diyanet İşleri

199.

Kitap ehlinden öyleleri var ki, Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene, Allah'a derinden saygı duyarak inanırlar. Allah'ın ayetlerini az bir değere satmazlar. Onlar var ya, işte onların, Rableri katında mükafatları vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

200.

Ey iman edenler! Sabredin. Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin. (Cihat için) hazırlıklı ve uyanık olun ve Allah'a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

198- Ama Rablerinden (üstün saygı ile) korkanlar için altlarından ırmaklar akan, ebedî kalacakları Cennetler, Allah tarafından konaklar var­dır. Allah katındaki (nîmetler), iyi ve temiz bir hayat yaşayanlar için daha hayırlıdır.

199- Şüphesiz ki Kitap Ehliʹnden Allahʹa imân edip size ve kendi­lerine indirilene inanan, Allahʹa karşı üstün saygı duyup Oʹnun yüce huzu­runda kalbi ürpererek eğilenler ve Allahʹın âyetlerini az ve önemsiz bir de­ğere değiştirmeyenler vardır. İşte onların mükâfatı Rableri katindadır. Şüphesiz ki Allah, hesabı çabuk görendir.

200- Ey imân edenler! Sabredin ve dayanıklı olma yarışında (düş­manlarınızı) geçin; düşmana karşı hazır vaziyette durun ve Allahʹtan (üs­tün saygı duyarak) korkun ki, kurtuluşa erişesiniz.

İNİŞ SEBEBİ

İnkârcıların ticarî kervanlar düzenleyip zevk-u safa içinde gezip do­laşmaları, mü’minlerden bir kısmının dikkatini çekiyor ve kalblerinde bir şüphe doğuruyordu: Allah düşmanları, inkâr ve inatlarına rağmen refah içinde yüzüyorlar. Biz ise açlık ve sefalet içinde sürünüyoruz, diye dü­şünüyorlardı. Bunun üzerine 198. âyet indi. (Esbâb-ı Nüzûl/Nisaburî - Lübabu’t-Te’vîl/Alaeddin Ali)

Diğer bir rivâyet:

Habeş kralı NECAŞÎ, Peygamberimize inanan bahtiyarlardan biridir. Bütün isteğine rağmen Peygamberi görmesi mümkün olmamıştır. Vefat ettiğinde Cebrâil onun ölüm haberini Peygamberimize getirdiğinde, Pey­gamberimiz (A. S. ) İslâmʹa ve Müslümanlara hizmet eden bu büyük zatın vefatına çok üzüldü ve ashabına: «Toplanın hep birlikte vefat eden bir kardeşinizin cenâze namazını kılalım! » diye emretti. Bakiʹ Kabristanına gittiler. İbn Kesîr ve İbn Cerîr gibi rivâyete ağırlık veren müfessirlerimizin tesbitine göre, Allah mesafeyi arayerden kaldırdı. Necaşi’nin nâşını taşı­yan sanduka Peygamberimizin önüne getirildi ve öylece cenâze namazını kıldırdı. Sonra Efendimiz cemaate dönerek: «Necaşi için Allahʹtan mağ­firet dileyin! » buyurdu. Münafıklar bu meseleyi de istismar ederek, «Mu­hammed görmediği, tanımadığı bir Hıristiyan kralın cenaze namazını kıldı, olur şey değil.. » dediler.

Bunun üzerine 199. âyet indi. (İbn Kesîr - Esbâb-ı Nüzul - İbn Cerîr - Mefatihü’l-Gayb)

İLGİLİ HADÎSLER

«Üç kimse var ki mükâfatları iki kat verilir:

1. Allahʹın hakkını ve efendisinin hakkını ödeyen köle,

2. Yanındaki güzel bir cariyeyi eğitip onu iyi terbiye ettikten sonra hürriyetine kavuşturan ve sonra da onunla evlenen ve bütün bunları Al­lah rızasını arzulayarak yapan adam,

3. İlk inen kitaba imân ettikten sonra indirilen diğer kitaba da imân eden kimse,

İşte bunların mükâfatı iki defa verilir. » (Sahih-i Buharî - Tirmizî - Müslim - Nesâî)

«Allahʹın hataları ne ile sildiğini ve dereceleri ne ile yükselttiğini size haber vereyim mi? Sıkıntılara ve kötü şartlara rağmen tastamam abdest almak ve bir namazdan sonra diğer namazı beklemek. İşte bu RİBATʹtır, işte bu RİBATʹtır, işte bu RİBATʹtır. (Yani Allah yolunda, din ve memleket uğrunda düşmana karşı durup sabr-u sebat göstermektir). » (Müsned/Ahmed bin Hanbel)

«Allah yolunda bir gün düşmana karşı nöbet beklemek hem dünya­dan, hem dünyadaki şeylerden daha hayırlıdır. » (Buharî: Sehl b. Sa’d (R. A. )den)

«Bir gün bir gece düşmana karşı durup nöbet beklemek, bir ay (nâfile) oruç tutup namaz kılmaktan daha hayırlıdır. Nöbette ölecek olursa, işlemekte olduğu amel devam eder (defterine yazılır), rızkı (Cennetten gelen mânevî gıdalar) kendisine verilir; fitnelerden de emin olur. » (Müslim: Selmân el-Farisî’den)

«Ölen her kişinin ameli kesilir (amel defteri kapanır); ancak Allah yolunda nöbet bekleyip düşmana karşı duran kimse müstesnâ, onun ame­li kıyâmete kadar artmaya devam eder ve kabir fitnesinden güven içinde kalır. » (Ahmed bin Hanbel - Taberânî: Sahihtir)

MÜSLÜMAN BİR MİLLETİN HÜR VE MÜSTAKİL YAŞAMA YOLU

«Ey iman edenler! Sabredin ve dayanıklı olma yarışında (düşmanla­rınızı) geçin »

Dünyada Allah’a ve indirdiği şeylerin tamamına inandıktan sonra bu yüce nîmete erişmenin bahtiyarlığı içinde hür ve müstakil yaşayabilme­nin beş şey ile mümkün olduğunu Kur’ân konumuzu oluşturan âyetle ha­ber veriyor:

1. Dinin emir ve yasaklarına kayıtsız şartsız uymak ve nefsin bu öl­çüleri aşan isteklerini durdurmaya çalışmak; bütün bunlar için imânla bir­leşip bütünleşen sabır silahını elden bırakmamak,

2. İmân ve İslâmʹın karşısında amansız bir mücadele halinde olan küfür ve tuğyandan gelen her türlü eziyet, haksızlık ve işkencelere dişini sıkmak; başarıya ulaşabilmek için bu hususta yarışırcasına dayanıklık göstermek.

Bu hal İslâmʹın ilk yıllarında Ashab-ı Kirâmın başına gelmişti. Bugün şartlar çok değişmiştir. Düşmanın çok sinsi faaliyetleri, İslâm aleyhine milyarlarca para harcaması, kurduğu misyon teşkilatıyla kendi dinini ve kültürünü yayma gayretleri sürüp gitmektedir. Düşmanın bize karşı kul­landığı silâhın ve uyguladığı metot ve stratejinin ölçüsünü ve tesir alanını bilmek, ona göre hazırlıklı olmamız gerekmektedir. Bizi devamlı tedirgin edip üzen bu tür faaliyetler karşısında eli-kolu bağlı kalmamalıyız.

3. Düşman saldırısını dikkate alarak her türlü tedbire başvurup ül­keyi ve kutsal değerleri korumaya devam etmek,

4. Her şeyin başında ve sonunda Allah’tan korkmak, hizmeti Onun hoşnudluğunu kazanmak niyetiyle yapmak..

5. İmân ve İslâmʹın birlik ve beraberlik istediğini unutmamak, din kardeşliğini her türlü bağların üstünde tutup sulh ve selâmet havasını aralıksız estirmeye çalışmak.

KİTAP EHLİNİN DURUMU

«Şüphesiz ki, Kitap ehlinden Allahʹa iman edip size ve kendilerine indirilene inanan... »

Âl-i İmrân sûresinde yer yer Kitap ehli üzerinde duruldu, hepsinin İs­lâmʹa karşı tutumunun aynı ölçüde olmadığı gibi, onlardan ciddi araştır­ma yapıp son peygamberin geleceğine bilgi edinenlerin, Hz. Muhammed’i(A.S. ) görmedikleri halde inananları oldu. Gördükten sonra imân eden­ler de oldu. Sûrenin son bölümü bilhassa bu hususu açıklamakta ve Kitap ehlinin hepsinin bir olmadığı hatırlatılarak aradaki diyalogun sürdürül­mesine işâret edilmektedir.

Âl-i İmrân sûresinin sonundaki bu âyet, Bakara ve diğer sûrelerde Kitap ehliyle ilgili âyetleri hem açıklamakta, hem onların bir özetini ver­mektedir. Kitap ehlinin İslâmʹa göre mü’min ve müslim sayılabilmesi için kendilerinde şu vasıfların bulunması gerekir:

1. Bir olan Allahʹa inanmak,

2. Son Peygamber Muhammedʹe (A. S. ) indirilene inanmak,

3. Daha önce gönderilen bütün peygamberlere ve semavî kitaplara inanmak,

4. Üstün saygı ile Allah’tan korkup Oʹnun yüce huzurunda eğilmek,

5. Allah’ın âyetlerini az bir değer karşılığında değiştirmemek, din adı­na taviz vermemek, onu Allah ve Peygamberlerden geldiği gibi kabul edip öylece yaymak..

Bu beş vasıf, İslâmʹa giren her insanın sahip olması gereken temel inançlardır. O halde Kitap ehlinden yalnız Allah’a inanıp milletinin bağlı bulunduğu Peygamberi kabul eden ve fakat son Peygamberi ve Kurʹân’ı inkâr edenler, İslâmî esaslara göre müslim ve müʹmin sayılmazlar. Bu hü­küm kesindir, ayrı bir yorum ve görüş ortaya koyan olmamıştır.

Kurʹân’ın belirttiği bu düzeye gelindikten sonra müʹmine dört önemli görev düşmekte ve hizmet ölçüsü belirlenmektedir:

a) Dinde, ibâdette, görevde, hayatı kazanmada, nefsi yenmede sabır göstermek,

b) Olaylar karşısında sarsılmamak, dayanıklı olma, dâvaya bağlı bu­lunma yarışmasında düşmanların önüne geçmek,

c) Düşmanın çalışma metotlarını, hazırladıkları teknik imkânları bil­mek, onlardan daha bilgili ve şuurlu çalışıp tedbirli olmak ve yılmadan bu çalışmayı sürdürmek,

d) Bütün bu kademelerde başarılı olabilmek için Allahʹtan saygı ile korkmak ve yalnız Oʹnun rızasını kazanmak..

TASAVVUFÎ YÖNÜ

Ey mârifet-i İlâhiye vadisinde yürümek isteyenler, Allahʹa ulaşabilme­niz için Kur’ân’ın feyiz pınarından içmeniz gerekmektedir. Belâ ve musi­betler birer imtihandır ki kutsî âlemden bu perdeye bürünerek size gön­derilmiştir. Ama perdenin altında vuslat ve saadet gizlenmiştir. Sabırla karşıladığınız takdirde perde size açılır. Mârifet vadisine ayak basamayıp inkâr hicapları ardında kalan kâfirlerden daha çok inandığınız dâvaya sa­rılıp hizmet etmedikçe, bu husustaki yarışmada onların önüne geçmedik­çe, vuslat ve saadetin hayat veren havasını teneffüs edemezsiniz. İş bu­nunla da bitmiyor; imân ve irfanla birlikte size yönelen sayısız nîmetleri -asıl sâhibini hatırlayarak- kullanmalısınız. Otlağı görüp, canavar tehli­kesini unutan aşağı mahlûklar gibi nefis esaretine düşmeyin. Aksi halde mârifet vadisinden kovulur, nefs ikliminin öldürücü çölünde perişan olur­sunuz..

Görüyorsunuz ki, nîmet otlağına ayak basıp, imân ve irfan pınarın­dan içen kişilerin düşmanı çoktur. Dünya ehli, inkâr zümresi, nefs ve şey­tan bu düşmanların en belâlılarıdır. Senin gaflet anını bekler, az uyanık bulunduğun sürece pusuya girerler. Nîmetin, yani dünyalığın sarhoşluğu içinde Rabbu’l-âlemînʹi unuttuğun an düşmanların pusudan çıkar, dört yandan saldırı başlar. Bunun için düşmanlarına karşı her ân hazırlıklı olun; küfür ve tuğyanlarının, inkâr ve inâtlarının, hayvanî taraflarının çe­kiciliğini aranıza sokmamaya çalışın. Bunlar öyle arsız tohumlardır ki düş­tükleri yerde hemen filizlenmeye başlarlar. Kurtulabilmenizin tek yolu var, o da mülkün sâhibine teslimiyet gösterip O’nu her şeyden çok sevmenizdir. Bu, öyle bir sevgidir ki, nefsin isteklerini kısırlaştırır, şeytanın saldırı ve sinyallerini durdurur, inkârcıların İslâm’a karşı kötü niyetlerini tesirsiz hale getirir.

Ancak cemaatleşme ruhuyla bütünleştiğiniz, ÂMENÛ fiilinden İlâhî hitabı anladığınız, bu sesin verdiği zevk ve heyecanla yola çıktığınız tak­dirde üstün gelenler sîzler olacaksınız. VE SÂBİRÛ emri sizi bu hakikate çağırmaktadır. ISBIRÛ emri nefis mücadelesinde bulunmanızı, fert olarak içinizi düzeltip imân gücünün nasıl yüksek bir nîmet olduğunu anlamanızı terennüm eder. VE SÂBİRÛ hitabı, cemaat halinde Hakk’a ve dâvaya yö­nelmenizi, iş bu yönelişte küfür ehlinin kendi dâvalarına sahip çıktıkları­nın çok üstünde ve nisbet kabul etmez bir anlamda Allah’ın dinine sahip çıkmanızı yansıtır.

İTTEKULLAH emrine uyarak, hayatınızın her safhasında, hizmetinizin her bölümünde, erişilen nîmetlerin her kademesinde Allah sevgisini korkusuy­la birleştirip üstün bir saygı duygusuyla Hazreti Muhammedʹin (S. A. V. ) edep ve terbiyesi doğrultusunda Yaratandan korkun: korkun ki korktuğu­nuzdan kurtulup umduğunuza kavuşasınız..

FELÂH, ferdin kendi iç âleminde, nefis esaretinden kurtulmasıdır. Dışında ise, şeytanın dürtüşlerini durdurmak, ondan uzaklaşmaktır. Ce­maatleşme alanında ise, toptan Allahʹın ipine sarılmak, gönülleri tek gö­nül edip bir olan Allah için mücahede ve mücadele etmektir.

FELÂH, bir diğer tarifle, dünyanın gönül çekici havasından kurtulup âhiretin ruhlara gıda veren bağına adım atmaktır. Eşyayı değil, eşyada âyet ve kudretini izhâr eden AHSENÜ’L-HÂLİKİNʹi kalb gözüyle görmek, böylece fâniden bakiye yüz çevirmektir.

Onun için Kur’ân’da:

Ey imân edenler! Dünyaya ve ondaki mihnetlere sabredin, buyurul­muştur. Çünkü bu mihnetlerin getireceği saadet baş gözüyle değil, kalb ve irfan gözüyle farkedilebilir. Bunun için Büyük Veli Bayezid Bestamî (K. S. ) Hazretleri sofraya otururken: «Ya Rab! nîmet önümde ama bunun mihneti nerede? Onu bekliyorum» der ve perde arkasındaki saadeti gör­mek isterdi.

YORUMLAR - RİVÂYETLER

İSBİRÛ:

a) Din ve onun getirdiği tekliflere karşı sabırlı olun. Çünkü dindarlık sabır işidir..

b) Allahʹın yasak kıldığı nesnelere karşı kendinize hâkim olun..

c) Nîmete el uzatırken sahibini unutmayın, O’na şükretmeyi ihmal etmeyin; aç kurdun leşe daldığı gibi, nîmete dalmayın..

SÂBİRÛ

a) Savaşta Allah düşmanlarına karşı direnip dayanmakta yarışın, düşmanların önüne geçin..

b) Savaşın şiddetine karşı sabretmekte birbirinizle yarışın..

c) Toplu halde cemaatleşme şuuru içinde birbirinize kenetlenerek bu yarışa katılın..

d) Beş vakit namazı kılmakta birbirinizle yarışırcasına sabır ve ta­hammül gösterin..

e) Size va’dedilen hususları hatırlayarak onun gerçekleşmesi için yarışırcasına sabır gösterin.. Ümitsizliğe düşmeyin, her sıkıntıdan sonra mutlaka bir ferahlık vardır, onu sabırla bekleyin..

RÂBİTÛ

a) Atlarınızla saf bağlayıp tam bir irtibat halinde düşmana karşı du­runuz..

b) Serhadlerde atlarınızı bağlayıp karakol bekleyiniz..

c) Allah düşmanlarının saldırısını önlemek için nöbet bekleyin.

d) Bir namazdan sonra diğer namazı bekleyin..

Âl-i İmrân Sûresi Biterken:

Âl-i İmrân sûresine Allah’tan başka ilâh olmadığı, O’nun hep diri, kudretiyle tutup duran, gözetip koruyan bulunduğu temel inancıyla başlanıl­dı; Allah’ın sonsuz kudret ve merhametini yansıtan bu sıfatlardan kuvvet alarak gerek günlük ibâdetimizde, gerek nefsimizi terbiyede, gerekse düş­mana karşı sabr-u metanetle karşı koymamızda başarıya ulaşabilmemiz için gereken ölçü ve metot belirtildi ve saygı dolu bir kalb ile Allah’tan korkmamız emredilerek sûre bitirilmiş oldu.

Âl-i İmrân sûresinin tefsirini bize kolaylaştıran ve bize bu hususta da tevfikini refik eden Allah’a hamd olsun!. Yalnız Oʹna ibâdet eder, yalnız O’ndan yardım bekleriz. O bize yeter ve ne güzel vekildir O!.