Bakara Suresi 197-203. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَلْحَجُّ اَشْهُرٌ مَعْلُومَاتٌ فَمَنْ فَرَضَ فِيهِنَّ الْحَجَّ فَلَا رَفَثَ وَلَا فُسُوقَ وَلَا جِدَالَ فِي الْحَجِّ وَمَا تَفْعَلُوا مِنْ خَيْرٍ يَعْلَمْهُ اللّٰهُ وَتَزَوَّدُوا فَاِنَّ خَيْرَ الزَّادِ التَّقْوٰى وَاتَّقُونِ يَاأُولِي الْاَلْبَابِ لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْ فَاِذَٓا اَفَضْتُمْ مِنْ عَرَفَاتٍ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ عِنْدَ الْمَشْعَرِ الْحَرَامِ وَاذْكُرُوهُ كَمَا هَدٰيكُمْۚ وَاِنْ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الضَّٓالِّينَ ثُمَّ اَفِيضُوا مِنْ حَيْثُ اَفَاضَ النَّاسُ وَاسْتَغْفِرُوا اللّٰهَ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ فَاِذَا قَضَيْتُمْ مَنَاسِكَكُمْ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَذِكْرِكُمْ اٰبَٓاءَكُمْ اَوْ اَشَدَّ ذِكْرًا فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ نَصِيبٌ مِمَّا كَسَبُوا وَاللّٰهُ سَرِيعُ الْحِسَابِ وَاذْكُرُوا اللّٰهَ فِي اَيَّامٍ مَعْدُودَاتٍ فَمَنْ تَعَجَّلَ فِي يَوْمَيْنِ فَلَا اِثْمَ عَلَيْهِ وَمَنْ تَاَخَّرَ فَلَا اِثْمَ عَلَيْهِ لِمَنِ اتَّقٰى وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْلَمُوا اَنَّكُمْ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

197.

Hac (ayları), bilinen aylardır. Kim o aylarda hacca başlarsa, artık ona hacda cinsel ilişki, günaha sapmak, kavga etmek yoktur. Siz ne hayır yaparsanız, Allah onu bilir. (Ahiret için) azık toplayın. Kuşkusuz, azığın en hayırlısı takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma)dır. Ey akıl sahipleri, bana karşı gelmekten sakının.

Diyanet İşleri

198.

(Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizin lütuf ve keremini istemekte size bir günah yoktur. Arafat'tan ayrılıp (sel gibi Müzdelife'ye) akın ettiğinizde, Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin. Onu, size gösterdiği gibi zikredin. Doğrusu siz onun yol göstermesinden önce yolunu şaşırmışlardan idiniz.

199.

Sonra insanların akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah'tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

200.

Hac ibadetinizi bitirdiğinizde, artık (cahiliye döneminde) atalarınızı andığınız gibi, hatta ondan da kuvvetli bir anışla Allah'ı anın. İnsanlardan, "Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) bu dünyada ver" diyenler vardır. Bunların ahirette bir nasibi yoktur.

201.

Onlardan, "Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru" diyenler de vardır.

202.

İşte onlara kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.

203.

Sayılı günlerde Allah'ı anın (telbiye ve tekbir getirin). Kim iki gün içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönerse, ona günah yoktur. Kim geri kalırsa, ona da günah yoktur. Bu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar içindir. Allah'a karşı gelmekten sakının ve onun huzurunda toplanacağınızı bilin.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

197- Hacc bilinen aylardır (Şevval, Zilkaʹde, Zilhicce); kim o aylarda haccʹı (ihrâma girerek, sesini telbiye ile Lebbeyk nidâsıyla yükseltip) kendine farz ederse, artık ne cinsî yaklaşma ve benzeri davranışlar, ne şerʹî sınırı aşma, ne sövüşme tartışma, ne de sürtüşme ve kavga vardır. Hayırdan ne işlerseniz Allah onu bilir. Azık edinin. Doğrusu azığın hayırlısı takvâ (Allahʹtan saygı ile korkup kötülüklerden sakınmak)dır. Ve (ancak) Benden korkun ey akıl sâhipleri!

198- Rabbinizden (ticaret amacıyla) kâr ve yarar istemenizde size bir günah yoktur. Arafat’tan akıp geldiğinizde Meşʹar-i Harâm yanında Allahʹı anın. O sizi nasıl doğruya eriştirdiyse siz de O’nu öylece anın; her ne kadar bundan önce sapık kimselerdendiniz (ama şimdi doğru yola eriştirildiniz).

199- Sonra insanların akıp geldiği yerden (İslâm birliğini, Tevhîd inancıʹnın derin anlam ve hikmetini düşünerek) akıp gelin ve Allahʹtan günahlarınızın bağışlanmasını dileyin. ʹ Şüphesiz Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

200- Hacc ile ilgili ibâdetinizi yerine getirince babalarınızı andığınız gibi ya da daha güçlü ve içli bir anışla Allah’ı anın. İnsanlardan kimi, «Rabbimiz, bize Dünya’da ver» der. Artık onun için Ahiret’te bir nasîp yoktur.

201- Kimi de, «Rabbimiz! bize Dünyaʹda da iyilik ve güzellik ver, Âhiret’te de iyilik ve güzellik ver ve bizi Cehennem ateşinden koru» der.

202- İşte bunlara kazandıklarından nasîp var. Allah ise hesabı çabuk görendir.

203- Ve sayılı günlerde Allah’ı anın. Kim iki günde (Minâ’dan ayrılmak için) acele ederse, ona hiçbir günah yoktur. Kim de geri kalırsa, ona da hiçbir günah yoktur. (Tabii bu) Allah’tan korkup günahlardan sakınan içindir. Artık Allah’tan korkun ve bilin ki herhalde siz O’na haşrolunacaksınız.

İNİŞ SEBEBİ

Bu da hacla ilgili diğer sebeplerle birleşir. Ayrıca her âyetin ayrı bir olayı hedef alarak indiğini unutmamak gerekir. İbn Ömer (R. A. )dan soruldu:

- Biz hac mevsiminde bir taraftan ibâdetleri yerine getirirken bir yandan da taşıyıcılık yaparak ücret alıyor ve böylece ticarî işlere de girmiş bulunuyoruz. Bu durumda haccımız makbul sayılır mı?

İbn Ömer (R. A. ) ona şu cevabı verdi:

- Kâbe’yi tavaf etmiyor musunuz, Arafat’tan akıp gitmiyor musunuz, Cemreleri taşlamıyor musunuz ve başınızı traş etmiyor musunuz? O takdirde ticaretle uğraşmanızda bir sakınca yoktur. Çünkü ayni soru Peygamber (A. S. ) Efendimize de sorulduğunda, Efendimiz cevap vermedi, bekledi, sonra yukarıdaki âyet indi.

İLGİLİ HADÎSLER

«Hiçbir kimseye hac aylarının dışında hac için ihrâma girmek uygun olmaz. » (İbn Merduye: Câbir (R. A. ) den merfuan rivâyet etmiştir).

«Hac ayları, Şevval, Zilka’de ve Zilhicce’nin ilk on günüdür. » (Sahîh-i Buharî).

«Kim hac ibâdetlerini yerine getirir ve Müslümanlar da onun dilinden ve elinden selâmette kalırsa, Allah onun (kul hakkı hâriç) geçmiş günahlarını bağışlar. » (Abd bin Hamîd / Müsnedi).

«Teşrik günleri yeme içme ve Allah’ı anma günleridir. » (Ahmed bin Hanbel).

«Arafatʹın hepsi -Urene deresi hâriç- vakfe yeridir. Teşrik günlerinin hepsi kurban kesme günleridir. » (Sahîh-i Müslim).

«Kim fecir doğmadan Arafatʹa (vakfeye) yetişirse, gerçekten o vakfeye yetişmiştir. » (Ahmed bin Hanbel).

«Kim bu Allah Evine hacceder ve cinsî yaklaşmada, buna yol açan davranışlarda bulunmaz, günah da işlemezse, anasının onu doğurduğu gündeki gibi günahlardan çıkmış olur. » (Sahîh-i Buharî ve Müslim).

ÂYETLERİN FIKHÎ YÖNÜ VE BU KONULARDAKİ İCTİHAD FARKLARI

«Hacc bilinen aylardır. »

Hac, bilinen ayların haccıdır, şeklinde takdîr edilmiştir. Buna göre, hacc ayları olan Şevval, Zilka’de ve Zilhicce’de ihrâma girmek daha kâmil anlam ve ölçüdedir. Bununla beraber yılın her bölümünde hac için ihrâma girmek Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî Mezheplerine göre sahihtir. Nahaî ve Sevrî mezhepleri de ayni ictihadda bulunmuşlardır. Şâfiî Mezhebine göre hac için ihrâma girebilmek ancak hac aylarında sahihtir.

İmam Şâfiî’nin bu konudaki dayanak ve delili, Müslim b. Hâlid kanalıyla İbn Abbas ve İkrime (R. A. )den yapılan şu rivâyettir: «Hiç kimseye hac ayları dışında hac için ihrâma girmek câiz değildir. Çünkü Allah, hac bilinen aylardır, buyurarak haccın ancak bu aylarda yapılmasını tahsis etmiştir. »

Ayrıca İmam Şâfiî ve Beyhakî’nin İbn Cüreyc tarikiyle naklettikleri aşağıdaki hadîs de bu mezhebin dayandığı delillerden biri olarak gösterilmiştir:

«Hiç kimseye hac aylarının dışında hac için ihrâma girmek uygun olmaz. »

Bilinen aylar, İmam Buharîʹnin de tesbitine göre, Şevval, Zilka’de ile Zilhicce’nin ilk on günüdür. İbn Cerîr bu rivâyeti mevsûlen nakletmiştir. İbn Ömer (R. A. )dan ayni ölçü ve anlamda sahîh bir rivâyet yapılmıştır. Hâkim de Müstedrek’inde bu mânada bir rivâyeti nakletmektedir. İbn Cüreycʹin hac aylarının Şevval, Zilka’de ve Zilhicce’nin tamamı olduğuna dair İbn Ömer (R. A. )dan yaptığı rivâyet ise mevzû (uydurma)dır.

«Kim o aylarda hacca başlar ya da onu kendine farz ederse »

Yorumlar ve içtihatlar:

a) İhrâm giymekle haccı kendine gerekli kılarsa.. Bu, ihrâmın hac ibâdeti için lüzumlu olduğunu gösterir.

b) Kim hac ya da umre için ihrâma girerse..

Bununla, âyetteki «farz» deyiminden amacın ihrâm olduğu anlatılır.

c) İhrâm’a girip sesini telbiye ile yükselttikten sonra bir yerde eyleşip kalmaması..

Hac yolculuğuna çıkıldığında bir yerde eyleşip kalmak doğru değildir. Yolculuğu sürdürmek gerekir. Bu, Ashab ve Tabiînden birkaç zatın görüş ve yorumudur.

«Artık hacda r e f e s (cinsel yaklaşma ve buna yolaçan davranışlar) yoktur. »

a) Genellikle refes deyimi cinsel yaklaşma ve buna yolaçan öpmek, okşamak ve benzeri davranışlarla tefsîr edilmiştir. Kadınların yanında cinsel konulardan söz açmak da ayni hüküm kapsamına girer.

b) İbn Abbas (R. A. ) da refesʹi cinsel konulara kapı açacak biçimde konuşmaktır, diye açıklamıştır.

c) Refes, kadınla sarmaş-dolaş olup öpüşmek ve onu okşamaktır. İbn Ömer (R. A. )dan da buna benzer bir rivâyet yapılmıştır.

«Hacda f ü s u k da yoktur. »

Biz bu deyimi, şer’î sınırları aşıp günah işlemek biçiminde mânalandırdık. Diğer yorumlar ve açıklamalar ise şöyledir:

a) Günah işlemektir.

Bu. İbn Abbas (R. A. )dan rivâyet edilmiş ve birçok ilim adamları ayni mâna üzerinde durmuşlardır.

b) Harem sınırları içinde Allah’a karşı günah sayılan söz ve davranışlardır. Bu, Abdullah bin Ömer’den rivâyet edilmiştir. Müfessirlerin çoğu bu mânayı benimsemiştir.

c) Sövmek, kırıcı ölçüde söz ve davranışlarda bulunmaktır. Bu, İbn Zübeyr (R. A. )dan rivâyet edilmiştir.

d) Kötü lâkap, (takılmış ad) ile çağırmaktır.

Bu, Dahhakʹdan rivâyet edilmiş ve tefsîrcilerimizin bir kısmı bu mânayı uygun bulmuştur.

«Hacʹda cidal (dövüşme, tartışma ve sürtüşme de) yoktur. »

Bu cümle üzerinde yorumlar ve rivâyetler:

a) Hac ibâdeti yapılırken tartışmak, haramdır. Çünkü Cenâb-ı Hak bu ibâdetin farz ve şartlarını belirlemiş ve Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de diğer bölümlerini yeterince açıklamıştır. İmam Sevrî ayni görüştedir. Ashab ve Tabiînden birkaç zattan da bu anlamda rivâyetler yapılmıştır.

b) İnatlaşıp tartışmak, haramdır. Nitekim önceleri Kureyş kabilesi Müzdelife’de Meşʹar-i Haram yanında, diğer Araplar ise Arafatʹta durur da her biri kendi davranışının uygun olduğunu iddia edip tartışırlar, söz düellosunda bulunurlardı. Herbir grup kendisinin daha sıhhatli bir ibâdet yaptığına inanırdı. Kimi de ayrı ayrı yerlerde vakfe yapıp her biri durduğu yerde İbrahim Peygamberin vakfe yaptığını söyler ve böylece inatlaşıp giderlerdi.

Allah yukarıdaki âyetle bu tarz sürtüşmenin yasak ve haram olduğunu bildirdi. Çünkü İslâm birlik dinidir. Bölünmenin yeri bu dinde yoktur.

c) Birinin diğerine hasmane davranması, inatlaşıp öfke ve kinle söz söylemesidir. İbn Abbas (R. A. ) ile İmam Nahaî’den yapılan rivâyet bu anlamdadır. Nitekim Temimî diyor ki: «İbn Abbas (R. A. )dan sordum: Efendim, cidal nedir? Cevap verdi: Sürtüşmek, inatlaşıp öfkelenmektir.

d) Müslümana kızmamaktır.

«Azık edinin. Doğrusu azığın hayırlısı takvâdır. »

Bu cümle üzerinde yorumlar, rivâyetler:

a) İbn Abbas (R. A. )dan yapılan sahih rivâyete göre, Müslüman Arapların bir kısmı evinden çıkarken yanlarına hiçbir azık almaz ve: «Allah’ın evine hac için gidiyoruz, O bizi nasıl aç bırakır? » derlerdi. Özellikle Yemen tarafından gelen hacıların çoğu bu anlayış içindeydi. Böylece bunlar başkası üzerine yük olur, şunun bunun azığıyla geçinmeye çalışırlardı. Allah yukarıdaki âyetle bu tutum ve anlayış içinde olanları azıksız hac yolculuğuna çıkmaktan men’etti. Tabii bu emir ve tavsiye bütün müʹminleredir.

b) Âhiret için güzel iş, iyi amellerde bulunarak azık hazırlayın.

Bu konuda İbn Atiyye diyor ki (a) kısmındaki mâna zayıftır. Uygun olanı, (b) kısmındaki tefsirdir.

c) Ama azığın hayırlısı (âhiret için hazırlanan) takvâdır; o da Allah’tan korkup günahlardan, kötülüklerden sakınmaktır.

«Rabbinizden (ticaret amacıyla) kâr ve yarar istemenizde size bir günah yoktur. »

Buharî’nin sahih rivâyetle tesbitine göre, Ukaz, Mecenne ve Zilmecaz Panayırlarında ticâret malları satılır ve alınırdı. Hac mevsiminde günahtan uzak kalmak için bu yerlerdeki tâcirler ticaret yapmak istemezler, kendilerini tertemiz tutmak için büyük bir duyarlık gösterirlerdi. Allah bu aylarda takvâ ölçüleri içinde ticaretle uğraşmakta bir günah olmadığını açıkladı.

Nitekim Ali bin Ebî Talhâ ile İbn Abbas (R. A. ) bu âyetin tefsirinde şöyle demişlerdir: «İhrâmdan önce de, sonra da alım-satımda bulunmakta bir günah ve sakınca yoktur. »

İbn Ömer (R. A. ) gibi büyük bir din âliminden, «Hac ibâdetini yaparken ticaretle de uğraşan bir adam hakkında ne dersin? » diye sorulduğunda, yukarıdaki âyeti okuyarak cevap vermiştir. (Bu rivâyet mevkuftur, fakat sahihtir.)

«Arafatʹtan akıp geldiğinizde Meş’ar-i Haram yanında Allahʹı ânın. »

a) Fecir doğmadan önce Arafat’a gelip yetişen, orada vakfeye yetişmiş sayılır. Çünkü Resûlüllâh (A. S. ) üç defa tekrarlıyarak, «Hac, Arafat’tır», buyurmuştur.

Arafat’ta vakfenin vakti, Arafe günü zevalden sonra başlayıp tâ ikinci günü fecir doğuncaya kadar sürer. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz VEDÂ HACCINDA, öğle namazını kıldıktan sonra güneş batıncaya kadar vakfe yapmış ve: «Hac ibâdetlerini bizden alın (öğrenin)! » buyurmuştur.

b) Vakfe konusu ve süresi hakkında Hanefî, Şâfiî ve Mâlikî mezheplerindeki hüküm, yukarıda belirtilen ölçü ve anlamdadır. İmam Ahmed bin Hanbel’e göre vakfenin vakti, Arafe günü fecir doğduktan sonra başlar ve ikinci günü fecir doğuncaya kadar devam eder.

Arafat: Kurban bayramından bir gün önce hacıların vakfeye durdukları dağın özel ismidir. Tanımak, güzel koku, gizlemeyip söyleme gibi anlamlara gelir. Daha çok Âdem babamızla Havvâ anamızın burada biraraya gelip birbirlerini tanıma fırsatı buldukları için bu ismin kullanıldığı söylenir. Başka bir rivâyete göre İbrâhim Peygamberin hac ile ilgili hususları burada bilip tanımış olması veya daha önce Cebrâil’in ona anlattığı biçimde görüp tanıdığı dikkate alınarak belirtilen isim verilmiştir. Daha uygun olan bir başka rivâyette ise, hacıların burada biraraya gelip tanışmaları bu ismin konulmasına sebep olmuştur, denilmektedir. Arafatın Ürene deresinin içinden başka her yanı vakfeye uygundur. Müzdelife’nin de Muhassir deresinden başka her yanı vakfeye uygundur.

Meş’ar-i Haram: En sıhhatli rivâyete göre Müzdelife kesiminde bir tepenin ismidir ki, buna Kuzah Tepesi de denilir. Bu tepenin üstünde silindirvari bir de taş bulunuyor. Bununla beraber Müzdelife’ye Meşʹar-i Haram da denir.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Arafe gününü överek şöyle buyurmuştur. «Arafe gününün orucu geçmiş yılın ve geriye kalan yılın günahlarını temizleyip bağışlanmasına sebep olur. » (Müslim, Ebu Davud, Ahmed: Ebu Katade’den)

«Duanın en üstünü. Arafe günü yapılanıdır. » (Taberânî / kuran: 32, hac: 246. Müsned-i Ahmed: 3/127, 515)

Her iki hadîs de sahih rivâyetle sabit olmuştur.

Meş’ar-i Haram da Arafat gibi kutsal bir yerdir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Arafat’tan inip Müzdelife’ye geldiğinde Meş’ar-i Haramʹda vakfe yaptı, sabah namazını fecir doğar doğmaz kıldı ve ortalık biraz aydınlanıncaya kadar bekleyip öylece Minâ’ya doğru hareket etti. (İbn Kesîr diyor ki: Bu rivâyet, bu konudaki isnadların en güzelidir).

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Arafat’ta hutbesinin bir bölümünde şöyle buyurdu:

«Şüphesiz ki bugün Hacc-ı Ekberʹdir (Farz haccın yapıldığı gündür). Haberiniz olsun ki, şirk ehli (Allah’a ortak koşanlar) ve putlara tapanlar, bizden önce buraya geldiklerinde bugünde güneş batmadan tam dağların üzerinde sarıkvari bir durum alırken onlar hareket edip ayrılırlardı. Biz ise güneş batmaya yüztutarken ayrılıyoruz. Yine onlar Müzdelifeʹden güneş doğup dağların üzerinde sarıkvari bir durum alınca ayrılırlardı. Biz ise güneş doğmadan ayrılıyoruz. Tâki bizim Sünnetimiz onlarınkine uymasın.. » (İbn Merduye - Hâkim Müstedrek’inde sahih senedle rivâyet etmiştir)

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Üsâme Hazretleri arkasında onu takip ettiği halde Müzdelife’ye doğru gelirken bir ara:

«Ey insanlar! Sakin olun, kalb yatışkanlığı ve gönül huzuru İçinde yürüyün. » buyurdu. Müzdelife’ye gelince bir ezan, iki ikaametle akşam ile yatsı namazlarını yatsı vaktinde kıldı. Sonra Kasvâ adlı devesine binip Meş’ar-i Haram’a geldi. Kıbleye yüzçevirip Allahʹa duâ etti; tekbîr getirdi, tehlîlde bulundu ve Allahʹın birliğini dile getirdi. Fecir doğup ortalık biraz ağarıncaya kadar orada bekledi.

İşte, «Meş’ar-i Haram yanında Allah’ı ânın» emrinin anlamı budur.

Meşʹar-i Haram

Yukarıda da dokunduğumuz gibi Meş’ar-i Haram, Müzdelife kesiminde bir tepenin adıdır. Ancak bu konuda ilim adamlarımızın farklı tesbit ve görüşleri olmuştur;

a) Müzdelife’nin her yanı Meş’ar-i Haramʹdır.

Bu, büyük sahabi İbn Ömer (R. A. )dan rivâyet edilmiştir.

b) Müzdelife’deki tepe ve yakın çevresidir.

c) İki dağın ya da tepenin arasıdır. Bu, İbn Cüreyc’den rivâyet olunmuştur.

Müzdelife ise Harem sınırları içinde bulunuyor.

«Allahʹa istiğfarda bulunun!. »

İstiğfar (günahların temizlenip bağışlanmasını dilemek) her ibâdetten sonra tavsiye edilmiştir. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz namazı bitirince üç defa istiğfarda bulunurdu. Buharî ve Müslim’in tesbitine göre, Peygamber (A. S. ) Efendimiz namazdan sonra 33ʹer defa tesbîh (Sübhanellah), tahmîd (el-Hamdu lillah) ve tekbîr (Allahu Ekber) getirmeyi mendup kılmıştır.

«Hacc ile ilgili ibâdetlerinizi yerine getirince babalarınızı andığınız gibi ya da daha güçlü ve içli bir anışla Allah’ı ânın.. »

Bu âyet üzerinde farklı yorumlar:

a) Çocuğun sıcak ve tatlı bir sevgi içinde «anne!, baba!. » ya da «anneciğim!. babacığım! dediği ölçü ve anlamda, «Allah!. » deyin.

b) Câhiliyye devrinde Araplar vakfede bulunurken, kimi «Babam şöyle yedirir ve şöyle şöyle nesneleri beraberinde taşırdı» der, kimi, «Babam şöyle şöyle yapardı» der ve bundan başka bir anış ve ânıları olmazdı. Allah mü’minlere bu âdete uymamaları için en hayırlı ve yararlı anış yolunu bu âyetle bildirmiş oldu.

c) Amaç, Allahʹın çok anılmasını sağlamaktır. Ayni zamanda bu konuda hac ibâdetini yapanları teşvîk ederek içten gelen bir sevgi ve saygıyla sık sık «Allah!. » demelerini hatırlatmak, böylece gönülleri Allah’ın yüceliğinin derin mânasıyla doldurmaktır.

«İnsanlardan kimi, «Rabbimiz, bize Dünyaʹda ver» der. Artık onun için Âhiretʹte bir nasîp yoktur. »

BU KONUDA FARKLI RİVAYET VE YORUMLAR

a) Bedevilerden bir kısmı vakfeye durduklarında duâları hep dünya ile ilgili olurdu: «Allahım! bize yağmur indir.. Allahım! bu yıl bolluk ve bereket ihsan eyle.. Allahım! bize güzel çocuklar lûtfeyle.. » gibi. Âhiretle ilgili istekleri pek olmazdı. Diyebiliriz ki, Arapların çoğu bu konuda Yahudilerin te’siri altında kalmıştı. Çünkü Yahudilerin dünya saltanatından başka hiçbir dilekleri olmazdı. Bugün yine ayni arzu ve dileklerini sürdürmekteler. Allah, mü’minleri bu konuda da uyardı. Gerek çalışmada, gerek ilgi kurmakta, gerek düşünüp inanmakta dünya ile âhiret arasında sağlam bir denge kurmalarına işârette bulundu.

«Kimi de Rabbimiz! bize dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi Cehennem ateşinden koru, der. İşte bunlara kazandıklarından nasip var. »

a) Allah böylesine dengeli isteyenleri övüyor. Çünkü hem dünyada, hem âhirette iyilik güzellik istemek bütün hayırlara kapı açar. Şer ve kötülüklerin kapısını kapar. İçinde ve dışında böylesine sağlam bir inançla denge ve düzen kuran bir mü’min her zaman ve her yerde çevresine ışık olur.

b) Şükreden bir kalb, zikreden bir dil ve sabreden bir beden istemektir.

Çünkü böylesine bir niʹmet dünya ve âhiret iyiliklerinin tamamını kendinde toplar. Bunun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz: «Rabbimiz! dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi Cehennem ateşinden koru.. » diyerek sık sık duâda bulunur ve bununla şükreden bir kalb, zikreden bir dil, sabreden bir beden isterdi.

Katade, Hz. Enes (R. A. )den rivâyet ediyor: «Enes (R. A. )den sordum, dedim ki: Efendim, Resûlüllâh (A. S. )ın en çok hangi duâyı yaptıklarını bize söyler misin? » Yukarıdaki âyeti okudu ve «işte Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz sık sık bu duâyı yapar ve tavsiye ederdi. » (Ahmed bin Hanbel).

Şeddad oğlu Abdüsselâm da Hz. Enesʹe (R. A. ) diyor ki:

- Ya Enes! din kardeşlerin senden duâ bekliyor.

Bunun üzerine o yukarıdaki duâyı hatırlatarak, «Rabbimiz! dünyada da bize iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi Cehennem ateşinden koru.. » diyerek yalvarıyor. (Ebû Nuaym).

Yine Hazreti Enes (R. A. )den yapılan rivâyete göre, Müslümanlardan bir adam hastalanmıştı. Peygamber (A. S. ) Efendimiz onu sormaya gitti. Bir de ne görsün, adam öylesine zayıflayıp erimiş ki bir kuş yavrusu kadar kalmış! Bunun üzerine ona soruyor:

- Bir şey ile Allah’a duâ ediyor musun? Veya Allahʹtan bir şeyler istiyor musun?

O da şu cevabı veriyor:

- Evet, Ey Allah’ın Peygamberi! Allah’ımdan hep şunu istiyorum: «Allah’ım! Âhirette bana vereceğin cezâyı şu dünyada ver.. »

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz:

- Sübhanellah!. Buna güç getiremezsin. «Rabbimiz! dünyada da bize iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi Cehennem ateşinden koru» desen ya!.

Buyurarak o adamı bu konuda uyarıyor. (Ahmed bin Hanbel).

Başka bir hadîslerinde ise Efendimiz (A. S. ) şöyle buyurmuştur:

- «Kâbeʹde ne kadar bir rükne uğradımsa mutlaka orada bir meleğin âmîn! dediğini gördüm. O halde siz de rükünlere geldiğinizde şu duâyı yapın: «Rabbimiz! dünyada da bize iyilik ve güzellik ver, âhirette de bize iyilik ve güzellik ver ve bizi Cehennem ateşinden koru.. » (İbn Merdûye (Esbehanlıdır. Sayılı müfessirlerdendir)).

«Ve sayılı günlerde Allahʹı ânın. Kim iki günde (Minâ’dan ayrılmak için) acele ederse, ona hiçbir günah yoktur.. »

Bu âyetle ilgili yorumlar ve rivâyetler:

a) Sayılı günler, T e ş r î k günleridir (Kurban Bayramının ikinci, üçüncü, dördüncü günleri). Bilinen günler, Zilhicce’nin ilk on günüdür. Farz namazlardan sonra «Allahu Ekber, Allahu Ekber » demekle bu yerine gelmiş olur.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz:

«Arafe günü, Kurban Bayramı günü ve bir de Teşrik günleri biz Müslümanların bayramıdır; yeme, içme günlerimizdir. » (Ahmed bin Hanbel).

b) Minâ’da iki gün kalıp dönmek câiz olduğu gibi üç gün de kalmak câizdir.

c) İmam Şâfiî, «Arafat’ın her yanı vakfe yeridir. Teşrik günlerinin hepsinde hayvan boğazlanabilir» meâlindeki hadîse dayanarak dört gün içinde kurban kesmenin câiz olduğu hükmünü çıkarmıştır.

d) Tekbîre(Allahu Ekber, Allahu Ekber... ) Arafe günü sabah namazında başlanır, bayramın dördüncü günü ikindiye kadar devam edilir (23 vakit). Meşhur olan görüş ve içtihat budur. Dûrekutnî de bu hususta bir hadîs nakletmiştir; ne var ki merfu’ olarak pek sahih kabul edilmemiştir.

Bu tekbîrleri farz namazlardan sonra getirmek Hanefîlere göre vâcib, Şâfiîlere göre sünnettir. Ayni zamanda İmam Şâfiî’ye göre bu tekbirlere teşrik günlerinin üçüncü günü güneş guruba gidinceye kadar devam edilir.

YAPILAN İBÂDETLE DE DÜNYA VE ÂHİRET ARASINDA DENGE SAĞLAMAK

Dünya ile bağlantımız, iyilik ve kötülük sınırları içinde sürüp gider. Zevklerimiz, arzularımız ve inançlarımız bizi bu iki kavram akıntısına doğru sürükler. İyilik ve güzellik bir bakıma beden ve ruh yapımızın gerektirdiği, gereksinme duyduğu şeyleri yararlı açıdan sağlamak veya düşüncemizi bu konuda disipline edip davranışlarımızı ilâhî kanuna uydurmaktır. Çünkü İlâhî kanunlar tamamen bu iki yapımızın esenlik ve mutluluğuna, sağlık ve varlığını devam ettirme ölçü ve anlamına göre konulmuştur. Kötülük ise, iki yapımızın ölçü ve amacına, gaye ve hedefine ters düşer; özellikle ruhî yapımıza afiyet ve berraklık getirmeyen, ayni zamanda İlâhî kanunlarla uyum sağlayamıyan şeylerdir.

Günlük yaşantımızda kendimizi kötülüklerden koruduğumuz, daha doğrusu bedenî ve ruhî yapılarımızın olumlu yönde ihtiyaçlarını; örf, akıl ve dinin belirlediği, ya da çizdiği biçimde karşıladığımız oranda iyiliğe ve fazîlete; güven ve huzura yönelmiş oluruz. Bu fazîlet, İslâm dini ile birleşince şüphe yok ki bir yönümüzle de âhirete yönelmiş oluruz. Ruhumuzun ya da manevî yapımızın en büyük ihtiyacı bu kavramla içiçedir. Onu bundan uzaklaştırdığımız gün dengeyi süratle bozmuş oluruz. Böylece bu iki âlem arasındaki bağlantı, günlük hayatımızda kopmaya yüztutar.

Evet bu iki âlem arasında sağlam bir bağlantı kurmak zorundayız. Birine ağırlık vermek ya da tamamen ilgisiz kalmak dengeyi bozar; yöneldiği âlemden kısmen nasibini alır, hepsi o kadar.

Zaten İslâm Dini bu iki âlem arasında dengeyi sağlamak ve bu konudaki İlâhî beyanlara göre insan hayatını düzenlemek üzere gönderilmiştir. Çünkü Yahudîler sadece dünya saltanatına yönelerek, Hıristiyanlar âhiret kavramına daha çok ağırlık vererek arzulanan dengeyi bozmuşlardır. İslâm bu bozulanı gelişen sosyal yapıya paralel olarak sağlamak kudretini kendinde taşıyarak sahneye çıkmıştır.

İşte insan bu hakikati anladığı, bildiği ve günlük hayatında yaşadığı nisbette mutludur. Günümüzün insanlarının çoğunun -zengin de olsa, yüksek mevkilerde de bulunsa- huzursuz ve dengesiz olmalarının bir ucu bu gerçeğe dayanır.

Kur’ân bu mutluluk getiren dengeyi şu özlü duâ ile dile getirerek insanlığın kalbine ve dimağına sunmaya çalışır:

«Rabbimiz! bize dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi Cehennem ateşinden koru.. »

ÖLÜMDEN SONRAKİ HAYAT VE ALLAHʹA DÖNMEK

Varlık âlemi yaratıldığı gayeye doğru milimetre şaşmadan gitmekte ve bağlı bulunduğu kanuna ister istemez uymaktadır. Her tür kendine has bir tekâmül göstermekte, büyük bir kudretin düzenlemesi ve O’nun yönetmesiyle varlığını sürdürmektedir. Hiçbir şeyde dengesizlik, düzensizlik yoktur. Buna Atom Fiziğinden bir örnek verecek olursak atomların içindeki pozitif elektrik yükleri negatif elektrik yükleri ile denge durumundadır. Çünkü varlık âlemi daima kendi içindeki elektriğin de dengesini korumaktadır. Mevcut eşyanın en küçük tanecikleri arasında başlayan bu denge ve eşitliğe hayran olmamak elde değildir. Bunca ince hesaplarla eşitlik ve denge ilkeleri içinde bu düzeni kuran Allah ne yücedir!.

Ruhların çeşitli fakat dengeli geçişlerden sonra bedenlere girmesi, belli bir süre kendini bu kılıfla tanıtması ve sonra eskiyen bu kılıfı değiştirme zorunda kalması hep o yüce kudretin sergilediği şaşmaz kanunlarla yürümektedir.

Ruhun bütün geçişlerinde bir düzensizlik ve dengesizlik yoktur. Çünkü yaratıldığı andan itibaren sonsuzluğa doğru adım adım yol almakta ve kendisine hazırlanan ebedî saadete tekâmül ederek gitmektedir. Bedene girip, bir süre orada eyleşmesi ve sonra bu elbiseyi değiştirip Berzah âlemine doğru geçmesi hem ölçülü, hem dengeli bir durum arzetmektedir. Aksi halde bağlı bulunduğu dünyadaki bedenle başka bir âleme geçmesi mümkün değildir. Çünkü iki âlem arasındaki şartlar çok değişiktir. Birinden diğerine geçebilmesi için geçeceği yerin şartlarına uygun yeni bir elbise, yani bedene girmesi gerekiyor. Bunun için de belli bir süre kabir âleminde bekleyerek tekâmül devresini doldurup öylece geçiş sağlaması şarttır.

Tıpkı Mendeleyevʹin kimyasal elementlerin periodik sınıflandırmasını içeren bir tablo düzenlemesi ve elementleri atom ağırlıklarına göre bir tasnife tutması ve sonunda tabloda bazı boşlukların meydana geldiğini tesbit etmesi gibi. Birbirini izleyen sıradaki elementlerin özelliklerinin bir ölçü ve denge dahilinde farklılık ortaya koyduğu görülmüş ve böylece Mendeleyev bütün dikkatini bu boşluklara yönelterek şu sonuca varmıştır: (Mendeley, Dimitri İvanoviç (1834-1907) Rus fizikçisi.)

«Varlık âleminde çok ölçülü bir düzen vardır. Her varlık bir takım belirli geçişler arzetmekte ye kendine has yerini almaktadır. »

Elementler dizisindeki her boşluk bilinmiyen, henüz keşfedilmiyen elementlere aittir. Bunlar keşfedilince bu düzenlemedeki sıra ve yerlerini alacaklar ve boşluklar dolacaktır. Nitekim bugün o boşluklar dolmuş ve atom ağırlıklarına göre mevcut elementler düzenlemedeki yerlerini almışlardır.

O halde ruhların da düzenli geçişlerini düşünerek son geçişinin haşır (kabirden kalkıp başka bir âlemde Allah’a dönüp yönelmesi) olup âhiretteki son durağına ayak basmasıdır. Şu anda bedenini henüz terketmemiş bulunan ruhların, Kabir, Berzah ve Haşır âlemlerindeki yerleri boş beklemektedir. Bunun gibi henüz ruhlar âleminde olup yeryüzüne inmeyen insan ruhlarının da bu âlemdeki düzenlemedeki yerleri boş beklemektedir. Beden denilen kılıfın vakti gelip yokluktan varlığa geçiş yapınca ona ait ruh -bir element gibi- gelip yerini ve sırasını alacaktır.

Şüphesiz ki, bu inanç ve bilgi insanda sorumluluk duygusunu, Allah korkusu doğrultusunda geliştirir. Bu örneksiz ve benzersiz düzeni oluşturup sürdüren o sonsuz kudrete kul olmanın zevki ve heyecanı için için hissedilir. Yeme, içme, uyuma gibi gereksinmelerin çok ötesinde ve üstünde bir gayeye erişmek için yaratıldığını ve varlık âleminde canlılar düzenleme tablosundaki yerini arayıp bulmaya ve boşluğu doldurmaya yönelir.

Böylece huzurlu bir hayat, dengeli bir ömür, verimli bir geçiş devresi başlar.

İşte Allah’a dönmenin, Oʹna haşrolunmanın sağladığı feyizli sonuç budur. Bunun için Kur’ân yukarıdaki âyetle insanlara, özellikle inanmışlara şöyle sesleniyor:

«Artık Allahʹtan korkun ve bilin ki herhalde siz O’na haşrolunacaksınız. »

Ayetler arasında bağlantı

Yukarıdaki âyetlerle ibâdetin temelini, imân ve takvânın oluşturduğuna; kalbi bu yüksek mânayla aydınlatıp düzeltmenin en sağlam, en makbul yol olduğuna dokunuldu. Dünyayı Allah hoşnutluğuna uygun ölçüde arzulamanın takvâya ters düşmediğine işâret edildi. Bu nedenle âhirette gözleri aydınlatan bir nasibin ancak dünyada hazırlamakla gerçekleşeceğine dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle imân ve takvânın yerinin sadece kalb olduğu, dilin ancak kalbe tercümanlık yaptığı açıklanıyor. Kalbdeki hakikat cevherinin en güzel tanığının fazilet dolu ameller olduğu belirtiliyor. Böylece inananların iki kısma ayrıldığına işaret edilerek, biri; içindekinden başkasını söyleyen ve aslında din ve düzen düşmanı olan münafık ve bozguncudan, diğeri, içi dışına uyan, kalbiyle dili uyum halinde bulunan ve her konuda Allah hoşnutluğunu dileyen ve bu uğurda canını seve seve verebilen kâmil mü’minden söz ediliyor.