Bakara Suresi 185. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي اُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ وَمَنْ كَانَ مَرِيضًا اَوْ عَلٰى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيَّامٍ اُخَرَ يُرِيدُ اللّٰهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلَا يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللّٰهَ عَلٰى مَا هَدٰيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

185.

(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur'an'ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah'ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir.

Diyanet İşleri

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

185- (O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, içinde Kur’ân, insanlara doğru yolu gösterici ve doğru yolun, hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden ayı­rıcı belgeleri olarak indirildi. Artık sizden kim bu ayʹa hazır olursa, oruç utsun. Kim de hasta olur veya yolculuk halinde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde (kaza etsin). Allah size kolaylık ister, zorluk istemez. (Bu kolaylığı) sayıyı tamamlamanız ve size yol gösterip başarılı kıldığı için Oʹnu ululamanız içindir. Ola ki şükredersiniz.

İLGİLİ HADÎSLER

«Allah şüphesiz Ramazan orucunu size farz kıldı, ben de (teravih) namazını sünnet kıldım. Kim inanarak, karşılığını sadece Allah’tan bekle­yerek Ramazan’da oruç tutar, namaz kılarsa, anasından doğduğu gün­deki gibi günahlarından çıkar (temizlenir. )» (Nesâî: Abdurrahman bin Avf’tan).

«Kim (yolculuk halinde) iftar ederse, bu uygun ve güzeldir. Kim de oruç tutarsa, ona bir vebal ve günah yoktur. » (İbn Kesîr Tefsîri: C. 2/217 - Taberânî / siyam: 45).

«Allahʹın size ruhsat verdiği hususa gerekli olun, (O’nun ruhsatına uyun). » (Müslim / siyam: 99, 105. Nesâî / siyam: 47, 48. Ahmed: 5/58).

Amr El-Eslemî oğlu Hamza, Peygamber (A. S. ) Efendimize sordu:

- Ey Allah’ın Resulü! Ben çok oruç tutan bir kimseyim; yolculukta oruç tutayım mı?

Peygamber (A. S. ) ona şu cevabı verdi:

- Arzu edersen, tutabilirsin, istersen iftar edersin. (Buharî - Müslim).

«Şüphesiz dininizin (ve dindarlığınızın) en hayırlısı en kolay olanı­dır. (Ahmed bin Hanbel).

«Kolaylaştırın zorlaştırmayın; teskin edin, nefret ve bıkkınlık verme­yin. » (Buharî - Müslim: Enes bin Mâlik (R. A. ) den).

«Müjdeleyin, nefret ve bıkkınlık vermeyin. Kolaylaştırın, zorlaştırma­yın. Birbirinize uyun (uyum içinde olun) uyuşmazlığa düşmeyin. » (Buharî - Müslim: Muaz bin Cebel (R. A.)den).

«Batıldan uzak, Hakk’a yönelik koskolay bir din ile gönderildim. » (Sünen ve Mesanid).

RAMAZAN AY’ININ ÖZELLİĞİ

Konumuzun özünü, mayasını oluşturan âyetle, Kur’ân-ı Kerîm’in Ra­mazan ayʹında indirildiği bildiriliyor. Tefsirlerle hadîsler, Kur’ânʹın tama­mının Ramazan’da Kadir Gecesiʹnde Levh-i Mahfuzdan Dünya Semasıʹna Beytülizzetʹe indirildiğini haber vermektedirler: «Şüphesiz ki biz O’nu (Kur’ân’ı) Kadir Gecesi indirdik. » (Kadir sûresi: 1) âyetiyle bilhassa sözü edilen husus belirtiliyor. Duhân Sûresiʹnde ise: «Biz onu gerçekten mübârek bir ge­cede indirdik. » (Duhan sûresi; 3) buyuruluyor. Bununla da Kadir Gecesinin son derece feyizli, hürmet edilmesi gerekli; bereketli ve rahmet ile mağfirete kapısı açık şerefli bir gece olduğu açıklanıyor.

Kur’ân’ın Levh-i Mahfuzʹdaki kudret kalemiyle yazılı bulunan tamamı böylesine mübarek bir gecede indirildikten sonra olayların meydana ge­lişine göre parça parça indirilerek 23 yıla yakın bir sürede Resûlâllah (A. S. ) Efendimizin kalbine inişi tamamlanmıştır. Nitekim ilim adamlarımızdan ço­ğunun tesbiti bu anlam ve ölçüde olmuştur. Başka bir ay’da indirildiği­ni iddia edenlerin ise güvenilir bir dayanakları yoktur. Yani onlar zayıf rivâyetlere dayanarak böyle bir iddia ileri sürmüşlerdir.

Ramazan ayı ve Kur’ân’ın indirildiği gece, mübarek, feyizli, rahmet ve bağışlanma özelliğini taşıyıcı bir zaman parçası olduğuna göre, diğer İlâhî kitaplar (Tevrat, Zebur, İncil ve Sahifeler) hangi ayda veya zaman parçası içinde indirilmiştir? Bu konuda bize en doyurucu bilgiyi ve en sağlam rivâyeti, Büyük Müctehid İmam Ahmed bin Hanbel ile Büyük Mü­fessir İbn Cerîr Taberî nakletmektedirler. Bu tesbite göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

«İbrahim Peygamberin Sahifeleri Ramazanʹın ilk gecesinde; Tevrat, Ramazanʹın altıncı gününde; İncil aynı ayʹın on üçüncü gününde, Kurʹ­ân-ı Kerîm ise Ramazanʹın yirmi dördünde indirilmiştir. »

Müfessir İbn Kesîr Ebülfidâʹnın açıklamasına göre:

Tevrat, Zebur ve İncilin hepsi birer bütün halinde peygamberle­rine indirilmiştir. Kur’ân ise bir bütün halinde Levhimahfuz’dan Dün­ya Semâsı’na Beytülizzet’e indirilmiş; oradan da, yukarıda belirttiğimiz gibi olaylara göre parça parça indirilerek 23 yıla yakın bir süre içinde tamamlanmıştır.

İBÂDETTE DE ADÂLET VE EŞİTLİK

İslâmʹın en son ve en mükemmel din olma özelliği, onun her bölümünde ve her konusunda ken­dini açıkça belli eder. Namazın güneş saatına göre ayarlanıp kılınması, yeryüzündeki enlem ve boylamlar üzerinde bulunan İslâm ülkelerinde gü­nün her saatinde ezan okunmasını ve Allahʹa her an secde edenlerin bu­lunmasını sağlar. Çünkü güneş her yerde ne ayni anda doğar, ne de ayni anda batar. Bundaki hikmet, günün her zaman parçası içinde yeryüzünde Allah’a ibadet edilmedik bir an geçmesin diyedir.

Oruç ise kamerî yıla göredir, Güneş yılına göre değil. Bu ikisi ara­sında, bilindiği gibi 11 gün fark vardır. Böylece bu ibâdet yılın her mev­siminde tutulsun, mü’minler arasında uzun ve kısa, sıcak ve soğuk gün­lerde eşitlik sağlansın diye Allah ve Peygamberi bu ibâdetin kamerî se­neye göre yerine getirilmesini emretmişlerdir. Böyle olmasaydı, oruç farz kılındığında Ramazan ayı yaz mevsimine raslamıştı. Her sene ayni mev­simde tutulması gerekirdi. O nedenle her sene Kuzey Yarımkürede çok sı­cak ve uzun günlerde oruç tutulurken, Güney Yarımkürede hep kış mevsi­minde ve en kısa günlerde bu ibâdet yerine getirilirdi. Bu da mü’minler ara­sında ibâdet konusunda bir adâletsizlik ve eşitsizlik doğururdu. Ama bütün dünya milletlerine gönderilen İslâm, dünyanın coğrafi durumunu dikkate alarak orucun her dokuz yılda ayrı bir mevsimde tutulmasını ayarlamış ve ibâdette de en güzel ve doyurucu eşitliği getirmiştir. Kanaatımca İslâmʹın cihan dini olduğuna başka delil aramaya lüzum yoktur. Onun yalnız bir millete değil, bütün milletlere gönderilen en son din olduğuna delil bakı­mından bu olay kâfidir.

ZAMAN KAVRAMI

İslâm ve onun kitabı Kur’ân, zamana değil, zaman içinde cereyan eden olaylara değer verir. Kutsallık zamanda değil, onda meydana ge­len ve insanlıktan yana rahmet kapılarını açan olaylardadır. Çünkü zaman kavramı izâfîdir. Hem bizim için hakiki zaman biyolojik anlamda gelişti­ğimiz devredir. Diğer zaman bölümleri; yanı yıla, aya, güne, saate göre ayarlamamız ve bölmemiz sun’idir. Böyle olmasaydı, yukarıda da belirttiğimiz gibi Ramazan ayında farz olan ve yaz mevsimine raslayan orucu her sene yaz mevsiminde tutmamız; nisan ya da haziran ayında sabaha karşı doğan Peygamberimiz (A. S. ) Efendimizin doğum gecesini her yıl ayni ay ve gün­de kutlamamız gerekirdi. Ama İslâm, zamanı değil olayın hatırlanmasını ve değerlendirilmesini emreder.

İşte bütün mübarek gün ve geceler İslâm’a göre ayni hikmete da­yanıp bağlanır.

45. DERECEDEN YUKARIDA ORUÇ

45. Dereceden kutuplara doğru 90. dereceye kadar gece ile gündüz anormal biçimde değişmektedir. Güneşin batmasından az sonra doğdu­ğu bölgeler bulunduğu gibi, gece ve gündüzü çok uzun süren bölgeler de vardır. Bu bakımdan 45-90 derece arasındaki bölgelerde namaz ve oruç gibi ibâdetler artık güneşin doğuş ve batışına göre değil, normal sayılacak ölçüde gece ve gündüzü olan yakın bir ülkeye göre ayarlan­ması gerekir.

Cihan Peygamberi Hazreti Muhammed (A. S. ) Efendimiz Levhimahfuz’dan alıp öyle konuşur, İlâhî emirle hareket ederdi. Bu nedenle diye­biliriz ki O’nun ilimle ve gelecek günlerde ortaya çıkacak olaylarla ilgili haberlerinin doğruluğu her geçen gün biraz daha anlaşılmaktadır. Re­sûlüllâh (A. S. ) Efendimiz 45-90 derece arasındaki bölgelere de işârette bulunmuş, kıyâmete yakın teknik alandaki ilerleme ve gelişmeyle bu böl­gelerin keşfedileceğini önceden haber vermiş ve mesafelerin kısalacağı­na, Deccal’ın çok kısa bir zamanda yeryüzünü dolaşabileceğine dikkat­leri çekmiştir. Sahih Hadîs kitaplarında nakledilen bu rivâyetler bize ka­dar ulaşmış bulunuyor.

Ahmed bin Hanbel’in ve Tirmizî’nin rivâyet ve tesbitlerine göre Efendimiz (A. S. ) şöyle duyurmuştur :

«Zaman birbirine yaklaşmadıkça (seri vasıtalarla uzak mesafeler kı­salıp her şey motorize edilerek) insan gücü azalmadıkça kıyâmet kop­maz. Öyle ki, yıl ay gibi, ay hafta gibi, hafta bir gün gibi, gün bir saat gibi ve saat bir kıvılcımın parlayıp sönmesi gibi kısalacak. »

Ayrıca Nevvas bin Sem’an hadîsiyle Müslim, Ahmed bin Hanbel ve Tirmizî, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin şöyle buyurduğunu tesbit etmiş­lerdir:

«Deccal çıktığında bir gün bir sene gibi, bir gün bir ay gibi, bir gün bir hafta gibi... olacaktır. »

Bunun üzerine Ashab-ı Kirâm sordu.

- Ey Allah’ın Peygamberi! O uzun günlerde (bir ay, ya da daha uzun süren gündüzde sadece) beş namaz kâfi gelir mi?

Efendimiz onlara şu cevabı verdi:

- Hayır, ama siz (normal gündüzü olan bir ülkeye göre) zamanı tak­dir edip ayarlama yapın ve ona göre beş vakit namazınızı kılın.

Ashab yine sordu:

- Ya çok kısa olan günlerde (güneş doğduktan kısa bir zaman son­ra battığı yerlerde) beş vakit namazı nasıl kılacağız?

- Uzun günlerde yaptığınız takdir ve ayarlama gibi bir ayarlama ya­parsınız,

Diye cevap verdi.

İşte bu iki hadîs 45-90 derece arasında bulunan ülke ve bölgelerde nasıl ibâdet edileceği, zaman kavramının nasıl ayarlanacağı çok açık bir ölçü ve biçimde belirtilmiştir.

Bu konuda önemli bir kuralı hatırlatmakta yarar görüyoruz: Farz bir ibâdetin gerçekleşmesinin bağlı bulunduğu şartlardan biri zorunlu bir sebeple ortadan kalkarsa bu, diğer şartların düşmesini ve böylece şartlara bağlı farzın yerine getirilmemesini, farziyet hükmünün kalkmasını gerek­tirir mi?

Zorunlu bir nedene dayanmaksızın şahsın kendi irâdesiyle şartlar­dan birini terketmesi meşrutun (şarta bağlı bulunan farzın) gerçekleşme­sini engeller. Bu noksanlık içinde yapılan farz bir ibâdet sahih sayılmaz. Bunun aksine kaçınılmaz bir nedenle terkedilen veya ortadan kalkmış bulunan bir şart, kendisine bağlı bulunan meşrutun gerçekleşmesini, ayni zamanda sıhhatını engellemez. Buna bir örnek verecek olursak, namazı ve bağlı bulunduğu şartları gösterebiliriz:

Kıbleye yönelerek namaz kılmak şarttır. Fakat o yöne yüzçevirme imkânı bulunmadığı bir yerde namaz yine terkedilmez. Bunun gibi avret (utanç) yerlerini örtmek de şarttır. Ama örtünecek hiçbir şey bulamayan kimse, vakit de daralmışsa, o vaziyette oturarak namaz kılar. O halde 45-90 derece arasındaki bölgelerde namazın ve orucun şartlarından biri olan vakit mümkün olmadığında namaz ve oruç terkedilmez. Belli va­kitleri, yani normal vakitleri bulunan yakın bir ülkenin saatına göre dü­zenlenip yerine getirilir. Bunda hiçbir sakınca yoktur.

Cihan dini olan İslâm, ibâdetleri ve onların bağlı bulunduğu şart ve kuralları yerkürenin her bölgesinde uygulanacak ölçü ve anlamda düzenlemiştir . Namaz ve oruçtan maksat, zaman ve içindeki belli vakitler değil, ruhen olgunlaşıp Allah’a daha yakın olmak ve Allah’a kul olmanın ölçü ve mânasını ortaya koymaktır. Zaman ve içindeki belli ve belirli saat ve vakitler ibâdeti ayarlamak, ona düzenli bir resmiyet vermek içindir. Tabii mümkün olduğu yere göre bu düzenleme ve resmiyet uygulanır.

Bunun için Peygamberimiz (A. S. ) Efendimiz bu konuda soranlara, ya­kın bölgelere göre takdir edip kılarsınız, buyurmakla, İslâmın bir kez da­ha en son ve en mükemmel din olduğunu, onda bir yanlışlık ve noksan­lığın bulunmadığını, noksanlığın bizim anlayış ve kavrayışımızda olduğu­nu belirtmiştir.

Salât ve selâm Oʹna ve arkadaşlarına olsun.

RAMAZANʹDA RESÛLÜLLÂH (A. S. ) EFENDİMİZLE MELEK CEBRAİLʹİN KARŞILIKLI KUR’ÂN

OKUMALARI (MUKABELE)

«İçinde Kur’ân indirildi. »

İnsana yaradanım tanıtan; âhiretin varlığından tatmin edici ölçüde ha­ber verip onu derin bir ümitsizlikten kurtaran; ruhun ölümsüzlüğünü bil­dirip sonsuz bir hayata aday olarak yaratıldığımızı en doyurucu sözlerle gönüllere işleyen; insanla Allah arasındaki yola, nefis ve şeytanın koy­muş oldukları engelleri kaldırarak onu işlek duruma getiren; gönüllerdeki sonsuz ihtiras ve arzulara tatmin edici ölçüde cevap verip huzur havasını estiren; yaratılışımızın ve dünyaya getirilişimizin hikmetini açıklayarak bi­ze yön veren Kur’ân, bütün bu özellikleriyle indiği gibi korunmaktadır. Tek kelimesi ve bir harfi bile değişmesin diye büyük bir özen gösterilmiş ve bu nedenle de Melek Cebrâil (A. S. ) her Ramazan ayında inip Pey­gamberimiz (A. S. ) Efendimizle karşılıklı Kur’ân okumuşlar ve kusursuz bir ölçü ve anlamda hatim yapmışlardır. Peygamber (A. S. ) Efendimizin vefat edeceği yılın Ramazanında ise bu karşılıklı okuma (mukabele) baş­tan sonuna kadar iki defa yapılmıştır.

Bu, Kur’ân’ın indiği gibi teblîğ edildiğini ve indiği gibi hafızalara iş­lendiğini bir defa daha isbatlamaktadır. Böylece Kur’ân’ın hem Ramazan ayında indirilmesi, hem Melek Cebrâil ile Peygamberimizin her Ramazan mukabele okuması, bize şu güzel sünneti getirmiştir: Özellikle Ramazan ayında Kur’ân’ı hatmetmek ve mümkünse câmiʹlere gidip mukabeleyi din­leyip izlemek; kentin câmi’lerinden birinde Teravih namazını hatimle kıl­mak...

Yılda bir defa olsun ruhumuza bu lâhutî gıdayı vermemiz ve kendi­mizi bu hava içinde olgunlaştırmamız aklın ve imânın gereği değil midir? Bugün ruhunu bu tür mânevî gıdalarla geliştirmeyen milletlerin ve yetişen kuşakların içine düştüğü madde ve şehvet; hırçınlık ve acımasızlık çuku­runu görmemek mümkün mü?

Evet, Allah bu konuda da bize kolaylık diler, zorluk dilemez. O halde O’nu ululamamız ve O’na gönülden şükretmemiz gerekir. Çünkü Rama­zanda Kur’ân okumak, oruç tutup beş vakit namazla birlikte Teravih sün­netini yerine getirmek, ruhu olgunlaştırmanın ve Allah’a yakın olmanın en kolay ve en güzel yollarından biridir.

RAMAZANIN SOSYAL YAPIMIZA YÖN VERMESİ

Ramazan’da yerine getirilen oruç ibâdeti, sosyal yapımızda mey­dana gelen sarsıntıları ve huzursuzluğa sürüklenen aile bünyesini ona­rır; bu iki yapıya yepyeni bir canlılık ve sevgi havası içinde sağlam bir ka­rakter kazandırır. Dayanışmanın ve sosyal dengenin en samimi ve duyarlı ortamını oluşturur.

Aklını ve gözlerini dünyaya, kalbini ve ruhunu âhirete çeviren ve böylece iki farklı âlem arasında denge kuran; kulağıyla sosyal bünyede­ki zayıf ve güçsüzlerin sesini, vicdaniyle ve Allah’a olan imâniyle Kurʹân’ın lâhutî nağmesini dinleyen ve bu düzeyde insanlarla sevgi, saygı, mer­hamet, şefkat, yardım ve destek olma bilinci içinde kaynaşan şahıslar­dır ki millet olmanın anlamını, faziletli bir toplum olmanın seviyesini; Al­lah’ı ve insanları sevmenin sağlam ölçüsünü, milletinin güvenine lâyık aileleri meydana getirmenin tezgahını hazırlama bahtiyarlığına erişmiş­lerdir.

Bugün millet olarak ayakta durabiliyorsak, şüphe yok ki bu olgun insanların katkısı, himmet ve hizmeti çok büyüktür. Ramazan ay’ı, oruç, teravih, fitre, sadaka, zekât ve bütün bunların estirdiği çok anlamlı ve yararlı hava, toplumun ötedenberi muhtaç olduğu en yüksek değerler­dir. Bu değerlerdir ki imân tezgahında şekillenince insanı bütün mevcu­diyetiyle Allah’a yaklaştırır. Sonsuzluğun saadet âlemine yönelik derin ve köklü ümit kapısını açtırır. Her ân kabre yaklaşan bir fâniye, ölümün yokluk olmadığını, bir elbise ve kıyafet değiştirme, bir evden daha geniş ve huzurlu başka bir eve gitmek olduğunu öğretir.

Bu kapıyı genişletmek, yolu açmak, gönüllere ümit, vicdanlara serin­lik ve dimağlara berraklık veren Ramazân’ı yaşamak ve yaşatmak, Al­lah’ını, vatanını, milletini ve insanları seven her mü’minin kutsal görevidir.

Böylece âhiret hakkındaki bilgimize ve ona olan imânımıza en güzel anlam ve ölçüyü vermiş oluruz. Diğer bütün nesneler ve insanların çoğu­nu peşinde koşturan madde, bu imân ve onun sağladığı yüksek irfan kar­şısında bir hiç olur. Bütün bunlara karşılık Allah’ı ululamamız ve O’na gö­nülden hamd ve şükürde bulunmamız, kulluğumuzun eriştiği yüksek amacı belgeler. İşte toplumu toplum yapan, ona gerçeklik ve erdemlik kazan­dıranlar bu anlayış ve davranışta olan kullardır.

RAMAZAN HİLÂLİ

«Artık sizden kim bu ayʹa ha­zır olursa, oruç tutsun. »

Müfessirlerimiz bu âyetin üç mânaya ihtimali bulunduğu üzerinde durmuşlardır:

1. «Sizden kim bu ayʹa hazır olur (eyleşik halde ulaşır)sa oruç tut­sun. » Nitekim biz yukarıda meâl bölümünde âyete bu birinci mânayı uy­gun görerek yorumda bulunmuştuk.

2. «Sizden kim Ramazanʹı şüpheden uzak bir tesbitle bilirse oruç tutsun. »

3. «Sizden kim Ramazan hilâlini görürse oruç tutsun. »

Bu üç yorumdan ve bir de Bakara suresindeki: «Sana Hilâllerden soruyorlar, de ki: O, insanların yararına ve bir de hacc için vakit ölçüleridir.» meâlinde­ki 189. âyetten anlıyoruz ki Ramazanın başlangıç ve bitişini belirleyen belge daha çok hilâldir.

Bugünkü teknik imkânlarla rasathane hesabiyle hilâli tesbit etmek hem kolay, hem de sıhhatlıdır. Ne var ki kamerî aylar 29 ile 30 arasında bir farklılık izler. Böylece kamerî aylar daima kesirlidir. Oruç için yarım ya da günün dörtte biri, ya da birkaç saati değil tam güne ihtiyaç vardır. Rasathane, hilâli görmek yerine, Şaban’ın 29. günü akşam güneş battık­tan sonra şu kadar dakika sonra (meselâ) ay görülebilir, der. Halbuki İs­lâm Dini hesaba saygılı olmakla beraber her mü’mine kolaylık olsun diye basit bir ölçü getirmiştir: Hava açık olursa, hilâli görmek, kapalı olursa şabanı 30 gün olarak tamamlamak.. İslâm’ın koymuş olduğu bu ölçü, rasathane ve her türlü teknik imkândan yoksun sapa yerlerde oturan Müslümanlar için cidden büyük bir kolaylıktır.

Yılın ekseri günleri kapalı geçen ülke ve bölgelere gelince: Onlarda her yıl şaban ayını 30 gün olarak tamamlamak birtakım yanlış ve saptı­rıcı sonuçlar doğurur. Çünkü kamerî aylar daha çok 29 gün sürer. Beş on yıl böyle geçecek olursa ayların yeri değişir. O bakımdan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz yılın çoğu açık geçen ülkelere hilâli görmeyi ve hava ka­palı olduğunda şaban ayını 30 gün olarak tamamlamayı emrederken yı­lın çoğunda hava kapalı geçen ülke ve bölgeler için hesabı esas göste­rerek şöyle buyurmuştur: «Ay ancak 29 gündür. Hilâli görmedikçe oruç tutmayın; yine hilâli görmedikçe iftar (bayram) etmeyin. Hava size karşı kapalı olursa, ona göre takdîr edin (hesaplayın oruç tutun ve bayrım edin). » (Buharî / savm: 11. Müslim / siyam: 3. Nesâî / siyam: 10. Ahmed: 2/63, 456.).

Oruç: Akıl, bâliğ, sağlıklı ve eyleşik olan her müslüman’a farzdır. Bu farzın gerçekleşmesi Ramazan’ın sübutuna bağlıdır. Sübutun her müslüman için mümkün ve kolay olan ölçü ve anlamda olması gerekir. Bu da rasathanedeki yapılan hesaplarla değil, açık havada güneş battıktan bir müddet sonra (15-20 dakika) hilâli görmekle; hava bulutlu ya da sisli ise Şabanʹı 30 güne tamamlamakla mümkündür. O halde Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin hilalla ilgili emir ve tavsiyeleri ve âyetin de bir yoruma göre taşıdığı anlam dikkate alınarak ayʹın yirmi dokuzunda güneş bat­tıktan sonra hilâli görmeye çalışmak farz-i kifâyedir. Ancak hava kapalı geçerse, o takdirde hesaba başvurulur.

İlâhî maksat ve muradı en iyi bilen ve Kur’ân’ın yorumunu en uygun biçimde anlayan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuş­tur:

«Ay, yirmi dokuzdur; onu görmedikçe oruç tutmayın. Eğer hava size karşı kapalı ise ona göre takdir edin. » (Nesâî: Ebû Hüreyre (R. A. )den).

«Biz ümmî (daha çok okur-yazar olmayan) bir ümmetiz; ne yazarız, ne de hesap yaparız. Bir ay bazen şöyle, bazen de böyledir. »

Râvi bu hadîsi naklettikten sonra Peygamber (A. S. ) Efendimizin bu anlatım biçimiyle ay’ın bazen 29, bazen de 30 olduğunu belirtmek iste­miş, bunu söylerken de parmağıyla işârette bulunmuştur. (Sahîh-i Buharî: İbn Ömer (R. A.) dan).

«Allah hilâlleri insanların yararına vakit ölçüleri olarak yaratmıştır. O halde hilâli gördüğünüzde oruç tutun ve onu gördüğünüzde iftar edin. Hava size kapalı olursa (ayʹı) otuz olarak sayıp tamamlayın. » (Hâkim Müstedrek’inde sahih isnadla rivâyet etmiştir. Ayrıca Ahmed: 1/367 - 2/415 - 5/42).

«Hava size kapalı olursa, ona göre (hesaplayıp) takdir edin. » (Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tabarani, MÜsned-i Ahmed.).

Din daima kolaylığı emreder. Şer’î bir sakınca olmadığında iki şey arasında bir duraklama olursa, kolay olanını seçmemizi tavsiyede bulu­nur. Çünkü dinin ve dindarlığın Allah katında en sevimlisi, kolay olanıdır. Anlaşıldığı gibi, hava açık olan bölgelerde hilâli görme kolaylığı emredil­miş, kapalı bölgelerde hesaba göre takdîr etmemiz tavsiye buyurulmuştur.

Bu konuda mezhep imamlarının farklı ictihadlarını ve bugün İslâm ülkelerinde farklı günlerde Ramazan orucuna başlanılmasının nedenleri­ni, Bakara suresi 189. âyetin tefsirinde açıklıyacağımızdan burada üze­rinde fazla durmayı gerekli görmedik.

FIKHÎ YÖNÜ

«O’nu ululamanız içindir... »

«Allah’ı tekbîr etmeniz.. » cümlesini, «O’nu ululamanız» şeklinde anla­şılır bir dille anlatmaya çalıştık.

Fıkıh âlimleri âyetteki bu cümleye dayanarak Fıtır Bayramında tekbîr getirmenin meşru’ olduğunu istidlâl etmişlerdir. Zâhirîlerden Dâvud bin Ali El-Esbehanî, bunun vâcib olduğuna hükmederek bu yolda içtihatta bulunmuştur. İmam Ebû Hanîfe’ye göre Fıtır bayramında tekbîr meşru’ değildir. Diğer müctehid imamlara göre, sadece müstahabdır.

İmam Şâfiî bu konuda, Tabiînden Saîd bin Müseyyeb’in, Urve ve Ebû Seleme’nin, Fıtır bayramı gecesi tekbîr ve tahmîd getirdikleri (Allahu Ekber Allahu Ekber, Lâ ilâhe illâllahu vallahu Ekber, Allahu Ekber ve lillahiʹl-hamd) dedikleri ve bunu Kurban bayramına benzeterek içtihatta bu­lunduklarını rivâyet etmiştir.

İbn Abbas (R. A. )ın «Müslümanların Şevval hilâlini gördüklerinde tek­bîr getirmeleri bir haktır. » dediğini İmam Kurtubî kendi tefsirinde nakletmiştir.

İmam Mâlik, Fıtır bayramında evden çıkıldığında tekbîr getirmenin ve imam hutbe için minbere çıkıncaya kadar buna devam etmenin müstehab olduğunu kendi içtihadına dayanarak söylemiştir. (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Kurtubî - İbn Kesîr - Alûsî - İbn Cerîr Taberî - Lübabu’t-Te’vîl’e ve fıkıh kitaplarından El-Mebsut ile İbn Abidîn’e.).

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle Allah, kullarına Ramazan’da oruç tutmalarını ve sayılı günleri tamamlamalarını sonra da kendisine şükrün derin anlamı­nı taşıyan, kulluğun mahviyetini ortaya koyan tekbîr getirmelerini ve böylece Hakk’ı lâyıkıyla övme bahtiyarlığının basamağına yükselmelerini emir ve tavsiyede bulundu.

Aşağıdaki âyetlerle, Allahʹın kullarının her halini bildiğini, sözlerini işittiğini, duâ edenlerin meşruʹ dileklerini kabul buyuracağını ve herkese amelinin karşılığını herhalde vereceğini en kısa sözlerle açıklıyor. Sonra da inanan kullarına çok yakın olduğunu hatırlatıp bu konudaki gönüller­de beliren soruyu cevaplandırıyor. Böylece kendisine gönülden bağlı bu­lunan müʹminlere rahmet, yardım, iyilik ve istek kapılarını açık bulundur­duğuna, doğru yola, saadet vadisine erişmenin ancak bu doğrultuda ger­çekleşeceğine dikkatleri çekiyor.