Şuara Suresi 192-212. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْاَمِينُ عَلٰى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ وَاِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْاَوَّلِينَ اَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ اٰيَةً اَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمٰٓؤُ۬ا بَنِي اِسْرَٓاءِيلَ وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلٰى بَعْضِ الْاَعْجَمِينَ فَقَرَاَهُ عَلَيْهِمْ مَا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ كَذٰلِكَ سَلَكْنَاهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَلِيمَ فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَ اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ اَفَرَاَيْتَ اِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ ثُمَّ جَاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَ مَا اَغْنٰى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَ وَمَا اَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَ ذِكْرٰى۠ۛ وَمَا كُنَّا ظَالِمِينَ وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ وَمَا يَنْبَغِي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ اِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ

197.

Şüphesiz bu Kur'an, alemlerin Rabbi'nin indirmesidir.

Diyanet İşleri

193-195.

(193-195) Uyarıcılardan olasın diye onu güvenilir Ruh (Cebrail) senin kalbine apaçık Arapça bir dil ile indirmiştir.

196.

Şüphesiz bu (Kur'an'ın indirileceği) öncekilerin kitaplarında da vardı.

197.

İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar (Mekke müşrikleri) için bir delil değil midir?

198-199.

(198-199) Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik ve o da bunu kendilerine okusaydı, yine buna inanmazlardı.

200.

İşte böylece biz onu (Kur'an'ı) suçluların kalbine soktuk.

201-203.

(201-203) Onlar, farkında olmadan ansızın kendilerine gelecek olan elem dolu azabı görüp de, "Bize mühlet verilmez mi?" demedikçe, ona inanmazlar.

204.

Bizim azabımızın çabuklaşmasını mı istiyorlar?

205.

Ey Muhammed! Ne dersin; biz onları yıllarca (dünya nimetlerinden) yararlandırsak,

206.

Sonra da kendilerine tehdit edildikleri şey gelse, (halleri nice olurdu?)

207.

(Dünyada) yararlandırıldıkları şeyler onlara fayda sağlamazdı.

208.

Biz, hiçbir memleketi uyarıcıları olmadıkça helak etmedik.

209.

Bu, bir hatırlatmadır. Biz zalim değiliz.

210.

O Kur'an'ı şeytanlar indirmemiştir.

211.

Zaten bu onların harcı değildir, buna güçleri de yetmez.

212.

Çünkü onlar (vahyi) işitmekten uzaklaştırılmışlardır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

192- Gerçekten bu Kurʹân, âlemlerin Rabbından indirilmedir.

193- 194- 195- Uyarıcılardan olasın diye Ruhuʹl-emîn (Melek Cebrâil) onu senin kalbine açık-seçik Arap diliyle indirmiştir.

196- Hem o, öncekilere (indirilen semavî) kitaplarda da (bazı özel­likleriyle) vardır.

197- Onu İsrâil oğullarıʹndan olan ilim adamlarının bilmesi onlar için (gerçeği yansıtan) bir belge ve kanıt değil midir?

198- 199- Eğer Kurʹânʹı Arap olmayanlardan birine indirseydik, o da onlara bunu okusaydı, yine de ona inanacak değillerdi.

200- 201- İşte biz onu (inkâr ve sapıklığı) böylece suçlu günahkârla­rın kalplerine aktarıp soktuk da elem verici azâbı görmedikçe mümkün de­ğil ona inanmazlar.

202- Bu azâp, farkına varmadıkları bir halde ansızın kendilerine ge­lir de,

203- «Acaba bize mühlet verilmez mi? » derler.

204- Onlar azâbımızı mı acele istiyorlar?

205- 206- Söylesen ya, eğer biz onları yıllarca (bolluk ve refah içinde) yararlandırıp geçindirsek, sonra da vaʹdolundukları (günün azâbı) onlara geliverse,

207- O yararlandırılıp geçindirildikleri bolluk ve refahın kendilerine bir faydası olur mu?

208- Hiçbir kasaba (halkını), kendilerine uyarıcılar göndermedikçe yok etmiş değiliz.

209- Öğüt ve hatırlatmada bulunulmuştur! Ve biz onlara zulmediciler olmadık.

210- Kurʹân’ı (hiçbir zaman) şeytanlar indirmemiştir.

211- Hem bu, onlara göre uygun ve lâyık da değildir; hem güçleri de yetmez.

212- Onlar (inen vahyi) dinlemekten kesinlikle uzak tutulmuşlardır.

KURʹÂN, LAFZIYLA, MANASIYLA İLÂHİDİR

«Gerçekten bu Kurʹân, âlemlerin Rabbından in­dirilmedir. »

Kurʹân indiği gibi ezberlenmiş ve yazılmıştır. Yazıldığı gibi korunmuş­tur. O bakımdan kesinlikle insan sözü ona karışmamıştır; insan düşüncesi­nin ürünü olan hükümler ve öğütler ona girmemiştir. Bunun içindir ki, Kurʹân’ın üzerinden on beş asra yakın bir zaman geçmesine rağmen o hep taze kalmış; her geçen gün cilâsı artmış eksilmemiştir. Gelişen ve gerçeği tesbit eden ilimle çelişkiye düşmemiş; ilim doğruyu bulup ortaya çıkarınca ancak Kurʹânʹı tasdîk etmiştir.

Kurʹânʹda yer alan çeşitli konulardaki temel bilgileri ve ana fikirleri, zamanı gelince ilim adamları hayranlıkla doğrulamış ve inanan âlimler on­ları kendilerine hareket noktası seçmişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Hak ancak faydalı olanı, doğruyu söyler ve O, yarattığı eşyanın aslını, amacını, mahi­yet ve yararını en iyi bilendir.

Kurʹânʹa her bakımdan hayranlık duyan bazı Batılı ilim adamlarının son birkaç yıl içindeki itirafları bunun delillerinden sadece biridir. Nitekim Amerikalı Prof. Gressy Morrison diyor ki: «İlim ve fen çağının henüz ba­şında bulunuyoruz. Her yeni gün, kudret ve ilim sahibi mutlak bir yaratan tarafından yapılan şeyleri biraz daha meydana çıkarma imkânını bulabili­yoruz. İlme has bir tevazü ve bilgiden gelen imânla Allah’ın varlığının daha çok farkına varmaktayız ve varacağız.. »

Kurʹânʹda ilme temel bilgi ve maya olan, ilim adamına ışık tutup hare­ket noktasını gösteren belgelerden birkaçını misal vermemizde fayda var­dır. Şöyle ki:

Zümer Sûresi 6. âyette deniliyor ki:

«Sizi analarınızın karınlarında üç ayrı karanlıklar içinde yaratılıştan ya­ratılışa sevkederek yaratır. »

Bu âyetle Kurʹân’ın ilmî bir muʹcizesi daha ortaya çıkmış oluyor. Ce­nâb-ı Hak, ceninin üç ayrı sargı, diğer bir tabirle üç ayrı tabaka ya da kılıf içinde bulunduğunu «fi-zülûmatin selâs» sözüyle açıklamaktadır. Ana rah­mi, yani dölyatağı ilk bakışta tek tabaka gibi görünürse de günümüzde ya­pılan anatomik tesbitlerle üç tabakadan oluştuğu ortaya çıkmıştır.

Neml Sûresi 88. âyette deniliyor ki:

«Dağları yerinde durur gibi görürsün. Oysa onlar bulutların geçişi gibi geçmektedirler. Her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır bu. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan haberlidir. »

Bu âyetle dünyanın devamlı hareket halinde olduğu, dağların nirengi noktaları olarak buna delil gösterildiği açıklanıyor.

Yâ-Sîn Sûresi 40. âyette ise şöyle deniliyor.

«Ne Güneş’in Ay’a yetişmesi uygun (bir kanun)dur, ne de gece gün­düzün önüne geçebilir. Her biri ayrı bir yörüngede yüzerler (hareketlerini sürdürürler). »

Bu âyet İlmî olarak üç ana fikir, ya da temel bilgi vermektedir. Birinci­si: Güneş’le Ayʹın hareket ederken aynı noktada kesişmesinin, birinin di­ğerinin sınırına geçmesinin söz konusu olamıyacağıdır. İkincisi: Dünya ters dönüş yapmadıkça gece gündüzün önüne geçemez hususudur. Yani belli düzenlemede gecenin gündüzü izlemesi değişmeyen bir kanundur. Dünya batıdan doğuya doğru hareketini sürdürmekle bu düzenleme meydana gel­mektedir. Düzenlemenin tersine vücut bulabilmesi için dünyanın doğudan batıya doğru dönmesi gerekmektedir. Üçüncüsü: Güneş ile ayın her biri­nin kendine has bir yörüngesi vardır ve her biri kendi yörüngesinde hare­ketini sürdürmektedir.

KUR’ÂN AÇIK SEÇİK ARAPÇADIR

«Uyarıcılardan olasın diye, Ruhu’l-emîn (Melek Cebrail) onu senin kalbine açık seçik Arap diliyle indir­miştir. »

Arap Yarımadası’nın Asya, Afrika gibi iki büyük kıta arasında bulun­ması, ticarî kervanların Hindistan ve Çin’e kadar uzanması, o günkü Arap­ların çok hırçın olması, baba ve dedelerinin din ve âdetlerine sıkı sıkıya bağ­lılıkları, putperestliğin aşırı derecede benimsenmesi ve korunması; edebiya­tın doruğuna erişmesi gibi birtakım olayları ve özellikleri dikkate aldığımız­da Allah’ın son kitabının Mekke ve Medine’de indirilmesinin, aynı zamanda en fasîh bir Arapçayla düzenlenmesinin sebep ve hikmetini kısmen olsun anlayabiliriz.

Ayrıca bütün milletlere ve kabilelere İlâhî muradı zedelemeden yansı­tacak en zengin ve gelişmiş dilin Arapça olduğu da kesindir. Bu da Kurʹân’ın Arapça indirilmesinin sebeplerinden birini bize hatırlatmaktadır.

Sonra da Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin bir-iki yaşında iken, Yarımadaʹda en fasîh Arapça konuşup vahada yaşayanlar arasına gönderilerek hem Mekke’nin kavurucu sıcak havasından uzak tutulması, hem de Beni Saʹd kabilesinde fasîh bir Arapça öğrenmesi, bu konuda zincirin birbirlerini ta­mamlayan halkalarından birini oluşturmuyor mu?

Melek Cebrâil’e «Ruhuʹl-emîn» yani «Güvenilir ruh» denilmesi, O’nun çok büyük bir kudret, hayat ve enerji kaynağı olduğuna ve İlâhî vahyi mün­hasıran indirmekle görevli bulunduğuna işârettir. Nitekim bu büyük ruh, Hz. Meryem’e mânevî bir nefhada bulununca onda, yani rahminde bir in­san vücuda gelmiştir. Bu ruhun nefhasıyla vücut bulan İsa (A. S. )ın ruhî gücü çok belirgin bir düzeyde bulunuyordu. Öyle ki, ölüye dokunup «Al­lah’ın izniyle kalk» deyince ölü diriliveriyordu. İki gözünden arızalı olan amaya dokununca gözleri açılıp görebiliyordu. Hastaya dokununca şifâya kavuşuyordu.

Ancak şu hususu da ifade edelim ki, Melek Cebrâilʹin nasıl bir hayat kaynağı olduğunu bütün derinliği ve inceliğiyle bilmemiz veya anlamamız mümkün değildir. Bildiğimiz tek şey, Kur’ân’ın bu yüce ruh hakkında ver­diği kısa bilgilerdir. Çünkü ruh hakkında bize çok az bir bilgi verilmiştir.

MELEK CEBRÂİLʹİN HZ. MUHAMMEDʹİN (A. S. ) KALBİNE İNMESİ

«Ruhuʹl-emin onu senin kalbine açık seçik Arap diliyle indirmiştir. »

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in kalbi, ruhundaki yücelik ve kudretten aldığı güç ile son derece gelişmiş ve çok duyarlı bir düzeye gelmiş bulu­nuyordu. İlâhî rahmet ve inâyetin ona yönelmesi ile de melekût, misal âlem­leriyle ve Levh-i Mahfuz’la irtibat sağlama mazhariyetine erişmişti. O ba­kımdan hem büyük ruh Melek Cebrâil’in inmesine, hem de indirdiği İlâhî vahyi alıp muhafazaya hazır durumda idi. İlgili âyetle bu inceliğe işaret edil­mektedir.

Sıradan bir insanın ruhunun Melek Cebrâilʹin inip seslenmesine taham­mül etmesi mümkün değildir. O bakımdan Peygamber (A. S. ) Efendimiz’e ilk vahiy rüya ile başlamış ve bu bir ön hazırlık dönemi olarak altı ay devam etmiştir.

HZ. MUHAMMEDʹİN (A. S. ) TEVRAT VE İNCİLʹDE ANILMASI

«Hem o, öncekilere (in­dirilen semavî) kitaplarda da (bazı özellikleriyle) vardır. Onu İsrâil Oğullarınʹdan olan ilim adamlarının bilmesi onlar için (gerçeği yansıtan) bir bel­ge ve kanıt değil midir? »

Son peygamber Hz. Muhammed’in (A. S. ) ve Oʹna indirilen Kur’ân’ın Tevrat ve İncil’de bazı özelliklerinin bulunduğu açıklanıyor. Gerçi hâlen mevcut Tevrat ve İncil nüshalarının Allah’tan indiği gibi korunmadığını, bir­çok değişikliklere uğratıldığını biliyoruz. Bununla beraber yine de Kur’ân’ın belirttiği gibi, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) geleceğini haber veren belge­ler eksik değildir. Özellikle Havari’lerden biri olan Bernaba’nın yazdığı İn­cilʹde bu haber yirmiye yakın yerinde çok açık bir anlatımla belirtilmiştir.

Nitekim Enʹam Sûresi 114, 115; A’raf Sûresi: 155-157. âyetlerin tefsi­rinde Bernaba İncilʹinden birkaç âyet nakletmek suretiyle konuyu belge­lemiş bulunuyoruz. Ancak hem okuyucularımıza, hem araştırıcılara kolay­lık olsun diye Tevrat ve Incil’lerden birkaç belge nakletmekte yarar görü­yoruz. Şöyle ki:

Tevrat:

«Allahʹın Rab senin için aranızdan, kardeşlerinden benim gibi bir pey­gamber çıkaracak, onu dinleyeceksin. » (Tevrat/Tesniye: 18/15)

«Onlar için kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaraca­ğım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım ve ona emredeceğim her şeyi onlara söyleyecek. » (Tevrat/Tesniye : 18/18)

«İşte kendisine destek olduğum kulum; canımın kendisinden razı ol­duğu seçme kulum. Ruhumu onun üzerine koydum; milletler için hakkı mey­dana çıkaracaktır. Bağırmayacaktır ve sesini yükseltmiyecek ve onu so­kakta işittirmeyecek. Ezilmiş kamışı kırmayacak ve tüten fitili söndürme­yecek, hakkı hakikate erdirecek. » (Tevrat /İşaya: 42/1-4)

İnciller:

«İsa diyor ki: Eğer beni seviyorsanız, emirlerimi tutarsınız. Ben de Rab­be yalvaracağım ve size başka bir t e s e l l i c i, hakikat ruhunu verecektir. » (Yuhanna: 14/15)

«Bununla beraber ben size hakikati söylüyorum. Benim gitmem sizin için hayırlıdır. Çünkü gitmezsem Tesellici size gelmez. Fakat gider­sem onu size gönderirim ve o geldiği zaman günah için, salah için ve hü­küm için dünyayı ilzam edecektir. » (Yuhanna: 16/7)

«Size söyleyecek daha çok şeylerim var, fakat şimdi dayanamazsınız, Fakat o hakikat ruhu gelince size her hakikate yol gösterecek; zira kendi­liğinden söylemiyecektir; fakat her ne işitirse söyleyecek ve gelecek şey­lerden size bildirecektir. » (Yuhanna: 16/12)

İsa (A. S. ) diyor ki:

«Sizin sözünüz bana teselli vermez. Çünkü sizin nur beklediğiniz yer­den karanlık gelecektir. Fakat gelecek olan peygamberle teselli buluyorum. O benim hakkımdaki yalancı görüşü ortaya çıkarıp açıklayacak; dini âleme uzanıp yayılacak. Çünkü bu haberi Allah, babamız İbrahim’e böylece va’detmiştir. »

Kâhin sordu:

- Ondan sonra başka peygamber gelecek mi?

Cevap verdi:

Ondan sonra Allah tarafından gönderilen peygamber olmayacaktır. Ancak birkaç tane yalancı peygamber ortaya çıkacaktır.

Kâhin devamla sordu :

- Gelecek olan Tesellici’nin adı nedir?

İsa (A. S. ) cevap verdi:

Tesellici’nin ismi hayret uyandırıcıdır. Çünkü Allah O’nun ruhunu ve özünü yaratınca semavî behaya koydu ve ona: «Sabret ya Muhammed! Çünkü ben senin için Cennetʹi, âlemi ve mahlûkatı yaratmak istiyorum... » buyurdu.

İşte onun mübarek ismi Muhammed’dir.

Bu sırada orada hazır bulunan cemaat seslerini yükselterek dediler ki: «Ey Allahımız, o Resûlünü bize gönder. Sen de ya Muhammed! âlemi kur­tarmak için acele gel. » (Bernaba İncil’i: 162- Mısır: 1393)

KURʹÂN ARAP OLMAYAN BİRİNE İNDİRİLSEYDİ

«Eğer Kur’ân’ı Arap ol­mayanlardan birine indirseydik, o da onlara bunu okusaydı, yine de ona inanacak değillerdi. »

İnkâr ön yargı haline gelince şartlanan sapık, bâtılı savunmasında ve hakkı reddetmesinde hep itirazcı ve şüphecidir. Getirdiği deliller yersiz ve dayanaksızdır. O bakımdan çarçabuk çürütülebilir. Buna dayanamayınca da kaba kuvvete ve hezeyana baş vurur.

Kurʹân-ı Kerîm, Hz. Muhammedʹe (A. S. ) değil de Arap olmayan bir yabancıya indirilseydi acaba ona inanılır mıydı? Mekkeli müşriklerden bir kısmı bu akıl ve mantık dışı görüşü ileri sürüyorlar ve başka birine indiril­seydi, herhalde ona uyacaklarını söylüyorlardı. Oysa onlar bu sözlerinde hiçbir zaman ciddi ve samimi değillerdi. Çünkü Hz. Muhammedʹin (A. S. ) doğruluğu, fazîleti, ciddiyet ve vakarı; güvenilirliği, yüksek ahlâkı ve kişi­liği Mekke ve çevresinde çok iyi biliniyordu. Hiç kimse bu hususlarda ona leke konduramazdı; meğer ki kıskançlığı aklına üstün gelen, ihtirası ahlâk ve fazîletin önünde yürüyen bir şarlatan olsun..

Nitekim Mekkeliler ona «el-Emîn» diyerek, Oʹnun güvenilir ve doğru bir kimse olduğunu kabul etmişlerdi. Buna rağmen, üstünlük Hâşim oğul­ları’na geçer de kendilerinin söz sahibi olma durumları sona erer endişe­siyle onun peygamberliğini kabul etmediler. Kendi kendilerini yalancı ve müfteri durumuna düşürecek kadar âdileştiler de o yüce peygambere «ya­lancı», «büyülenmiş», «şâir», «aklî dengesi bozuk» dediler.

Gerçek bu olunca, kendilerinden olmayan, ahlâk ve kişiliği bilinme­yen bir yabancıya nasıl inanabilir ve onu peygamber olarak kabul edebi­lirlerdi.

Kur’ân-ı Kerîm, Mekkeli müşriklerin ne kadar büyük bir çelişki içinde olduklarını, hislerinin hem akıllarının, hem insaf ve vicdanlarının önünde yürüdüğünü konu edinerek bu sapık zümre hakkında yeterli bilgi veriyor ve onları da insaf ile düşünmeye çağırıyor.

İNKÂRIN KALPTE YER ETMESİ

«İşte biz onu (in­kâr ve sapıklığı) böylece suçlu günahkârların kalplerine aktarıp soktuk da elem verici azâbı görmedikçe mümkün değil ona inanmazlar. »

Allah’ın ezelde hazırladığı plân ve proğram kusursuz şekilde hedefine doğru yol alır; o bakımdan şaşması, aksaması söz konusu değildir. İlâhî plâna uyanlar mutlu, uymayanlar mutsuz olurlar.

Cenâb-ı Hak yine ezelî ilmiyle kimlerin plân ve proğrama uyarak hak­kı kabulleneceğini, kimlerin de uymayıp haktan yüz çevireceklerini tesbit etmiştir. Oʹnun ilmi yanılmayacağına göre, tesbit ettikleri günü saati gelin­ce aynen gerçekleşir. Bu düzenlemede zorlama, iradeyi, yani cüzʹi iradeyi bağlama söz konusu değildir. İlâhî ilim bu konuda malûmata tabidir; yani Allah bilip yazdığı için kişi doğru yolu seçmiyor, yeteneklerini bu hususta kullanıp İlâhî hidâyete mazhar kılınacağı için bilinip yazılmıştır.

İSRÂİL OĞULLARIʹNIN İLİM ADAMLARI

Hz. Muhammed (A. S. ) peygamberlik göreviyle sahneye çıktığı yıllarda Yahudilerden birkaç tane ilim adamı, Tevrat’ta geleceği haber verilen son peygamber hakkındaki belgeleri araştırmışlar ve yeterli bilgi toplamışlardı. Başta Abdullah b. Selâm, İbn Yâmîn, Sa’lebe, Esed ve Useyd olmak üzere din bilginleri topladıkları belgelerin Hz. Muhammedʹe (A. S. ) tıpatıp uyduğu­nu görünce vakit kaybetmeden İslâmiyeti kendilerine din olarak seçmiş­lerdi.

O bakımdan 197. âyette, son peygamber ve son kitap hakkında inkâr­cı ya da şüpheci olanlara, sözünü ettiğimiz din âlimlerinin olumlu tutum ve inançları delil olarak gösterilmektedir.

Böylece Kur’ân-ı Kerîm hem ilim adamlarının kadrini yüceltiyor, hem ilmin yol gösterici olduğuna işârette bulunuyor; hem de ilim adamlarına uymanın lüzumu üzerinde duruyor. Şu şartla ki, ilim adamları gerçeği bul­muş olsunlar..

UYARICI PEYGAMBER GÖNDERİLMESİ

«Hiçbir kasaba (halkını), kendilerine uyarıcılar göndermedikçe yok etmiş değiliz. »

İnsan aklı, dünyevî ilimlerle birleşse bile yalnız başına Allah’ı kemal sıfatlarıyla, âhireti ve o hayattaki safhaları hikmet ve esrarıyla anlayamaz. Çünkü aklın sınırı görülebilen madde âlemidir. Görebildiğiyle İstidlâl ede­bilir. İlim ise deney ve gözleme dayanır. Yani her ikisinin de sahası fizik âlemidir. Allah, Âhiret ve bunlarla ilgili konular daha çok fizikötesiyle ilgi­lidir. Bu bakımdan insanlara Yüce Yaratan’ı, ölümü ve ölüm ötesini, ikinci hayatı ve safhalarını öğretecek yardımcı unsurlara ihtiyaç vardır. Akıl yal­nız başına ciddi bir araştırmaya yönelirse, mevcut düzen ve dengeyi ku­rup ayakta tutan büyük bir kudretin mevcudiyetini anlayabilir ve anlama­sı da gereklidir. Ancak yeterli değildir. İşte tarih boyunca her kavim ve mil­lete uyarıcı olarak peygamber gönderilmesinin sebebi budur. Çünkü Ce­nâb-ı Hakk’ın hazırladığı plân ve proğram gereği, peygamber gönderme­dikçe azap etmemektir. Nitekim 209. âyette bu inceliğe değinilerek, «Öğüt ve hatırlatmada bulunulmuştur ve biz onlara zulmediciler olmadık» buyurulmakta ve İsrâ Sûresi 15. âyetle, bu âyet şöyle açıklanmaktadır: «Ve biz peygamber göndermedikçe azap ediciler de değiliz. »

Çünkü Cenâb-ı Hak mutlak anlamda âdildir ve O, zulmü kendisine de haram kılmıştır.

KURʹÂNʹI ŞEYTANLAR İNDİRMEMİŞTİR

«Kur’ân’ı (hiçbir zaman) şeytanlar indirmemiştir. Hem bu, onlara göre uygun ve lâ­yık da değildir; hem de güçleri buna yetmez. Onlar (inen vahyi) dinlemek­ten kesinlikle uzak tutulmuşlardır. »

Mekkeli müşrikler, inkârcı maddeciler, Kurʹân âyetlerinin yüksek ve parlak tesiri karşısında ne diyeceklerini şaşırdılar. Bazan Peygamber (A. S. ) için «sihirbaz», bazan «şâir», bazan «büyülenmiş», bazan da «akli denge­si bozuk» diyorlardı. Bazan da iyice saçmalayarak, «Kur’ân’ı onun kalbine şeytanlar fısıldamaktadır» diyerek garip ve yakışıksız bir iddia ortaya atı­yorlardı. İlgili âyetle bu iddia reddediliyor. İlim, hikmet, hukuk, düzen, ah­lâk, fazîlet gibi önemli konuları en mükemmel anlam ve muhtevada getirip yansıtan ve kesinlikle insan söz ve düşüncesinden -üslûp, kudret, konu ve ifade bakımından- ayrılan Allah sözünün lânetlenmiş şeytanlar tarafından indirilmesi elbetteki mümkün değildir ve hiçbir zaman da düşünülemez. Böylesine saçma bir iddia, açık havada güneşin varlığını inkâr etmek kadar gülünçtür. Nitekim ünlü edip ve şâir Tufayl, Kurʹân âyetlerini dinleyince, kendinden geçmiş ve «mümkün değil bu insan sözü olamaz» demekten ken­dini alamamıştı.

Günümüzde de haklı bir şöhrete sahip olan Fransa’nın tanınmış ilim adamlarından Prof. Dr. Maurice BUCAILLE de diyor ki: «Kurʹân her keli­mesiyle İlâhîdir….. Kur’ânʹın modern dönemde İlmî bakımdan tenkid edile­bilecek hiçbir taraf ihtiva etmediğini kesin olarak kabule mecbur kal­dım. » (Kitab-ı Mukaddes, Kur’ân ve bilim/1981)

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, peygamber göndermenin hikmetinden, Kurʹân’ın İlâhî özelliğinden ve yüceliğinden söz edildi. Sapık inkârcıların iddiaları reddedildikten sonra bir olan Allahʹa ibâdet ve kulluğun lüzumuna geçildi.

Aşağıdaki âyetlerle bu lüzum üzerinde duruluyor. Sonra da Oʹnun emirlerini teblîğde yakın hısımlardan işe başlanması bildiriliyor. Arkasın­dan şeytanların kimlere fısıldadıkları konu edilerek sapık şâirler kınanıyor.