MEÂLİ:
178 - Ey imân edenler! Öldürülenler hakkında size kısas (eşit şekilde karşılık = misilleme) farz kılındı: Hürre hür, köleye köle, dişiye dişi... Bununla beraber kim (öldürülenin) kardeşinden az da olsa bağışlanırsa (kısas düşer); kendisine örfe uymak ve bağışlayana diyeti güzellikle ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Artık kim bundan sonra tecavüzde bulunursa, onun için elem verici bir azâb vardır.
179 - Hem kısasta, ey akıl sâhipleri sizin için hayat vardır. Olaki (Allah’tan korkup) sakınırsınız.
İNİŞ SEBEBİ
İslâm’dan önce Arap Yarımadasında öldürülenler hakkında âdil bir misilleme yoktu. Soylulardan biri adam öldürürse kısas yapılmaz, az bir diyet ödemek suretiyle meseleyi kapatırdı. Fakirlerden ve aristokrat olmayanlardan biri adam öldürürse ya kısas yapılır, ya da çok ağır bir diyet ödemek zorunda bırakılırdı. Buna bir örnek verelim: Medine’de Kurayz oğullarıyla Nadir oğulları arasında çetin bir çatışma ve vuruşma, öldürüşme sürüp gitmekteydi. Ne var ki Kurayz oğulları diğerlerine üstünlük sağladığı için Nadir oğullarından birini, Kurayz oğullarından biri öldürürse kısas yapılmaz sadece 100 vesk hurma (Bir vesk 62.400 dirhem. 218.400 gramdır). diyet olarak verilirdi. Kurayz oğullarından birini, Nadir oğullarından biri öldürürse, kısastan vazgeçildiği takdirde 200 vesk hurma ödenirdi. Bu adâletsizlik ve eşitsizlik sadece Araplarda değil, dünyanın birçok ülkelerinde vardı ve yaygındı. Daha da gerilere doğru gidilirse Hammurabiʹnin Kanunnamesinde de buna yakın bir takım eşitsizliklere raslamak mümkün. Allah bu adâletsizliği de kaldırmak, kamu düzenini korumak, herkes için eşit haklar getirerek toplumu huzura kavuşturmak için yukarıdaki âyetleri indirdi.
Diğer bir tesbite göre, Yahudi şeriatında kısas kesindir; yani adam öldüren mutlaka öldürülür. Öldürülenin velisine affetme yetkisi tanınmamıştır. Nitekim Tevrat’ın Çıkış bölümü 21/13’de şöyle yazılıdır: «Bir kimseyi vurarak öldüren kimse mutlaka öldürülecektir. Ama isteyerek olmayıp da Tanrı rasgetirdiyse onun sığınabilmesi için sana bir yer taʹyin edeceğim. (Sürgün edilmesi gerekir). »
Hıristiyanlarda ise adam öldürene kısas yapılmaz, diyet ödetilir ve bu kesindir. Diyet kısasa çevrilemez. Matta İncil’i 5/38’de şöyle yazılıdır: «Göz yerine göz, diş yerine diş, denildiğini işittiniz. Fakat ben size derim: Kötüye karşı koma ve senin sağ yanağına kim vurursa ona ötekini de çevir. »
Kur’ân-ı Kerîm bu ikisi arasında bir adâlet ve de hafifletme getirmiştir. Kısası getirmekle kan gütme davasını önlemiş, öldürülenin velisine af yetkisi tanımakla insan hayatına saygı göstermiştir. Yukarıdaki âyetler bu iki gerçeği yansıtmak üzere indirilmiştir.
İLGİLİ HADÎSLER
«Kölesini öldüreni öldürürüz. Kölesinin bir organını kesenin ayni organını keseriz. Kölesini iğdiş yapanı iğdiş yaparız. »( Buharî - Müslim - Nesâî - Ahmed bin Hanbel - Tirmizî - İbn Mâce: Semure ve Ebû Hüreyre (R. A. )dan)
«Öldürülen bir kâfire karşılık bir Müslüman öldürülmez. » (Sahîh-i Buharî: Ali bin Ebî Tâlib (R. A. )den).
«(Veli olarak) kime bir öldürme ya da organ kesilme (olayı) dokunursa, şu üç şeyden birini seçmekte serbesttir: Kısas uygulamak, affetmek; diyet almak. Bunların dışında dördüncü bir yol tutarsa, onun ellerini tutun. Bundan sonra kim tecâvüzde bulunursa, onun için ebedî kalacağı cehennem ateşi var. » (Ahmed bin Hanbel: Ebû Şurayh el-Huzaî’den).
«Diyet aldıktan sonra katili öldüren adamı ben artık affetmem. » (İbn Kesîr: Katadeden, Hasen’den, Semure’den).
HUKUKÎ VE TARİHÎ YÖNÜ
İslâm Hukuku Kitab ve Sünnetten kaynaklanan ve kendi başına toplum hayatını düzenleyen, kamu yararını güven altına alan bir sistemdir. Uygulamada ferde ceza verme yetkisi tanımaz, cezâlandırmayı otoriteye bırakır. Böylece haksız tecavüzleri, keyfi hareketleri önler.
Kısas bir bakıma özel hukuk kapsamına girer. Yani fertler arasındaki ilişkiyle ilgilidir. Eşitlik ilkesiyle hareket edip zayıfı güçlüye, köleyi efendiye ezdirmez. Milliyeti, ırkı ve rengi ne olursa olsun herkese adâlet nîmetini farklılık göstermeden sunar.
Büyük Müfessir İmam Kurtubî, kısasta ferde yetki tanınmadığına değinerek diyor ki:
«Öldürme olayında kısası (misilleme) ancak emir sâhipleri (devletin yetkili organları) uygular. İlim adamlarının bu hususta görüş birliği vardır. Çünkü âyetteki hitap topluma yapılmıştır. Devlet toplumu temsil eder. Peygamber (A. S. ) Efendimiz ile dört halîfe devrindeki uygulama da bu ölçüde bulunuyordu. Mü’minlerin hepsinin biraraya gelip bu gibi hukukî müeyyideleri uygulamaları mümkün değildir. Onları temsil eden sultan (devlet gücü) hepsinin adına hükmeder ve kendi bünyesinde bir özellik taşır. »
İslâm Hukuku ile pozitif hukuk ve Hammurabi kanunlarından başlayarak Roma Hukukuna gelinceye kadar ortaya konulan yazılı kanunnameler arasında bazı hususlarda benzerlik olmakla beraber birçok hususlarda birbirinden farklıdırlar. Bu konuda ciddi araştırmalarda bulunanlar, hukukun insanla başladığını iddia eder ve Âdem Peygamberin iki oğlu arasındaki anlaşmazlık, sonra da Kabil’in Habil’i öldürmesi örnek gösterilir.
Hammurabi Kanunları ise ancak dört bin yıllık bir geçmişe sahiptir. Babil medeniyetinin klasik bir anıtı sayılan bu Kanunnamede de insanların kanun karşısında eşit tutulmadığı görülmektedir. Buna bir örnek verecek olursak, kısas konusundaki şu maddeyi gösterebiliriz: «Oyulan göz, kırılan kol veya diş için suçlu hür insan değilse kısas (misilleme) kanunu uygulanır. Hür insansa, tazminatla yetinilir. »
ÖLÜM CEZÂSI
Ölüm cezası, işlenen suçun karşılığı olarak tarih boyunca ibret verici, gözü dönmüş katilleri durdurucu bir müeyyide niteliğinde kabul edilmiştir. İslâm Hukuku ölüm cezasını bazı hafifletici sebeplerle belli bir düzeye getirmiş ve kısasın kesin olmadığını, öldürülenin velisi affettiği takdirde kısasın düşeceğini bildirmiştir. Böylece İslâm Hukuku bu konuda da bir esneklik prensibine kapıyı açık tutmuştur. Yukarıdaki âyetle kısastan söz edilirken «Kim (öldürülenin) kardeşinden az da olsa bağışlanırsa (kısas düşer). » cümlesi yer alır. Bu, kısasın kesin ve değişmiyen bir müeyyide ve hüküm olmadığını ortaya koymaktadır. Anlaşmak ve barışmak elbetteki hayırlıdır. Ne var ki kamu yararını ve düzenini dikkate alarak, kısas düşünce ağır bir diyet şekli getirmiştir.
Hafifletici sebepten söz ederken şunu hatırlatmakta fayda görüyoruz: Bu yetki öldürülenin velisine verilmiş, hâkime veya otoriteye verilmemiştir. Nedeni gayet açıktır:
a) Öldürülenin velisinde kan gütme arzusunun sona ermesini, kin ve öfke ateşinin sönmesini sağlar.
b) Bu yüzden arası iyice açılan iki âilenin, ya da kabilenin birbirine insancıl duygularla yaklaşmalarına kapı açar.
c) Hak ve adâlet yerini bulmuştur, düşüncesinin hakim olmasına ve çevreye ibret dolu bir tablo sunulmasına yardımcı olur.
Bu ve benzeri nedenlerle birçok gelişmiş ülkelerde, medenî memleketlerde ölüm cezasına dokunulmamış veya kaldırıldıktan sonra toplum yapısı bu ihtiyacı için için duyduğundan tekrar getirilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri ve İsviçre’yi bunlar orasında gösterebiliriz.
Bugün hâlâ ölüm cezâsının kalkması ya da kalkmaması veya yeniden getirilmesi hakkında açık oturumlar, bilimsel toplantılar, ciddi araştırmalar sürdürülmektedir. İslâm’ın ana Kitab’ı Kur’ân’da ölüm cezası bir müeyyide ve hüküm olarak konulurken bunun hem hafifletici kapıları açık bırakılmış, hem de felsefesi işlenmiştir. Aklını hukukî konularda, kamu yararında ve aile huzurunda kullanan ve işleten kişilere kısasın nedenselliği açıklanmıştır: «Kısasta, ey akıl sâhipleri sizin için hayat vardır. »
Şöyleki: Öldüren kişi otorite tarafından ölüm cezasına çarptırılınca kangütme davası kalkar, böylece hayat başlar. Birini öldürmek isteyen ve fakat öldürüleceğini hesaba katarak bu fiilinden vazgeçen kimsenin bu nedenle kendini frenlemesiyle yine hayat başlar. Ayrıca kamu kesiminde de hayat hakkını ayakta tutmaya neden olur; eşitlik ilkeleri çerçevesinde ve adâlet ölçüleri içinde yerine getirilen, kısas ve diğer ölüm cezaları, toplumu bir bakıma eğitir. Şahsî kin ve intikam duygularını frenler. Böylece yeniden kan dökme fırsatını ortadan kaldırır, adâletin yerini bulduğu kanaatini doğurur. Genel veya kısmî bir affa umut bağlayıp cinâyet işlemek isteyenlerden bu umudu kaldırır. Devlet gücünün ağırlığını her yerde kusursuz hissettirir. Cana kıyanın canına kıyılacağını, ev yıkanın evinin yıkılacağını tereddüde yer bırakmadan kafalara ve vicdanlara işler.
Resûlüllâh (A. S. ) devrinde bunun mutlu sonuçlarını kitaplardan okumaktayız. Tatbik imkânı bulduğu çağlarda da hapishanelerin boş denilecek kadar iyice tenha kaldığını bilmekteyiz. Günümüzde Kurʹân’ın bu hükmünün uygulandığı Suudi Arabistanʹda hapishanelerde trafik suçlularından başkasının bulunmadığı yapılan istatistiklerden anlaşılmıştır,
FIKHÎ YÖNÜ
«Müslümanların kanları birbirine denktir. » (Ebu Dâvud / cihâd: 147, diyat: 11. Nesâî / Kasamet: 10, 13. İbn Mâce/ diyat: 31. Ahmed: 1/119, 122, - 2/180, 192, 211, 215.).
Bu hadîsle istidlâl eden ve bunu «Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş.. » meâlindeki Mâide suresinin 45. âyetiyle birleştirip hükme dayanak yapan İmam Ebû Hanîfe ile arkadaşları, Müslüman oldukları takdirde hür, köle karşılığında kısas edilir, demişlerdir. İmam Sevrî ile İbn Ebî Leylâ da ayni görüştedirler. Yapılan ciddi araştırmalardan, sahabeden Hazreti Ali (R. A. ) ve Tabiînden Saîd bin Müseyyebʹin de böyle dedikleri tesbit olunmuştur. İlim adamlarından bir topluluk ayni görüşe katılmamışlardır. Ne var ki birinci ictihad İslâm’ın eşitlik ilkesine çok daha uygundur. İmam Şafiî, Ahmed bin Hanbel ve İmam Mâlik’in ictihadları bu konuda İkincilerin görüşüyle birleşmektedir.
Kâfire karşı Müslüman öldürülür mü?
Sahîh-i Buharî’nin Ali bin Ebî Tâlib (R. A. )den yaptığı rivâyette, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin şöyle buyurduğu nakledilmektedir: «Kâfire karşılık Müslüman öldürülmez. » (Buharî / ilim: 39, cihâd: 17, diyat: 24, 31. Ebu Dâvud/diyat: 11, 147. Tirmizî / diyat: 16 - Nesâî / kasamet: 9, 14 - İbn Mâce / diyat: 21 - Ahmed: 1/79, 119, 122) Bunun aksine Rabia hadîsinde Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin Hayber fethedildiğinde bir kâfire karşılık bir Müslüman’a kısas tatbik ettiği belirtilmektedir. Bu durumda iki rivâyet arasında bir çelişki vardır. Yoksa biri diğerini hükümsüz bırakır ölçüde midir? Hadîs araştırıcıları nakledilen bu hadîsin «münkati’» olduğunu ve râviler zincirinde Beylemânî gibi zayıf tanınan bir râvinin tesbit edildiğini ortaya koymuşlardır. O halde birinci hadîs delil getirilmeye daha uygun ve sıhhat bakımından daha güvenilirdir.
Bir kişiye karşılık birkaç kişi öldürülür mü?
Yine Sahîh-i Buharî’nin İbn Ömer (R. A. )dan yaptığı sahih rivâyete göre, birkaç kişi bir erkek çocuğu aldatıp bir yere götürerek öldürmüşlerdi. İkinci Halîfe Hazreti Ömer (R. A. ) öldürme olayını ortaklaşa yaptıkları gerekçesiyle hepsinin kısasa tabi tutulmasını, yani hepsinin idam edilmesini emretmiş ve sonra şöyle ilâve etmiştir: «San’a halkının hepsi bir adamı öldürmekte ortaklaşa hareket etse, yani hepsi toplanıp bir adamı öldürse, hiç tereddüt etmeden hepsini de ölüm cezasına çarptırırım! »
İmam Mâlik’in Muvatta’ adlı eserinde de buna yakın bir rivâyet vardır.
İmam Ahmed bin Hanbel, «Cana can, göze göz.... » âyetine dayanarak, bir kişiye karşılık bir cemaatin öldürülemiyeceğini söylemiştir. Çünkü âyet eşitliği ve denk bir karşılık getirmiştir.
Oğluna karşılık babası kısas edilir mi?
Baba kasden ve bilerek oğlunu öldürdüğü takdirde hüküm nedir? Şâfiî ve Hanefî imamlarına göre sadece diyet gerekir. Çünkü sevgi daha çok aşağıya iner. Bir baba isteyerek oğluna kıymaz. Genel kaide budur. İstisnaî olaylar bu kaideyi bozmaz. İmam Mâlik’e göre, baba bile bile oğlunu, özür ve şüpheye yer vermiyecek şekilde öldürürse kısas gerekir. Ahmed bin Hanbelʹe göre kısas gerekmez, diyet gerekir. Çünkü İkinci Halîfe Ömer (R. A. ), oğlunu öldüren adamı öldürmedi, fakat ona ağır bir diyet yükledi. (Geniş bilgi için bak: İbn Kesir Tefsiri, Lübubutte’vîl, Kurtubî, İbn Cerir, Alûsî ve Edvaü’l-Beyân tefsirlerine).
Diğer bir husus da, âyetin başlangıcı, genel anlamı özellemez. Bu bakımdan hürrün köle, erkeğin kadın karşılığında kısas edilmesi âyetin maksadına ters düşmez. Kadının erkek, erkeğin de kadın karşılığında kısas yollu öldürülmesi bütün müctehid imamlar tarafından kabul edilmiştir. Çünkü kısasla ilgili diğer âyetler, yukarıda konumuzun özünü oluşturan âyeti açıklamaktadır. Biri müfesser, diğeri müfessir durumunda sayılır. Çünkü eşitlikten maksad, can eşitliğidir, cinsiyet ve sıfat eşitliği, ya da hürlük ve kölelik eşitliği değildir. «Cana can... » bu ihtimalleri kaldırmaktadır. Hem hayat hakkı hepsi için ayni ölçü ve anlamdadır. Özellikle Hanefî imamları bu konu üzerinde durmuş ve eşitliğin can eşitliği olduğunu isbata çalışmışlardır.
SOSYAL YÖNÜ
İslâm Dini, tamamen İlâhî olduğundan hayatı korumaya ne kadar önem veriyorsa, onu devam ettirmeye de ayni ölçüde önem verir. Hayat hakkının son derece saygıdeğer olduğunu söyler. Bir insanı haksız yere öldürmenin bütün insanları öldürmek kadar ağır bir suç ve cinayet olduğunu vurgular. Bu nedenle anne kendisini hayatının sonuna kadar öz çocuğuna verir. Gerekirse onu kurtarmak için kendini fedâ eder. Karı kocanın uyum içinde birarada yaşaması âilenin devam etmesini, huzur ve sevinç içinde varlıklarını sürdürmesini sağlar. Başka bir canlıya hayat hakkı vermek insanın ruhunun derinliklerine işlenmiştir. Bu bakımdan haksız yere öldürülen bir kişiye herkes üzülür ve katilin ceza görmesini arzular. Ama toplumun huzur içinde yaşama şansına engel olan, davranışlarıyla aile ve toplumu devamlı huzursuz eden, vücutta kangren olan bir organ durumuna gelen bir insanı ne yapmak gerekir? Tedavisi mümkün olmayan bir organı kesip atmaktan başka çare yoksa, elbetteki, diğer organların ve vücudun diğer kısımlarının yaşayabilmesini sağlamak için onu kesmek gerekir. İslâm hem kollektif yaşayışımızı, hem ferdî hayatımızı idare etmemizi emreder. Bu nedenle düşüncelerimizi Kur’ân’ın yüksek ahlâk öIçüleri içinde düzene sokmamız, davranışlarımızı başkasının zararına yönelmeden disipline etmemiz, insanlıktan yana sevgi, merhamet ve şefkat duygularımızı Peygamberimizin yüce Sünneti doğrultusunda geliştirmemiz toplum halinde millet olarak yaşamamızın değişmiyen yoludur. Bu yolu hiç kimsenin dikenlerle kapatma hakkı yoktur. Düşüncesini, duygularını idare edemiyen, çılgınca yaşamayı, çevresini hiçe sayıp sınırsız hürriyet içinde aklının estiği gibi davranmayı hayatın tek yolu olarak gören; cehaletinden gelen bir tuğyanla can yakan, kan döken, haklara el uzatan ve her yönüyle toplum için zararlı duruma gelen kimseyi uslandırmak yine toplumun görevidir. Bu uslandırma kan dökmeden önce başvurulacak ilk çaredir. Haksız yere dökülen bir kan varsa, uslandırmanın en etkili yolu ve yöntemi, öldürülenin velilerini tatmin için kısastır. Bu, yukarıda belirttiğimiz gibi artık işe yaramıyan ve bırakıldığı takdirde vücuda zarar veren bir organ durumundadır.
«Kısasta, ey akıl sâhipleri sizin için hayat vardır. »
Âyeti, belirtilen gerçeği hatırlatır; İnsanı uslandırma yolunu en iyi bilen Allah’ın yine insanlıktan yana topluma mutluluk va’deden emrini sağduyunun ölçüsüne getirir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki kısas âyetiyle öldürülme olayından söz edilmekte ve misillemede toplum için hayat nîmeti bulunduğuna dokunularak kamu düzeninin, toplum ve âile yararının, fertlerin huzur içinde yaşamasının önemine dikkatler çekilmektedir. Aşağıdaki âyetlerle, ölmek üzere olan veya kısas hükmüyle cezalandırılmak üzere bulunan kimsenin vasiyet etmesi, ömrünün son demini hayır ve iyiliklerle kapaması tavsiye ediliyor ve yapılan bir vasiyyetin değiştirilmesinin ağır bir vebal taşıdığı belirtiliyor. Böylece iki âyet arasındaki ilgi, ölüm ve öldürme, ölüm cezasına çarptırılma olayından doğmaktadır.