Al-i İmran Suresi 181-184. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

لَقَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذِينَ قَالُوا اِنَّ اللّٰهَ فَقِيرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَرِيقِ ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ اَيْدِيكُمْ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ اَلَّذِينَ قَالُوا اِنَّ اللّٰهَ عَهِدَ اِلَيْنَٓا اَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتّٰى يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَأْكُلُهُ النَّارُ قُلْ قَدْ جَاءَكُمْ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِي بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالَّذِي قُلْتُمْ فَلِمَ قَتَلْتُمُوهُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ فَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ جَٓاؤُ۫ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُنِيرِ

183.

Allah; "Şüphesiz, Allah fakirdir, biz zenginiz" diyenlerin sözünü elbette duydu. Onların dediklerini ve haksız yere peygamberleri öldürmelerini yazacağız ve, "Tadın yangın azabını!" diyeceğiz.

Diyanet İşleri

182.

"Bu, kendi ellerinizin (önceden yapıp) gönderdiklerinin karşılığıdır." Allah, kullara asla zulmedici değildir.

183.

Onlar, "Allah, bize, ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı emretti" dediler. De ki: "Benden önce size nice peygamberler, açık belgeleri ve sizin dediğiniz şeyi getirdi. Eğer doğru söyleyenler iseniz, niçin onları öldürdünüz?"

184.

Eğer seni yalanladılarsa, senden önce açık delilleri, hikmetli sayfaları ve aydınlatıcı kitabı getiren peygamberler de yalanlanmıştı.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEALİ:

181- «Allah fakirdir, biz zenginiz» diyenlerin sözünü şüphesiz ki Al­lah işitti. O dediklerini ve haksız yere peygamberleri öldürdüklerini yaza­cağız ve: «Tadınız o yakıcı azâbı!» diyeceğiz.

182- İşte ellerinizle önden gönderdiğinizin karşılığıdır bu! Çünkü Al­lah elbette kullarına haksızlık edici değildir.

183- «Ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere imân etmiyeceğimize dair Allah bize ahidde bulundu. (Tevratʹta emir ver­di)» diyenlere, de ki: «Benden önce size peygamberler açık belgelerle ve sizin dediğiniz şeyle geldiler, doğru sözlüler iseniz neden onları öldürdünüz? »

184- Ey Muhammed! eğer seni(n peygamberliğini) yalan saydılarsa, senden önceki birçok peygamberler de yalanlanmıştır ki, onlar açık bel­geler, mu’cizeler, irşât dolu sahifeler ve aydınlatıcı kitaplar getirmişlerdi.

İNİŞ SEBEBİ

Rivâyete göre Ebû Bekir SIDDÎK (R. A. ) bir gün Yahudilerin medrese­sine uğradı. Birçok kimsenin Yahudi ilim adamlarından FAHNAS’ın başına toplandığını gördü. Ebû Bekir (R. A. ), Tevratʹı bilen bu bilgine seslendi:

- Ey Fahnas! Allah’tan kork, İslâmʹa gir. Allah’a yemin ederim ki, sen, Muhammedʹin Resûlüllâh olduğunu, Allah’tan size hak ile geldiğini ve bunun Tevrat’ta yazılı bulunduğunu biliyorsun. O halde inadı bırak, imân et, Muhammed’i doğrula ve Allahʹa faizsiz ödünç ver ki seni Cen­nete koysun ve sevâbını kat kat artırsın.

Fahnas ona şu cevabı verdi:

- Ey Ebû Bekir! sen Rabbimizin bizden ödünç istediğini mi iddia edi­yorsun? Halbuki ancak fakir zenginden istikrazda bulunur. Eğer senin de­diğin haksa, o takdirde Allah fakir, biz zenginizdir. Eğer Allah zengin ol­saydı bizden istikrazda bulunur muydu? diyerek Ebû Bekir’i alaya aldı ve kelime oyunu yapmak suretiyle küfür ve inadını artırdı.

Ebû Bekir onun bu alaylı cevabına ve Allahʹa dil uzatmasına fazla­sıyla sinirlendi, kendine hâkim olamıyarak Fahnasʹa şiddetli bir tokat vur­du, sonra da şöyle dedi:

- Canımı kudret elinde tutan Rabbıma yemin ederim ki, aramızda bir anlaşma ve sözleşme bulunmasaydı, herhalde boynunu vururdum, ey Allahʹın düşmanı!

Bu olay üzerine Fahnas kalkıp Hazreti Peygamber’e gelerek şikâyet­te bulundu. Peygamber (A. S. ) Efendimiz, Ebû Bekirʹi çağırarak sordu: «Ya Ebâ Bekir! Seni buna iten nedir? » O da: «Ya Resûlellah! Allah düş­manı olan bu adam, Allahʹın fakir, kendilerinin zengin olduğunu söyledi. Dayanamadım, Allah için öfkelendim ve bir tokat vurdum» diye cevap ver­di. Fahnas inkâr etti, böyle bir söz sarfetmediğini söyledi. Bunun üzerine Ebû Bekir’i doğrular mahiyette yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzul/Nisaburî - İbn Cerir - Âlûsî - Kurtubî - Lübabutte’vîl/ Alâeddin Ali)

Diğer bir sebep:

Yahudilerden birkaç kişi toplanıp Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize gel­diler ve: «Ey Muhammed! dediler, sen bizlere peygamber olarak gönde­rildiğini iddia ediyorsun. Halbuki Allah ateşin yiyeceği bir kurban getir­medikçe hiçbir peygambere imân etmiyeceğimize dair Tevrat’ta bize ahidde bulundu, emir verdi, söz aldı. Eğer gaibden bir ateş gelir de bir kurban yerse, o takdirde seni tasdîk ederiz. » dediler. Bunun üzerine 183. âyet indi.

İLGİLİ HADÎS

«Yeryüzünde bir günah işlendiği zaman ona hazır olup da hoş karşılamayan veya onu menʹetmeye çalışan kimse, orada hazır bulunmayan gi­bidir. O günahın işlendiğini görmiyen fakat duyup da rıza gösteren kimse ise orada hazır bulunan gibidir. » (Ebû Dâvud: Urs b. Umeyr El-Kindî’den)

FIKHÎ VE İTİKADÎ YÖNÜ

«O dediklerini ve hak­sız yere peygamberleri öldürdüklerini yazacağız. »

Peygamberleri öldüren Yahudîler asırlarca önce gelip geçtiği halde Kurʹân’da Hazreti Peygamber devrinde yaşayan Yahudilerin böyle bir suç­la muhatap tutulmaları üzerinde duran ilim adamlarımız, şu neticeyi çı­karmışlardır:

Geçmişte işlenen bir günah ve suçu -aradan ne kadar zaman geçer­se geçsin- tasvip edenler varsa, aynı suçu işlemiş sayılırlar. Yahudilerin durumu da böyle olmuştur. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizden asırlarca ön­ce Zekeriya, Yahya ve diğer bazı peygamberler Yahudîler tarafından öl­dürülmüştür. Ama halen yaşamakta olan Yahudîler bu cinayeti tasvip edi­yor, aynı itikadı taşıyorsa, sözü edilen suç ve günaha iştirak etmiş sayı­lırlar.

Nitekim ilim adamlarından Âmir eş-Şaʹbî Hazretleri, Hz. Osman (R. A. ) Efendimizin katlini tasvip edenlere, geçmişte işlenen bu cinayeti yerinde görenlere benzeterek, yukarıdaki âyeti okuyup aynı suça katıldıklarını ha­tırlatmıştır. (Kurtubî: 4/296) Meâlini yazdığımız Hadîs-i Şerifte de bilhassa bu husus belirtilmekte, küfre rızanın küfür, günaha rızanın günah, suçu tasvibin suç olduğu hatırlatılmaktadır.

TARİHÎ YÖNÜ

«Ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe... »

Mevcut Tevrat nüshalarında gaipten gelen bir ateşle kurban ya da takdimelerin yanıp yok olduğunu veya gaipten gelen bir kurbanın takdime yapıldığını belirten bir belgeye raslanmamıştır. Müfessirlerimizden çoğu, bu belgenin Tevrat’ın Mûsâʹya inen ilk nüshasında mevcut olduğunu, bu ilk nüsha ortadan kaybolunca sonradan yazılan Tevrat nüshalarında yer almadığını belirtmişlerdir. Bu, isabetli olabilir. Çünkü Tevrat’ın birçok bel­geleri kısmen, ya da tamamen değiştirilmiş ve bir kısım belgelere yer ve­rilmemiştir.

Yine ilim adamlarımızın tesbitine göre, bu hüküm İsâ Peygamberin ta­mamlayıcı nitelikte olan şeriatıyla kaldırılmıştır. Çünkü buna gerek kalma­mış, İsâ Peygamber ölüleri diriltecek kadar büyük mu’cizelerle gönderil­mişti.

Tevratʹta, sözü edilen kurbandan değil, Allah’a yakın olmak, işlenen günahtan kurtulmak için «takdime» deyimiyle kurbanlardan sık sık bah­sedilir. Özellikle Tevratʹın üçüncü kitabı Levililer bölümünde bu konuya geniş yer verilmiştir. Harun oğullarından gelme kâhinler tarafından yakı­lan «takdîme»lerin, yukarıda sözü edilen kurbandan mülhem olduğu sa­nılmaktadır. Konuyu biraz daha aydınlatabilmemiz için Tevratʹtaki bu bel­gelerden birini nakletmekte yarar görüyoruz:

«Ve Rab Musaʹyı çağırdı ve toplanma çadırından ona söyleyip dedi: İsrâil oğullarına söyle ve onlara de: Sizden biri Rabbe takdime arzettiği zaman, takdimenizi hayvanlardan, sığır ve davardan arzedeceksiniz.

Eğer takdîmesi sığırdan, yakılan takdime ise, onu erkek, kusursuz olarak arzedecek; kendisi RABBİN önünde makbul olsun diye onu toplan­ma çadırının kapısında arzedecek. Ve elini yakılan takdimenin başı üze­rine koyacak ve kendisi için keffaret etmek üzere kabul olunacaktır. Ve genç boğayı RABBİN önünde boğazlıyacak ve Harun oğulları, kâhinler, kanı takdim edecekler ve kanı toplanma çadırının kapısında olan mezbah üzerine çepeçevre serpecekler. Ve yakılan takdimeyi yüzecek ve onu kendi parçalarına göre kesecek ve kâhin Harunʹun oğulları mezbah üze­rine ateş koyacaklar ve ateşin üzerine odunlar dizecekler ve Harun oğul­ları kâhinler mezbahta olan ateşin üzerindeki odunların üstüne parçaları, başı ve yağı dizecekler, fakat içlerini ve paçalarını su ile yıkıyacak ve kâ­hin hepsini yakılan takdime, ateşle yapılan takdime, RABBE hoş koku ola­rak, mezbah üzerinde yakacaktır. »

FAİZSİZ ÖDÜNÇ VE MADDECİLER

«Allah fakirdir, biz zenginiz, diyen­ler... »

Yahudilerle Arap Yarımadasında yaşayan putperestler arasında faiz muamelesi son derece yaygındı. Karşılıksız ödünç verip almak tamamen unutulmuş, her şey maddî değer ve karşılıklı menfaatle ölçülmeye başlan­mıştı. Düşkünün elinden tutan olmadığı gibi, faiz işlemiyle fakirlerin ilik­leri emiliyor, altından kalkılmaz yükler altına sokuluyordu. Tevrat’ın faizi yasaklayan emirlerine, İsâ Peygamberin getirdiği kardeşliğe iltifat eden yok gibiydi. Dinlerin aslı unutulmuş para ve put her şeyin üstünde tutul­muştu. Yahudîler, Allah fakirdir diyecek kadar şımarıp küstâhlaşmışlardı.

Kur’ân böyle bir devirde indi. İnsanları madde çukurundan kurtarma­yı hedef ve amaç edinerek cihan kardeşliğini getirdi. Faizsiz ödünç ver­menin aslında Allah’a verilmiş bir ödünç sayılacağını ve bunun sadakadan çok ileri bir mâna taşıdığını gönüllere işlemeye yöneldi. Maksat, maddeye aşırı derecede tutkusu olan katı yürekleri yumuşatmak, bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki tahakkümünü ve sömürüsünü kaldırmak, insanca yaşa­manın bütün yollarını ve kapılarını açık tutmaktı. Hattâ Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin, karşılıksız ödünç vermenin sadakanın sekiz misli sevâp ka­zandıracağını belirtmesi hep bunun içindi.

Ama insan karakteri bu ya, menfaatine dokunulunca hiçbir kıstas ka­bul etmez, tepki gösterir, gerekirse basar feryadı. Yine gerekirse inat ve inkâra sapar, bütün kutsal ölçüleri bir çırpıda iter.

İşte Kur’ân inince Yahudilerin de tutumu böyle oldu. Kur’ânʹın bu in­sancıl, insancıl olduğu kadar cihanşümûl belgesini alaya aldılar, ters bir mâna vererek karşılıksız ödünç isteyen fakir sayılır, yargısıyla yola çıkıp Allah’ın fakir, kendilerinin zengin olduğunu diyecek kadar gayr-i ciddi dav­randılar. Bu da yetmiyormuş gibi, son peygamberi tasdîk edebilmeleri için, gökten bir ateşin yiyip bitireceği bir kurban muʹcizesi gösterilmesini talep ettiler. Halbuki Tevrat’ta bununla ilgili belge değiştirilmiş, emir mahiye­tinde bir hüküm çoktan unutulmuştu. Ama Yahudi inat ve zekâsı, dede babalarının yolundan ayrılmayıp aynı isteği son peygambere de teklîf et­tiler. Halbuki daha önce gelen peygamberler böyle bir mu’cize getirdik­leri halde Yahudîler yine inat ve inkârlarında devam etmiş, üstelik o pey­gamberleri öldürmüşlerdi.

Kur’ân onların bunca ölçüsüzlüklerini, inat ve inkârlarını açıklıyor. Maksatlarının mu’cize olmadığını bildiriyor.

Dün ne ise, bugün de aynı; Yahudilerde bir değişiklik yoktur. Madde­ciler de böyle. Dünyayı huzursuz edenler, materyalist felsefeyle beyinleri yıkanan maddeciler değil midir.

Müslümanlar da kendilerini madde çukuruna iter, faiz işlemini kurta­rıcı bir simit olarak benimser ve faizsiz ödünç sistemini ortadan kaldırır­sa, spiritüalizm ile materyalizm arasındaki denge bozulur; İslâmʹın anlamı kalmaz. Aynı sistemin kurbanları arasında yerlerini, yurtlarını almış olurlar.

PEYGAMBERİ TESELLİ

«De ki: Benden önce size peygamberler açık belgelerle ve sizin dediğiniz şeyle geldiler, doğru sözlüler iseniz neden onları öldürdünüz? »

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, bilindiği gibi rahmet peygamberidir. Kal­bi insanlıktan yana merhamet ve şefkatla doludur. Ne Yahudilerin madde­ye tapmasına, ne Arapların putların önünde eğilmesine dayanabilirdi. İn­sanların bu tür sapık yollara sapmasına gönlü hiçbir suretle razı değildi. Bunun için zaman zaman üzülür, bunca insanın kendini Allah’tan uzaklaş­tırıp elim bir azâba itmesini düşündükçe kalbi daralırdı. Kur’ânʹda sık sık Onun bu halinden söz edilir ve kendisine düşenin açık bir tebliğ olduğu, hidâyetin ise Allah’a ait bulunduğu hatırlatılır.

Konumuzu oluşturan âyetle de bu anlamda bir teselliye kapı açılmış, her gelen peygamberin kendini inat ve inkâr oklarından uzak tutamadığı­na, bu yüzden bir çok çileler, eziyet ve meşakkatler çektiklerine işâret edilmiş, hak ile bâtıl mücadelesinin insanla başladığına ve bunun kıyâ­mete kadar sürüp gideceğine atıf yapılarak bu konudaki İlâhî sünnetin hükmünü yürüteceğine dikkatler çekilmiştir.

Ayetler arasında bağlantı

Yukarıda geçen âyetlerle, Kitap ehli ile müşriklerin küfürde inat et­meleri ve Müslümanlara incitici anlamda dil uzatmaları söz konusu edil­di. Bunca insanın doğru yola girmemelerinin Resûlüllah’ı için için üzdüğü belirtilerek, her gelen peygamberin bu tür söz ve davranışlara maruz kal­dığı hatırlatıldı. Hattâ bazı peygamberlerin öldürüldüğüne dikkat çekilerek tesellide bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle bu teselliye daha geniş bir anlam kazandırılarak her şeyin ölümle sona ereceği, geriye iyi ve kötü amellerin hesabı ve kar­şılığı kalacağı; dünya hayatının aldatıcı ve oyalayıcı bir geçimlik olduğu belirtiliyor. Herkesin işlediği iyilik ve kötülüğe göre bir karşılık göreceği ve asıl karşılığın noksansız biçimde âhiret günü verileceği hatırlatılıyor.