MEÂLİ:
17- Allahʹın kabul edeceğini üzerine aldığı tevbe, bilmeyerek kötülük (günah) işledikten sonra çok geçmeden pişmanlık duyanların tevbesidir. İşte Allah bunların tevbesini kabul eder. Allah bilendir ve yegâne hikmet sâhibidir.
18- Yoksa kötülük (günah ve vebal)leri işleyip (devam ederken) kendisine ölüm gelince, «Ben şimdi tevbe ettim» diyenlerin ve bir de kâfir olarak ölenlerin tevbesi (kabul edilir) değildir. İşte onlara elem verici bir azâb hazırlamışızdır.
İLGİLİ HADÎSLER
Şeytan dedi ki:
«Ey Rabbim! Senin izzetine and olsun ki, senin kullarını -ruhları cesedlerinde bulunduğu sürece- doğru yoldan saptırmaya çalışacağım. » Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona: «İzzet ve Celâlim, Yüceliğim ve Kudretim hakkı için kullarımı -bana istiğfarda bulundukları sürece- bağışlayacağım.. » (Ahmed bin Hanbel - Beğavî: Ebû Saîd El-Hudrî (R. A. )den)
«Allah kullarının tevbesini, canları boğazlarına gelmeden öncesine kadar kabul eder. » (Tirmizî - İbn Mâce: Abdullah bin Ömer (R. A. )dan)
«Kim ölümünden bir yıl önce tevbe ederse, tevbesi kabul olunur. Kim ölümünden bir ay önce tevbe ederse, tevbesi kabul olunur. Kim ölümünden bir cuma önce tevbe ederse, tevbesi kabul olunur. Kim ölümünden bir gün önce tevbe ederse, tevbesi kabul olunur. Kim de ölümünden bir saat önce tevbe ederse, tevbesi kabul olunur. » (Ebû Dâvud: Abdullah bin Ömer (R. A. )dan)
«Şüphesiz ki Allah, henüz hicap ara yere girmeden kulun tevbesini kabul eder veya onu bağışlar. »
- Hicabın arayere girmesi nedir? diye sorulduğunda, Efendimiz şu cevabı vermiştir:
«Canın, kişi müşrik olduğu halde çıkmasıdır. » (Ahmed bin Hanbel: Ebu Zer (R. A. )den)
TEVBE KAPISI İNSANA ÖLÜNCEYE KADAR AÇIKTIR
Âyet ve hadîslerin tamamından anlıyoruz ki, Allah kullarına karşı çok merhametlidir. Can boğaza gelinceye kadar kullarına tevbe etmeleri için fırsat tanımıştır. İnsan ruhunu günah ve kusurlardan temiz bir vaziyette gönderdiği gibi, onu yine tertemiz olarak kendine yükseltmek ister. Ancak tevbenin kabul olunması için dört şart vardır; onları gerçekleştirmek gerekir. Yoksa sadece dil ile «Tevbe ettim.. » «Pişmanlık duydum.. » gibi sözlerle tevbe etmenin bir yararı yoktur.
1. Günah işledikten sonra vakit kaybetmeden gönülden pişmanlık duymak,
2. Derhal günahı bırakmak ve ona karşı nefret duymak,
3. Bir daha günah işlememeye azmetmek,
4. Allahʹtan utanarak günahı terketmek..
Buna bir beşincisini de ekliyenler olmuştur:
5. Kime karşı günah işlediğinin şuurunda olup bağışlanmak için istiğfarda bulunarak göz yaşı akıtmak..
Din âlimlerimizin hemen hepsi tevbenin bu şartlar doğrultusunda vâcip olduğunu söylemişlerdir. Ölümün ne zaman ve nerede geleceği bilinmediğinden her zaman günahtan kaçınmak vâcibdir. Ancak günah işlendiğinde de hemen tevbe etmek vâcibdir.
GÜNAH ÇIKARMA
«Allahʹın kabul edeceğini üzerine aldığı tevbe.... »
İslâm’a göre, günah çıkarma yetkisi hiç kimseye verilmemiştir. Günahları ancak Allah -dilerse- bağışlar. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize de bu yetki verilmemiştir. O ancak günahkârlar için duâ etmiş ve insanlara doğru yolu gösterirken nelerin günah ve nelerin sevap olduğunu söylemiştir. Çünkü Peygamberlerin görevi, açık bir tebliğdir. Hidâyet Allahʹa aittir. Günah ve kusurları da ancak O bağışlar.
Hıristiyanlığa gelince, bu konuda İsâ Peygamberin bir sözünü yanlış yorumlamalarından günah çıkarma usulünü ortaya koymuşlar ve rahipleri yetkili kılmışlardır. İsâ Peygamberin: «Günah, günahı yüklediğinizin üstünedir, günahtan sakındıklarınızın dışında kalır. » sözü, aslında insanların, daha doğrusu inananların yeryüzünde Allahʹın şahitleri olduğuna işârettir. Açıktan günah işleyenin fiiline şahit olanların şehadeti elbetteki Allah katında muteberdir. Yoksa bir rahibin önünde diz çöküp günahları bir bir dile getirerek günahtan kurtulmayı arzulayan kimseyi günahtan temizlenmiş kabul etmek anlamına değildir.
Dördüncü Latran Konsilinde (1215) ergenlik yaşına gelen her dindarın hiç değilse yılda bir kere gelip günah çıkarması gerektiği kararı alınmıştır.
Burada dikkat edilecek önemli bir husus var: İnsan kafasının ürünü olan ibadet ile Allah tarafından ölçü ve anlamı belirlenip gönderilen ibâdet arasındaki fark kendiliğinden sırıtmaktadır; birincisi, insanı bir faninin önüne getirip hiç değilse yılda bir kez günahlarını itiraf etmesini ve rahip vasıtasiyle günah çıkartmasını önerirken, İkincisi kul ile Allah arasına girilemiyeceği inancından hareketle günahların gizli tutulmasını ve ancak Allah’a yönelerek tevbe ve istiğfarda bulunulmasının geçerli olacağını açıklar. İslâm’da din adamlarının günah çıkarmak için belli bir zaman ayarlama yetkisi ise hiç yoktur. Tevbe kapısı ölüm gelinceye kadar açıktır. Yılda bir kez değil, günah işledikten hemen sonra pişmanlık duyup Allah’tan bağışlanmak dilemek vâcibdir.
TASAVVUFÎ YÖNÜ
Tasavvuf erbabı, tevbe edenleri dört tabakaya ayırmışlardır:
1. Doğuştan iyi huylu olup iyi bir eğitim görerek sağlam bir imâna sahip olan, aynı zamanda hayırsever, merhametli ve yufka yürekli olanlar.
Bunlar bir günah işlediğinde, derin bir pişmanlık duyar ve unutulmaz bir ders ve ibret alırlar. Bir an önce tevbe edip huzura kavuşmaya çalışırlar. Sonra Allahʹa karşı gelmekten derin bir mahcubiyet duyup iyilik, hayır ve fazîlete hız verirler. İyilikleri kötülüklerini silecek ölçü ve anlamdadır.
2. İçlerinde kendilerini şehvete iten gücün ağır bastığı, kalblerini durmadan meşgul edip ruhlarına tesir ettiği durumda olanlar.
Bunlar nefslerinden esip gelen havaya uydukları müddetçe günah işlerler. Ne var ki müʹmin olduklarından içlerindeki Allah fikri ve ona bağlı bulunan imân nefisle savaş halindedir. Şeytan nefse sinyal verirken, melek kalbe ilhamda bulunur. Müʹmin bu durumda aklını ve vicdanını imânıyla bütünleştirip Allah’tan yardım bekleyerek Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin sünnetine kendini iterse, nefs yenilgiye uğrar ve selâmet sahili görünür.
3. Büyük günahlardan, ahlâk bozucu fiil ve sözlerden kaçınıp aralıksız çetin bir mücadele içinde olanlar. Bunlarda şehvet gücü yenilgiye uğramıştır. Ruhlarındaki İlâhî cevheri ortaya çıkarıp başarılı olabilirler. Ancak küçük günahlarla olan mücadelede pek başarılı değillerdir. Bazen onları bu tür günahlara iten nefs kuvveti üstün gelir, bazen imân ve irfan güçleri üstün gelir. Haliyle küçük günahlardan tamamen kurtulmak belki de insan için mümkün değildir. Peygamberler müstesnâ...
4. Günahla tevbe arasında zikzak çizip bocalayanlar. Bunlar daha çok irâdesi zayıf olanlardır. Dünyaya karşı temayülleri hayli fazladır. Son nefeslerini günah üzeremi, tevbe üzeremi vereceklerinin tam bir ölçüsü yoktur. Tehlikeli bir yoldan yürümektedirler.
Bunlar tevbe edenlerin en aşağı tabakasında bulunanlardır.
İKİ DURUMDA TEVBE KABUL OLUNMAZ
«Yoksa kötülükleri işleyip (devam ederken) kendisine ölüm gelince, ben şimdi tevbe ettim »
Tevbe kapısı ölünceye kadar açıktır. Bu, Allahʹın kullarına yakın merhametini belirtir. Ancak iki durumda tevbe kabul değildir:
1. Ölümle yüzyüze gelip bütün umutların tükendiği anda pişmanlık duyup yapılan tevbe,
2. Küfür üzere ölürken hakikatleri ayan-beyân anlayınca pişmanlık duymak..
Ümitsizlik halindeki tevbe, sağlam, köklü bir imânın ürünü olmaktan çok uzaktır. Bunun için kızıldenizde bütün umutları tükenince «Musa ile Harunʹun Rabbine inandım. » diyen Firavnʹın bu pişmanlık ve tevbesi kabul edilmemiştir. Kıyâmete yakın Hz. Peygamber (A. S. )ın haber verdiği gibi, güneş batıdan doğunca tevbe kapıları kapanacak. Çünkü böylesine büyük bir muʹcize karşısında tevbe edip inanmanın hiçbir değeri yoktur. Hür düşünce ve serbest irâdenin dışındadır.
İSPRİTİZMA - MEDYUMLUK
TEVBE konusunu işlerken hür düşünce, serbest irâdeden söz edilmiş ve ölüm ile yüzyüze gelip bütün umutların tükendiği andaki imânın ve tevbenin bir değer taşımadığı belirtilmiş; Firavnʹın son demindeki tutumu ve güneşin batıdan doğacağı vakit inkârcıların dönüşü buna misal gösterilmişti.
Bu arada Medyumların RUH ÇAĞIRMA seanslarında ölülerin ruhlarının haber verdikleri iddiası hatırımıza geldi. Bir an kabul edelim ki insan ruhları medyuma seslenmekte ve ona bazı haberler vermektedirler. Daha önceleri ruhun varlığına inanmıyan kişilerin öyle bir durum karşısında dönüş yapmasının, tevbe etmesinin ölçü ve anlamı nedir? Bu konuda câri bir İlâhî kanun var mıdır? Cidden ruhlarla temas kurmak, onlardan haber almak mümkün müdür? Bu sorulara cevap vermeden önce ispritizma, diye bir deyimle medyumculuğun nereden dünyaya yayıldığını kısaca belirtelim: Daha çok Tibet ve Hindistan gibi geri kalmış ülkelerde bu ve benzeri konular çok yaygındır. İspritizmanın tarihi çok gerilere uzanır. Zamanla Batı Avrupaʹya da geçmiş, orada az değişik bir uygulama ortamı bulmuştur. Avrupa’daki medyum daha çok içinden gelen bir sesi dinlemek ve bilimsel araçlarla duyulmasına imkân olmayan bilgileri alabilmek için dikkatini bir konuda yoğunlaştırır.
İspritizma, hem kerametten, hem ilhâmdan ayrı bir anlam taşır. Bu durumda içten gelen ses, yoğunlaşan dikkat sebebiyle şuur altından mı gelmektedir, yoksa iddia edildiği gibi ruhun bir cevabı mıdır? Üçüncü bir ihtimal, inkârcı bir cinnînin arayere girmesinden mi meydana gelmektedir? Bu soruların cevabını verebilmek için Allahʹın kâinatta her varlıkla ilgili bulunan ve şaşmadan hedefine doğru ilerleyen kanunlarını bilmek gerekir:
a) Eğer ölülerin ruhlarıyla trans (Trans: Medyumların ruhla ilişki kurdukları zaman girdikleri özel hipnoz durumu) haline geçmekle temas kurmak mümkün olsaydı, yani bu ölçü ve anlamda bir İlâhî kanun bulunsaydı ve ruhlar da sorulan hususlar hakkında sağlıklı bilgi verme yetkisini taşısalardı, peygamber ve kitap göndermeye lüzum kalmazdı. Her insan kabir, âhiret ve benzeri gaybe bağlı bulunan konularda en doğru bilgiyi alma şansına sahip olur ve bu doğrultuda bir imân düzeyine gelebilirdi.
b) Ruhun ölümsüzlüğü ve bedenin ölüm olayından sonra ruhun kendine has bir hayata eriştiği doğru ise, karşımıza ayrıca şu sorular çıkar:
1. Tekrar dirilmek söz konusu mudur?
2. Dinlerin haber verdiği âhiret âlemi var mıdır?
3. Kıyâmet kopacak mıdır?
4. Her insan yaptığından hesaba çekilecek mi?
5. Cennet ve Cehennem diye mükâfat ve azâb yerleri var mı?
6. İyilerin ruhları nîmet içindeyse, kötülerin ruhları nerede?
7. İyi ile kötü arasında bir fark yoksa bu kadar kitaplara ve peygamberlere, büyük mürşidlere ne gerek var?
Medyumların ruh çağırma seanslarında duydukları sesleri, aldıkları haberleri değerlendirdiğimizde, bu sorulara dolaylı olarak şu cevabın verildiğini görmekteyiz: Öldükten sonra ruhlar için -dinlerin haber verdiği- nîmet ve azâb diye ayrı ve farklı dereceler ve makamlar yoktur. Her ruh huzur içindedir. Ölümle birlikte iyilik ve kötülük de yok olup son bulur. Ne kabir suali, ne de Cennet ve Cehennem rüzgarı...
İşte bu cevap, bütün hak dinlerin getirmiş olduğu akaidi (temel inanç esaslarını) kökünden yıkmakta, sorumluluk duygusunu dumura uğratmaktadır.
O halde medyuma gelen ses, ya inkârcı bir cinden ve şeytandan, ya da şuur altında kaynaklanıp çıkmaktadır. Tabii bugün için İslâmʹın yüksek esas ve prensiplerinin dışında bunun böyle olduğunu isbat edecek başka bir ölçü ve araç yoktur. Zamanla İlmî araştırmalar bu konuda bize neler tesbit edecek bilemiyoruz. Her şeyden evvel ispritizma - medyumluk konusunda çok uyanık olmak ve dinî esasları, kâinatta var olan ilâhî kanunları iyice bilmeden bu ve benzeri konuların te’sir alanına girmemek gerekir.. Hele İslâm tasavvufunu bütün derinliğiyle bilmeye, büyük mutasavvıflerin, âriflerin keşif ve tesbitlerini iyi anlamaya büyük ihtiyaç vardır. Aksi halde bir çıkmazın içinde bocalayıp kalırız. O zaman ne tevbenin, ne Allahʹa yönelmenin mâna ve değeri kalır..
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Geçen âyetlerle kadın hakları belirtildi. Cahiliyye devrinin insan haklarını zedeliyen bütün örf ve âdetlerinin İslâmʹda yeri olmadığı hatırlatılarak karı-koca arasındaki münasebetlerin karşılıklı haklara dayalı olduğuna dikkatler çekildi. Bununla beraber hâlâ kendini o devrin çirkin âdetlerinin teʹsirinden kurtaramıyarak açıktan fuhuş irtikâp edenler üzerinde duruldu, önleyici tedbirlere kısmen temas edildi ve sonra ümitsizlik haline düşmeden önce tevbe etmenin gereği üzerinde duruldu. Küfür üzere gidenlerin pişmanlığının hiçbir yarar sağlamıyacağı açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle yine kadın haklarına diğer bir açıdan bakılarak parmak basılıyor; boşanmadan önce de, boşandıktan sonra da kadının annelik vekarının düşürülmesinin çok sakıncalı sonuçlar doğuracağına işâret ediliyor. Kendisine mehir olarak verilen hakkın geri alınmaması hususunda İlâhî hüküm açıklanıyor.