Maide Suresi 18-19. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارٰى نَحْنُ اَبْنَٓاءُ اللّٰهِ وَاَحِبَّٓاؤُ۬هُ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْ بَلْ اَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ يَاأَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلٰى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ اَنْ تَقُولُوا مَا جَاءَنَا مِنْ بَشِيرٍ وَلَا نَذِيرٍ فَقَدْ جَاءَكُمْ بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

18.

(Bir de) yahudiler ve hıristiyanlar, "Biz Allah'ın oğulları ve sevgili kullarıyız" dediler. De ki: "Öyleyse (Allah) size neden günahlarınız sebebiyle azap ediyor? Hayır, siz de O'nun yarattıklarından bir beşersiniz." (Allah) dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunanların da hükümranlığı Allah'ındır. Dönüş de ancak O'nadır.

Diyanet İşleri

19.

Ey kitap ehli! Peygamberlerin arası kesildiği bir sırada, "Bize ne müjdeleyici bir peygamber geldi, ne de bir uyarıcı" demeyesiniz diye, işte size (hakikatı) açıklayan elçimiz (Muhammed) geldi. (Evet,) size bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

18- Yahudî ve Hıristiyanlar, «Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz» dediler. De ki: Öyle ise neden Allah günahlarınız sebebiyle size azâb edi­yor? Doğrusu siz Onun yarattıklarından bir beşersiniz. O, dilediğini bağış­lar, dilediğine azâb eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin mülkü Allah’ındır; dönüş de Oʹnadır.

19- Ey Kitap Ehli! Peygamberlerin ardı-arkası kesildiği bir zaman­da, «Bize (saadeti vaʹdeden) bir müjdeci, (saptığımız yolun felâkete uzan­dığını haber veren) bir uyarıcı gelmedi» demiyesiniz diye size (doğruyu, güzeli, iyiyi ve her yönüyle hakkı) açıklayan Resûlümüz gelmiştir.

Şüphe yok ki, size hem müjdeci, hem uyarıcı gelmiştir. Allahʹın her şeye kudreti yeter.

İNİŞ SEBEBİ

İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:

«Yahudîlerden bir grup Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize geldi. Kısa bir konuşmadan sonra Allah Resûlü, görevi gereği onları Allahʹın son dinine dâvet edip Allahʹın azâbına karşı uyardı. Bunun üzerine onlar: «Ey Mu­hammed! bizi korkutmaya çalışma, çünkü biz Allah’ın oğulları ve sevgili­leriyiz» diye karşılık verdiler. » Yukarıdaki âyetler onların bu iddiasını red­deder anlamda indi. (İbn Cerîr Taberî - Lübabü’t-Te’vîl - İbn Kesîr - Kurtubî)

Müfessir Süddî diyor ki:

Yahudîlerin bu konudaki iddiası şöyle olmuştur: «Allah, İsrâil’e vahyetti ki, ben senin evlâdından hayli kimseleri cehenneme sokacağım, ama onlar ateşte sadece kırk gün kalıp temizlendikten, hatâları giderildikten sonra şöyle bir sese muhatab olurlar: «İsrâiloğulları’ndan sünnetli olan herkes cehennemden çıksın!. » Bunun üzerine cehennemde kırk gününü dolduran bütün İsrâiloğulları çıkıp cennete girer. »

«Hıristiyanlara gelince, onlar da kendilerini Allah’ın en sevgili kulla­rı ve yakınları sayar, İsâʹnın da Allah’ın oğlu olduğunu iddia ederler. »

Bunların Tevhîd Akidesine ters düşen inançlarını reddetmek üzere yukarıdaki âyetler indi. (İbn Cerîr Taberî - Lübabü’t-Te’vîl - İbn Kesîr - Kurtubî)

İLGİLİ HADÎSLER

Hz. Enes (R. A. ) diyor ki:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz yanında birkaç sahabi bulunduğu halde bir köyün önünden geçerken, küçük çocuğunun emekliyerek yola girdiği­ni ve bir kafilenin de köye doğru geldiğini gören anne, heyecan ve telaşla koştu, «çocuğum çiğnenecek» diye feryad etti. Bunun üzerine Ashabdan biri, «Ya Resûlellah! bu anne çocuğunu ateşe atar mı? » diye sorunca, Allah Resûlü, «Hayır vallahi.. Allah da sevdiğini ateşe atmaz» diye cevap verdi. » (Ahmed bin Hanbel: Enes bin Mâlik (R. A. )den)

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz buyurdu:

«Ben herkesten daha çok Meryemʹin oğluna yakınım. Çünkü benimle onun arasında peygamber yoktur. » (Buharî: Ebû Hüreyre (R. A. )den)

FETRET DEVRİ

«Ey Kitap ehli! Peygamberlerin ardı-arkası kesildiği bir zamanda…»

Fetret: Genellikle iki peygamber veya iki hükümdar arasında geçen zaman içinde başka bir peygamberin veya hükümdarın çıkmaması, bun­ların arkasının kesilmesi anlamında kullanılan bir deyimdir.

Kök mâna olarak: durmak, sakinleşmek, kesilmek, kopmak demek­tir. Çalıştığı işe ciddi olarak sarılmayı bırakan kimseye FETERE AN AMELİHİ denilir. Suyun sıcaklığı giderilip soğumaya başlayınca FETEREʹLMÂU denir.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizle İsâ Peygamber arasındaki süre, diğer bir tabirle ikisi arasındaki fetret süresi, beş asrı aşkındır. Ancak bu süre içinde başka peygamberlerin gönderilip gönderilmediği hakkında farklı rivâyetler ve görüşler meydana çıkmıştır:

a) İbn Abbas’a (R. A. ) göre, bu süre 569 yıldır. Ancak ara yerde dört peygamber gönderilmiştir. Yâsîn Sûresinde bunlardan üçüne işâret edil­miştir: «Onlara, elçiler gönderilen kasaba halkını anlat, misal olarak ver: Hani o kasabaya iki elçi göndermiştik de onları yalanlamışlardı; bu yüzden o ikisini bir üçüncü elçiyle desteklemiştik. »

«Dördüncüsünün kim olduğunu bilmiyorum.. » demiştir.

İbn Cevzî de bu rivâyeti uygun bulmuştur. Yine İbn Abbasʹa göre, İsâ Peygamberden sonra gönderilen bu dört peygamber, ilk 134 yıl içinde ge­lip geçmiş, ondan sonra fetret devri başlamıştır. (Kurtubî: 6/122. Lübab: 1/443)

b) Ebu Süleyman ed-Dımeşkîʹye göre, dördüncü peygamber Hâlid bin Sinanʹdır ki Resûlüllâh onun hakkında, «Kavminin zayi’ edip yitirdiği pey­gamber» diye bahsetmiştir. (Ebû Süleyman’ın naklettiği hadîsin senedini tesbit etmek mümkün ol­mamıştır.)

c) İmam Kurtubî’ye göre, kasaba halkına gönderilen üçüncü elçi, Havarilerden Şemʹun adında bir zattır. Buna peygamber diyenler de ol­muştur. Fetret devri ise, bunlardan sonra başlar ve 434 yıl sürer. (Tefsîr-i Kurtubî: 6/122)

d) Kelbî’ye göre, İsâ Peygamberle Resûlüllâh Muhammed (A. S. ) ara­sında dört peygamber gelip geçmiştir. Onlardan biri Araptır ve Beni Abs kabilesinden Hâlid bin Sinan adında bir zattır.

Bütün bu ve benzeri rivâyetlerle Buharî’nin Ebû Hüreyre (R. A. )den ri­vâyet ettiği hadîs arasını bağdaştırmak gerekir. Hadîs haber-i vahitle (tek kanaldan) da gelse sahihtir. O halde Ashab ve Tabiîn’den ve diğer ilim adamlarından bir kısmının bu konuda MURSEL kelimesine bakarak An­takyaʹya gönderilen iki elçi veya misyoneri peygamber sandıkları anlaşılı­yor. Çünkü MURSEL, yazılı veya şifâi bir haber götürmekle görevli olan elçiye denildiği gibi, Allah tarafından İlâhî buyrukları insanlara ulaştır­makla görevlendirilen peygambere de denir. Nitekim Râğıb el-Asbahanî el- Müfredat’ında, birinci mânayla «söz ve mektup taşımakla görevli kimse hakkında da kullanılır» demiştir.

Kaldı ki Ashab ve Tabiîn’den bu hususta yapılan rivâyetlerin sıhhat derecesi üzerinde durulmaya değer bir konudur. Hadîsin rical ve senedi belli olduğu halde bu rivâyetlerin çoğunun senedinin kopmadan Ashab’a kadar uzandığını tesbit etmek hayli zordur.

O halde gönderilen üç kişinin dinî misyoner olduklarını söylemek da­ha sıhhatli olsa gerek.

NEDEN FETRET DEVRİ?

İsâ Peygamberden altı asır gibi uzun bir zaman geçtikten ve peygamberlerin ardı-arkası kesildikten sonra Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin gönderilmesindeki hikmetleri ve bu gecikmenin nedenlerini şöyle özetliyebiliriz:

1. Yahudîlerle Hıristiyanlar arasında ciddi bir sürtüşmenin başlama­sı; Tevrat’ın Musâ Peygambere inen ilk Levhalardan istinsah edilmemesi asıl metinlerin Babil esaretinde kaybolması, bu yüzden hafızalarda kalan­ların ve bir de dağınık biçimde şurada burada yazılı bulunan parçaların bir­araya getirilerek yazılması; bunun tabii sonucu olarak farklı hükümlerin, yanlış belgelerin yer alması,

2. Musâ Şeriatının unutulmaya yüztutması, ahkâmda bir takım kişi­sel görüş ve içtihatlarla değişikliklerin yapılması,

3. Hakla bâtılın, helâl ile haramın, doğru ile eğrinin birbirine karışıp ayırdedilemez duruma gelmesi,

4. İbâdetin asıl ölçü ve anlamının zamanla unutulması, bu hususta Tevrat ve İncilʹde açıklayıcı belgelerin zayi’ edilmesi,

5. İncillerin çoğalması, üç yüzün üstünde değişik İncil nüshalarının tam bir tutarsızlık içinde ortaya çıkması,

6. Kilisenin kendi anlayışına göre ibâdet şekli uydurması, namaz ve zekât gibi farz ibâdetler yerine insan kafasından çıkan başka ibâdet şe­killerinin uygulanması,

7. Dinî otoritenin zayıflaması, Hıristiyan din adamlarının Allah adına günahları affetme yetkisini ihdas etmeleri, kiliseye ters düşen insanları afaroz etmeleri,

8. Putperestliğin yeniden hortlaması, dinin aslından uzaklaşıp şahıs­ların ilâhlaştırılması, Üzeyir ve İsâ Peygamber için «Allah’ın oğulları» de­nilmesi, Allah’ın millî ilâh kabul olunması, âlemlerin, yani bütün millet­lerin Rabbisi bulunduğunun unutturulması bu cümledendir.

Ayrıca :

Dünya nüfusunun çoğalması ve özellikle Asya kıtasında, daha çok Mezopotamya’da çeşitli medeniyetlerin el değiştirmesi, ticarî hareketin hızla yaygınlaşması; Pers ve Roma İmparatorluklarının yüzyıllara daya­nan medeniyet ve âdetlerinin etrafa yayılıp halkı geniş çapta tesir altına alması,

Haberleşme imkânlarının ticarî kervanlarla ve özel ulaklarla daha uzaklara götürülmesi,

Güçlü millet ve kabilelerin güçsüzleri bir bir ezip sömürmesi; canlara can, kalblere imân, ruhlara ilâhî ışık katacak büyük bir kurtarıcının, kar­şısında durulmaz bir mürşidin gelmesini dâvet ediyordu. O halde böylesi­ne bir ihtiyaç ortaya çıkmadan peygamber göndermenin fazla tesiri olma­yacağı tabiidir. Kaldı ki, artık bir millete değil, bütün insanlara gönderile­cek olan peygamberin gönderilebilmesi için en azından belirtilen şartla­rın gerçekleşmesi gereklidir. Ayrıca putperestliğin iyice hortlayıp Hakk’a şiddetle karşı koyacak düzeye gelmesi de lâzımdır. Aksi halde gön­derilen son din doğduğu gibi ölmeye mahkûm olur, son peygamber sesini duyuramadan sahneden ayrılmak zorunda kalırdı.

İşte ortamı hazırlayan bütün bu sebep ve hikmetlerin çıkması için 5-6 asır geçmesi lüzumu ortaya çıkmıştır. Hazret-i Muhammedʹin (A. S. ) fetret devrinden sonra gönderilmesinin bir kısım sebep ve hikmetleri bun­lardır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, İslâm öncesi semavî dinlerin Tevhîd Akidesinden nasıl saptıkları, peygamberlerini nasıl ilâhlaştırdıkları açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle, İsrâiloğullarıʹnın Musa Peygamberin emirlerine karşı tutum ve tavırları üzerinde duruluyor. Kölelikten kendilerini kurta­ran ve Allah’ın va’dettiği Mukaddes Yere yerleştirmeği plânlıyan o büyük peygamberi bu konuda yalnız bıraktıkları hatırlatılıyor. Cihat ruhunu kay­beden bir milletin huzur ve saadet yüzü göremiyeceklerine dikkatler çeki­liyor.