Bakara Suresi 172-173. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْزِيرِ وَمَا اُهِلَّ بِهِ لِغَيْرِ اللّٰهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَا اِثْمَ عَلَيْهِ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

172.

Ey iman edenler! Eğer siz ancak Allah'a kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların iyi ve temizlerinden yiyin ve Allah'a şükredin.

Diyanet İşleri

173.

Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

172- Ey imân edenler! Sizi rızıklandırdığımız şeylerin iyi ve temiz olanından yeyin. Eğer yalnız Allahʹa tapıp kulluk ediyorsanız Oʹna şükre­din.

173- O, ancak size ölüyü (ölü hayvan etini), kanı, domuz etini; bir de Allahʹdan başkası adına boğazlanan hayvanı harâm kılmıştır. Ama (açlıktan) darda kalana (başkasının hakkına el uzatmamak ve zarûret miktarını aşmamak şartiyle) günah yoktur. Şüphesiz ki, Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

İLGİLİ HADÎSLER:

«Şüphesiz ki Allah güzel ve temizdir ve ancak güzel ve temiz şeyi kabul eder. Allah peygamberlere emrettiğini müʹminlere de emretmiş ve şöyle buyurmuştur: «Ey peygamberler! Temiz şeylerden yeyin; güzel ve yararlı amelde bulunun. Ve ey müʹminler! Siz de size rızık olarak verdi­ğimizin temiz ve helâl olanlarından yeyin. »

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz devamla buyurdu ki:

«Adam saç sakalı karışık tozlu bir vaziyette yolculuğunu uzatır da elini göğe kaldırıp: Ya Rabbi! Ya Rabbi! der; halbuki yediği haram, içti­ği haram, giydiği haramdır; haramla gıdalanmıştır; artık onun duâsı ne­rede ve nasıl kabul olur?! » (Sahîh-i Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den).

«Denizin suyu temiz, ölüsü helâldır. » (Sünenler).

«Bize iki ölü (hayvan) ve iki kan helâl kılınmıştır: Balık ve çekirge; ciğer ve dalak. » (İbn Mâce - Darekutnî - Ahmed bin Hanbel: İbn Ömer (R. A. )dan).

Büyük sahabi Selmân Farisî (R. A. ) diyor ki:

Peygamber (A. S. ) Efendimizden (Mecusîlerin hazırladığı) yağ ve pey­nirden, bir de yaban eşeğinden sorulduğunda şöyle buyurdu:

«Helâl, Allahʹın kendi Kitabında helâl kıldığı şeylerdir; haram Allahʹın kendi Kitabında haram kıldığı şeylerdir. Bu konuda söz etmediği şeyler ise, bağışladığı (af kapsamına soktuğu) şeylerdir (onları mubah saymış­tır). » (İbn Mâce: Selmân Farisî (R. A. )den).

BEDEN VE RÛH SAĞLIĞIMIZ

172. Âyetle, inanmışlara, kendilerine ait rızıklardan da ancak iyi ve temiz olanlarını yemeleri emredilmiştir. Bu emir, hayatı korumak için gün­lük protein ve kalori ihtiyacı nisbetinde yemekle ilgiliyse vücub içindir. Misafirle birlikte oturup yemekle ilgiliyse sünnete yakın bir anlam taşır. Bu ikisinin dışındaki hallerde yemekle ilgiliyse mubahlık ifâde eder. Her üç durumda da sağlığımızın korunmasına işâret edilmektedir. Çünkü in­san, iyi, güzel ve temiz yaratılmıştır. Bedenine yerleşen ruh, Allah’­tan geldiği için daima iyiye, güzele, temize ve helâla eğiktir. Melekler de böyledir. Bu nedenle murdar ve zararlı, haram ve şüpheli şeylerden ye­memiz sağlığımızı bozacağı gibi bunların çoğu ruhumuzu da kirletip pas­landırır. Meleklerin bize yaklaşmasına engel olur.

Varlık âleminde her canlı, yaratılışındaki özelliğe göre gıdalanır. Ko­yuna et, yağ ve yumurta gibi proteinli gıda maddeleri yedirirsek bundan son derece rahatsız olur. Aslana ot verecek olursak dönüp bakmaz. Hiç­bir canlıya sunulmayan çok çeşitli ve zengin ni’met sofrası insanlara su­nulmuştur. Ama bu kadar çeşit ve zenginlik içinde her şeyin kapısı ardı­na kadar ona da açılmamış; beden ve ruh yapısına, aile ve topluma zarar verecek şeylerden men’edilmiştir. Çünkü insan en şerefli ve en mükem­mel canlı olarak yaratıldığından ona en temiz ve yararlı gıda maddeleri helâl ve mubah kılınmıştır. Hem ona sunulan yiyecek maddeleri onun yaratılışındaki özelliğine denktir. Kur’ân ona AHSEN-İ TAKVÎM = En güzel biçim sözünü yakıştırırken HELÂL-TAYYİB anlamında rızkını kendisine helâl ve temiz bir kanaldan elde etmesini öğütler. O halde insan hem ya­ratılışındaki en güzel biçime, hem de ruhundaki yüceliğe ve kendisine su­nulan bol ve o nisbette zengin çeşitli ni’metlere karşı sabah akşam şük­retmen, günlük hayatının her safha ve döneminde Allah’ı üstün bir sevgi ve saygıyla hatırlamalı değil midir?

«Eğer yalnız Allahʹa tapıp kulluk ediyorsanız O’na şükredin. » cümle­si işte bunu ifade eder.

İLMÎ YÖNÜ

Yukarıdaki âyetlerle birçok haramlar arasından önemli dört madde üzerinde durulmuştur. Çünkü bunlar daha çok o devirde Arapların üze­rinde ısrarla durup helâl saydıkları maddeler olmakla beraber, günümüz­de de bunları murdar ve zararlı saymıyarak yararlanmaya çalışanlar ek­sik değildir. Özellikle Hıristiyan milletler, bu dört maddeyi yemekte bir sakınca görmemektedirler. Gerçi ilim adamları bunların zararları üzerin­de durmuştur. Ama kilise karşı çıkmayınca buna aldırış eden olmamıştır. Bilindiği gibi Tevrat ve Incil’de helâl ve haram üzerinde detaylı yazılı bel­geler bulunmamaktadır. Zamanla değiştirile değiştirile aslından uzaklaş­tırılıp insanların zevk ve arzusuna göre bir şekil almıştır. Kur’ân-ı Kerîm her türlü beşerî müdahaleden korunduğu ve tek kelime ve harfi bile de­ğiştirilmediğinden İlâhî ahkâmı olduğu gibi yansıtmakta ve böylece insan için yararlı ve zararlı maddeleri belirlemektedir. Şimdi sözü edilen dört maddenin haram sayılmasının hikmeti üzerinde duralım :

1. ÖLÜ HAYVAN ETİ

Ölmüş bir hayvanın eti insan sağlığına zararlıdır. Normal şekilde bo­ğazlama ameliyesi yapılmadığından vücuttaki kan dışarı akmamış oluyor. Kan ise kısa zamanda kokuşan bir maddedir. Kokuşunca da bir takım za­rarlı bakterilerin sür’atle oluşmasını sağlar. Kokuşan bir maddede oluşan bakteriler toksin denen zehirler meydana getirirler; bunlar içinde bulunduğu ortama atılır ve orada t o k s i k bulaştırma yapar. Kanın kokuşması kısa zamanda ete te’sir eder, ayni ortam ette de oluşur.

Denilebilir ki, ölü bir hayvanın, bir hastalıktan değil de, bir süsme, yuvarlanma, yüksekten düşme, ya da ağır yaralanma sonucu ölmüş ol­ması ve kanı kokuşmadan yenilmesi ne zarar verir? Buna şu cevabı ve­rebiliriz: Önce Allah bunu haram kıldığı için artık bir yararı ve zararı var mıdır? diye üzerinde şüpheyle durmak doğru değildir. Sonra bir şeyin azına, hafifine cevaz verildiği takdirde onun çoğunun ve ağırının önüne geçmek mümkün değildir. Bir kaşık şarap da pek zarar vermez. Ama bu­na cevaz verildiği takdirde şarabı haram kılmanın anlamı kalmaz. Bir de insanları haram ve murdar şeyleri alıp satmaktan, yeyip yedirmekten da­ha çok din korur, Allah korkusu engel olur. Bu konuda gelişen vicdan İlâ­hî bekçilik görevini yerine getirir.

2. KAN

Kan, yukarıda belirttiğimiz gibi çok çabuk kokuşan bir sıvıdır. Özel­likle İslâmʹın haram saydığı kan, akıtılmış olanıdır. Yani hayvan boğazlan­dıktan sonra dışarıya akıtılan kan haram, içinde kalan ve artık dışarı çık­mayan kan helâldir. Hayvanın İslâmî biçimde boğazlanmasından sonra haliyle et ve damarlarda az da olsa kan kalır. Bulunduğu ortam içinde be­lirsiz hale gelip zararlı olmaktan çıkar.

3. DOMUZ ETİ

İlmî araştırmalar, laboratuvar çalışmaları domuz etinin insan sağlığı üzerinde olumsuz etkiler yaptığını tesbit etmiştir. Bunları birkaç madde halinde sıralayabiliriz:

a) Domuz eti ruh ve karakter üzerinde olumsuz yönde etki yapar. Daha çok günlük protein ihtiyacını bu etten karşılayan kimselerde kıs­kançlık ve gayret duyguları dumura uğrar. İbn HALDUN birçok kabileler üzerinde yapmış olduğu ciddi araştırmalarında hayvanî etlerin ruh ve ka­rakter üzerindeki te’sirlerini çok açık ve belirgin gördüğünü kaydetmiştir. Bugün bu etin Batı ülkelerinde yaşayan insanlar üzerindeki bu olumsuz yöndeki etkilerini bilmekteyiz.

b) Vücuttaki (E) vitaminini tahrip ettiği ve bu yüzden hormonlara te’­siri ve cinsî kudretin azalmasına yol açtığı görülmüştür. Özellikle domuz yağının bu husustaki tahribatı daha fazladır, diyenler her geçen gün art­maktadır.

c) Domuz yağı, diğer hayvansal yağlara oranla daha ağır olduğun­dan fazla miktarda ve devamlı yenince kolesterol’ün damar kenar­larında birikmesine yol açtığı anlaşılmış, diğer yağlarda ise bu zararın da­ha az nisbette bulunduğu görülmüştür.

d) Domuz etinde meydana gelen trişin denilen kurtçukların zararlı ve öldürücü nitelikte olduğu, toksin salgı yaptığı bilinmektedir. Bu tür parazitler -20 derecede ancak ölebiliyor. Trişinlerin 2 ilâ 4 derece­lerde ette 250 gün, -15 derecede 15 gün yaşadığı tesbit edilmiştir.

Halbuki domuz etleri âdet olduğu gibi dondurucu depolarda -10 de­recede bırakılmaktadır. Bu yüzden gelişmiş ülkelerde bile sık sık ölüm olaylarına raslanmakta ve bir takım çareler araştırılmaktadır. Nitekim son yıllarda Amerika ve Kanada istatistiklerinden anlaşıldığına göre bu iki ülke halkının % 18’i trişinoz hastalığından muzdariptir. Bu hastalık bi­lindiği gibi domuzun adalelerinde mevcut trişinin faaliyetinden meydana gelir. Sözü edilen trişinin bir kere insan adalesinde yer aldıktan sonra bir daha antibiyotikler veya başka ilâçlarla tedavisi pek mümkün olmamak­tadır.

Buna bir örnek verecek olursak, Kore savaşında kalb hastalığından ölen ve ortalama yaşları 22 olan 300 Amerikan askeri, yapılan otopsi muayenesinde, hepsinin bol miktarda domuz eti ve yağı yedikleri; sava­şın verdiği asabî gerginlik neticesi yağ yakma makanizmalarının bozul­masıyla öldükleri tesbit edilmiştir. Tabii, trişinlerin salgıladığı toksinleri de unutmamak gerek. Halbuki Japon askerlerinde bu tür ölüm onlara oranla % 90 düşük idi. Çünkü Japon askerleri daha çok balık ve pirinçle bes­leniyorlardı.

Bütün bu te’sir edici sebepleri bir tarafa bırakacak olursak biz mü’minlere göre, ister sözü edilen olumsuz etkileri olsun, ister olmasın, değilmi ki Allah domuz etini haram kılmıştır; o takdirde mutlaka zararlıdır ve kaçınmamız gerekmektedir.

4. «Allah’dan başkası adına boğazlanan hayvan. »

Allahʹın insanların yararlanması için yaratıp lütfettiği hayvanlardan eti yenenleri avladığımız ya da boğazladığımız zaman, onu bizim elimize ve istifademize veren Yüce Kudreti hatırlayarak «Bismillah = Allah adıy­la» dememiz kadar tabii ne olabilir? O’nun verdiği ni’mete el uzatırken O’nun adını anmak, kadirbilirliğin, nezaket ve terbiyenin gereği değil mi­dir? Ciğerimizi kirleten bir sigaraya, dudaklarımızı burkan acı bir kahve­ye teşekkürü bir nezaket sayarken, sayılmıyacak kadar çeşitli niʹmetlerini önümüze sergiliyen ve bünyemizin temel taşını teşkil eden hayvansal ete, boğazlamak üzere elimizi uzatırken Bismillah dememiz küçümsene­cek bir davranış mıdır?

Bunun için Fikir Adamı Halil CİBRAN, Nebî adlı eserinde bu konuya dokunarak diyor ki: «Bir hayvanı boğazlarken için için ona de ki: Seni benim elime sunan Kudret, bir gün beni de daha kudretli ellere teslim edecektir. »

Tevrat ve İncilʹde bu mevzu :

Yahudi ve Hıristiyanların, Allah’ın haram kıldığı şeylerden yemeleri ve bunda bir sakınca görmemeleri, dinlerinin verdiği bir cevaz değildir. Çünkü ne Tevrat, ne de Incil’de bunların helâl olduğuna ait bir kayıt yok­tur. Üstelik Matta İncili: 26/26 bölümünde şarabın İsâ (A. S. ) tarafından yasaklandığı yazılıdır. Domuz hakkında ise şu kayıtlara raslamaktayız: «Ve İsâ onlara derhal izin vermekle temiz olmayan ruhlar çıkıp domuzla­ra girdiler. » Markos, Bab 3/13’de gayet açık bir anlatım içinde domuz­lara temiz ruhların değil, kabirlerden çıkan kötü ruhların girdiğini bildir­mekte ve domuz hakkında az da olsa bir bilgi vermektedir. Kitab-ı Mukaddes’in son baskılarında her nedense bu cümle değiştirilmiş, ayrı bir anlatım kalıbına sokulmuştur. Ama eski harflerle basılan nüshalarda be­lirttiğimiz cümleye her zaman raslamak mümkün.

AHLÂKÎ YÖNÜ

İnsanın yaratılışındaki azizlik ve ruhundaki mükemmellik başka bir yaratıkla kıyas edilmiyecek bir özellik ve anlam taşır. Rûh melek sıfatın­da; nefs ve beden diğer canlılara yakın bir nitelik taşır. insana, bu aziz­liğine ve kendinden üst ve alt tabakadaki varlıkların sıfat ve niteliğini bir­leştirip taşımasına uygun ölçü ve değerde nice ni’metler sunulmuştur. Onlardan yararlanırken ruhun yüceliğini zedeliyecek, beden sağlığını bo­zacak nesnelerden şiddetle kaçınmamız gerekir. Bu bakımdan insanı kendi kudret eliyle yaradan Allah onun bu mükemmelliğine, şeref ve azizliğine uygun olmayan maddeleri haram, uygun ve yararlı olanlarını helâl kılmıştır. Onun içindir ki, helâl lokma, duâ ve ibâdetin Allah’a yük­selip kabul olunmasını sağlar. Ruhun paslanmasını, vicdanın silik hale gelmesini önler. Haram lokma bunun tam aksine sebep olur. Nitekim Re­sûlüllâh (A. S. ) Efendimiz:

«Ey insanlar! Şüphesiz ki Allah güzeldir, temizdir; ancak güzel ve temiz olanı kabul eder. » (Tirmizî / Tefsir: 2/36. edeb: 41. Daremi / Rıkak: 9. Ahmed: 2/328)

Buyurmuştur.

Bu bakımdan helâl lokma vicdana serinlik, ruha rahatlık, kalbe güç ve esenlik verir. Toplum bünyesinde haksızlığa, sürtüşüp itişmeye kapı aç­maz. Herkes canından ve malından endişe duymayıp güven içinde yaşar. Haram lokma, haksızlığa yolaçar, güveni sarsar, toplum yapısında huzur­suzluk doğurur.

FIKHÎ YÖNÜ

Ümmetin âlimleri ölmüş hayvan etinin haram olduğunda birleşmiş, görüş birliğine varmışlardır. Ancak bu genel kaideden İslâm Şeriatı balık­la çekirgeyi ayırmıştır. Çünkü Peygamber (A. S. ) Efendimiz: «Denizin su­yu temiz, ölüsü helâldir. » Buyurmuştur. (Tirmizî: Hadisün Hasenün Sahihün).

Çekirge konusunda İbn Ebî EVFÂ (R. A. )dan yapılan sahih rivâyete göre, şu husus nakledilmektedir: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizle birlikte yedi ya da altı kutsal savaşa katıldık; onunla beraber bulunduğum gün­lerde açlığımızı gidermek için çekirge yedik. Resûlüllâh (A. S. ) bizi bun­dan alıkoymadı. » (Sahîh-i Buharî - Müslim: İbn Ebî Evfâ’dan).

Bilindiği gibi balık boğazlanmaz. Ancak ölüp de su üstüne çıkan ba­lık, İmam Mâlik ile İmam Şâfiiy’e göre yenir. İmam Ebû Hanîfe ve arka­daşları bunu mekrûh saymışlardır. Çekirge konusunda da imamların ictihatları farklı olmuştur: İmam Ebû Hanîfe ile İmam Şâfiiy’e göre dirisi de, ölüsü de yenir. İmam Mâlikʹe göre ölüsü yenmez. Dirisi ise başı ko­parıldıktan ve ateşte pişirildikten sonra yenir.

K a n ’ın haram olduğunda imamların görüş birliği bulunmakla bera­ber, bazı hususlarında farklı ictihadda bulundukları tesbit edilmiştir. Ka­nın haram ve necis (murdar) olduğunda da ittifakı vardır. Bu nedenle kan yenmez, haramdır. İmam Şâfiiy’e göre, ister akıtılmış olsun, ister olmasın kan mutlaka haramdır. İmam Ebû Hanîfe’ye göre, balığın kanı haram değildir. Boğazlandıktan sonra etin içinde kalan kan da böyledir. Nitekim Hazreti Âişe Vâlidemiz (R. A. ) «Resûlüllâh (A. S. ) zamanında eti tencereye koyup pişirirken içindeki kandan dolayı suyu iyice sararırdı, biz de ondan yerdik; Resûlüllâh buna engel olmazdı» diyor. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2/212).

Domuzun bütün parçalarıyla birlikte haram olduğunda bu ümmetin âlimleri ittifak etmiştir. Allahʹın bu hayvanın yalnız etinden söz etmesi, daha çok yararlanılan kısmı olduğu içindir. Domuzun necis (murdar) olduğu hakkında ilim adamlarının çoğunun görüş birliği vardır. İmam Mâlik’e göre domuz murdar değildir, ancak eti haramdır, yenilmez. Dokunduğu yeri necis yapmaz. Diğer bütün hayvanlar da bu İmam’a gö­re böyledir, yani necis sayılmazlar. Bu konuda hayvanların temiz sayılma­sının sebebi, hayattır. İmam Şâfiî domuzun yaladığı yerin bir defa olsun yıkanmasıʹ gerekir, demiştir. Üç defa yıkanması daha uygun olur.

Allahʹtan başkası için boğazlanan hay­vandan maksad, bazı ilim adamlarına göre puta tapanların boğazladık­larıdır. O nedenle onlara göre Hıristiyanların Mesîh adına boğazladığı hayvan yenilir, haram değildir. Nitekim buna Atâʹ, Mekhûl, El-Hasen, Şa’bî ve Saîd bin Müseyyeb cevâz vermişlerdir. Çünkü Cenâb-ı Allah Kitap ehlinin boğazladığı hayvanların helâl olduğunu, genel bir anlatım ve de­yimle açıklamıştır. (Hanefî, Şafiî ve Hanbelî mezheplerine göre, o da haramdır, yenilmez Ancak Mesîh adına değil de normal şekilde kestikleri yenilir.)

Muztar durum (çaresiz kalıp yapmak zorunda bulunma hali) geniş açıklama isteyen bir mesele olmakla beraber âyette bunun sınırları belirlenip özetlenmiştir: Bir kimse Allahʹın haram kıldığı şeyler­den birini, ölmekten korktuğu ve bunu açlığını giderip ölmeyecek kadar yemek zorunda kaldığı için yerse, şu iki şartla câizdir: Nefsinin fazla ye­me, başkasının hakkına tecavüz etme istek ve arzusuna uymamak, ihti­yaç oranını aşmamak.. Bu bakımdan açlıktan ölüm derecesine varan kim­se, bulduğu haram şeyden canını kurtaracak kadar yemez de bu yüzden ölürse, intihar ölçüsünde bir anlam ve hüküm taşıdığı için cehenneme gi­rer. Çünkü yaşama hakkı muhteremdir ve korunması gereklidir.

Görülüyor ki âyette zaruret sınırlanmış, şahısların arzusuna bırakıl­mamıştır. Sahîh-i Buharî’de de Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizden zarûret miktarını soran sahabeye yukarıda belirtilen şartlar çerçevesi içinde sı­nırlanmış bir ölçü verdiği belirtilmiştir. İslâm Hukukunda «Zarûretler ken­di miktarıyla takdîr olunur. » kaidesi konumuzu oluşturan âyetten istidlâl edilmiştir. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Kaçınılmaz bir nedenle mubah olan bir şey ancak zaruret miktarınca mubah olur. Fazlası mubah değildir. Çünkü haramı mubah kılan cevâz illeti, zarûreti aşmakla kalkmış oluyor; bu bakımdan fazlası zarûretsiz alınmış ölçüsüne giriyor. (Bak: Celâl Yıldırım / Kur’ân Ahkâmı ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları: C: 2/403). Buna bir örnek verelim: Soğuktan donmak üzere bulunan bir kimse, tehlikeyi at­latacak miktarda başkasına ait odun ve yakıttan -ileride bedelini öde­mek niyetiyle- kullanabilir; fazlası ise haramdır.

O halde «Başkasının hakkına el uzatmamak ve zarûret miktarını aş­mamak şartiyle» denilince, bundan, açlıktan ölmek üzere bulunan kimse başkasına ait bir yiyeceğe ancak -bedelini veya mislini ödemek niyetiyle- el uzatır da ölmeyecek kadar yerse, bu mubah sayılır, hükmü anlaşılmak­tadır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Allah, yukarıdaki âyetlerle temiz şeylerin yenilmesinin mubah oldu­ğunu; insan sağlığına zararlı, ruh ve karakteri olumsuz yönde etkileyen murdar şeyleri açıkladıktan; diğer milletlerin bu ölçü ve sınırın dışına ta­şıp kendi arzu ve anlayışlarına göre ni’metlerden yararlandıklarını yere­rek asıl uyulması gereken doğru yolu belirttikten sonra aşağıdaki âyet­lerle KİTAP EHLİNİN (Yahudi ve Hıristiyan) bu gibi aşırılıkla kalma­yıp TEVRAT ve İNCİL’deki bazı hakikatleri gizlediklerini, son peygamber Hazreti Muhammed (A. S. ) Efendimizle ilgili belgeleri ya kısmen ya da ta­mamen değiştirip karşılığında önemsiz bir değer aldıklarını ve bu yüzden Kitap’ta ayrılığa düşmekle derin bir çıkmaza düştüklerini haber veriyor. Müslümanların böyle bir çıkmaza düşmemelerini dolaylı yoldan hatırlata­rak uyarıda bulunuyor.