Fussilet Suresi 13-18. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

فَاِنْ اَعْرَضُوا فَقُلْ اَنْذَرْتُكُمْ صَاعِقَةً مِثْلَ صَاعِقَةِ عَادٍ وَثَمُودَ اِذْ جَاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ اَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ اَلَّا تَعْبُدُوا اِلَّا اللّٰهَ قَالُوا لَوْ شَاءَ رَبُّنَا لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةً فَاِنَّا بِمَا اُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ فَاَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ اَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ اَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَكَانُوا بِاٰيَاتِنَا يَجْحَدُونَ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا صَرْصَرًا فِي اَيَّامٍ نَحِسَاتٍ لِنُذِيقَهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَخْزٰى وَهُمْ لَا يُنْصَرُونَ وَاَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمٰى عَلَى الْهُدٰى فَاَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ وَنَجَّيْنَا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ

17.

Eğer yüz çevirirlerse, onlara de ki: "Ben sizi Ad ve Semud kavimlerini çarpan yıldırım gibi bir yıldırıma karşı uyardım."

Diyanet İşleri

14.

Hani onlara peygamberler önlerinden ve arkalarından gelmiş, "Allah'tan başkasına ibadet etmeyin" demişler, onlar da, "Eğer Rabbimiz dileseydi (Peygamber olarak) melekler indirirdi. Bu sebeple, biz sizinle gönderilenleri inkar ediyoruz" demişlerdi.

15.

Ad kavmi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamış, "Bizden daha güçlü kim var?" demişlerdi. Onlar, kendilerini yaratan Allah'ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim ayetlerimizi inkar ediyorlardı.

16.

Biz de onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için o mutsuz kara günlerde üzerlerine dondurucu bir rüzgar gönderdik. Ahiret azabı elbette daha rezil edicidir. Onlara yardım da edilmez.

17.

Semud kavmine gelince, biz onlara doğru yolu göstermiştik. Ama onlar körlüğü hidayete tercih etmişler ve yaptıklarına karşılık, alçaltıcı azap yıldırımı onları çarpmıştı.

18.

İnananları ve Allah'a karşı gelmekten sakınanları kurtardık.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

13- Buna rağmen yüz çevirirlerse, de ki: «Ad ve Semûd’a düşen yıl­dırımın benzeri bir yıldırımla sizi uyardım. »

14- Hani onlara peygamberler, önlerinden arkalarından (seslenip) gelmişti de «ancak Allahʹa kulluk edin» (demişlerdi). Onlar ise: «Eğer Rab­bimiz dileseydi melekleri indirirdi. Bu bakımdan biz elbette sizinle gönderilen şeyi inkâr edenleriz! » Demişlerdi.

15- Ad kavmine gelince: Onlar, yeryüzünde haksız yere büyüklük tas­ladılar ve «Bizden daha güçlü kim vardır? » Dediler. Onları yaratan Allahʹ­ın kendilerinden daha kuvvetli kudretli olduğunu görmediler mi? Zaten on­lar âyetlerimizi bile bile inadla inkâr etmekteydiler.

16- Bu yüzden üzerlerine o uğursuz günlerde bir kasırga gönderdik ki, bunu Dünya hayatında onlara rezillik rüsvaylık azâbını tattırmak için yaptık. Âhiret azâbı ise daha rüsvay edicidir ve onlar yardım da göremez­ler.

17- Semûd kavmine gelince: Kendilerine doğru yolu gösterdikse do onlar körlüğü doğru yola tercîh ettiler. Bu sebeple kazanıp elde ettiklerine karşılık aşağılayıcı azâp (olarak) yıldırım onları yakalayıverdi.

18- İmân edenleri, (Allahʹtan) korkup (fenalıklardan) sakınanları ise, kurtardık.

İNKÂRCI ZORBALARI UYARMAK

«Buna rağmen yüz çevi­rirlerse, de ki: «Ad ve Semûdʹa düşen yıldırımın benzeri bir yıldırımla sizi uyardım.. »

Arap Yarımadası’nda kalıntıları bulunan Âd ve Semûd kavimlerinin niçin yok edilerek bir masal haline dönüştürüldüğü konu edilerek hem Mek­keli azgın müşrikler, hem de her çağda yaşamakta olan o tiynetteki inkâr­cılar uyarılmakta ve bir gün yine tarihin tekerrür edeceği hatırlatılmakta­dır.

Âyetin açık anlatımından anlıyoruz ki: Tarih boyunca hak ile bâtıl mü­câdelesi sürüp gelmiş, her devir ve çağda bu mücadelenin bıraktığı yankı kulaklara aksetmekten geri kalmamıştır. Gerçek bu olunca, haktan yana olan mü’minlerin her zaman peygamber metoduyla yola çıkmaları, imanla ilmi birleştirerek teblîğ ve irşâd hizmetini sürdürmeleri ve kaba kuvvete, saldırı ve haksızlığa karşı, günün şartlarını dikkate alarak bir strateji uy­gulamaları gerekmektedir. Çünkü hak saldırgan ve zâlim değildir; hele şar­latan, fitne ve fesat çıkaran hiç değildir. O hep ağırbaşlı, vakarlı, temkinli, yapıcı ve ıslâh edicidir. Vurucu bir kuvvet oluşturduktan sonra da, düşma­nı saldırmadıkça o saldırmaz, hasmı tuğyan edip hakları çiğnemedikçe o karşı koymaz. Zira hakkı temsîl edenlerin amaç ve maksadı, dünya salta­natı değil, Cenâb-ı Hakk’ın kurduğu düzen içinde insan olmanın anlam ve hikmetini anlayarak yeryüzünde Allah’a imân doğrultusunda güven ve huzur sağlamak; azgın zorbaları durdurup birbirini sevip sayan toplumlar vücu­da getirmektir.

AD VE SEMÛD KISSASI

«Ad Kavmi’ne gelince: Onlar, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve «Bizden daha güçlü kim vardır? » dediler.. »

Cenâb-ı Hak, sık sık inkârcı azgınları uyarmak ve dikkatlerini tarihî hakikatlere çekmek ve sünnetullahın şaşmazlığını hatırlatmak için Kur’­ân-ı Kerîmʹin yirmi dört yerinde Ad Kavmi’nden, yirmi altı yerinde de Se­mûd kavminden söz etmekte ve onların başına inen İlâhî azâbın bazı önem­li safhalarını açıklamaktadır.

Ancak sözü edilen iki kavimden bu kadar yerde tekrar tekrar söz edil­mesi, aynı söz ve aynı mana ve hükümleri tekrar etme şeklinde değil; az farklı anlatımla yeni yeni bilgiler, misâller ve hükümler vermeye yönelik bir tekrardır.

Kurʹân’da uygulanan İlâhî üslûp ve metod gereği, farklı mânalar, de­ğişik safhalar ve birbirine çok yakın anlatım şekilleri söz konusudur. O ba­kımdan bir kavim veya milletle ilgili kıssayı tam anlamıyla kavrayabilmek, mana ve maksadına nüfuz edebilmek ve nasıl bir misâl teşkil ettiğine akıl erdirebilmek için o kıssayla ilgili anlatımların tamamını biraraya getirmek gerekir.

Ayrıca aynı kıssanın tekrarı, konuyu unutmamamızı, idrâklerimizi o mi­sâle karşı uyanık tutmamızı ve hafızamızda yer eden izin derinleşmesini il­hâm etmektedir.

Buna bir misal verelim:

el-Hakka Sûresi 5. âyette, Semûd Kavmi’nin «tâğiye» ile yok edildiği açıklanır. «Tâğiye», daha çok sınırları aşan, yürekleri yerinden hoplatan korkunç haykırış anlamına gelir. Fussilet Sûresi 17. âyette ise, sınırları aşan o korkunç haykırışın «sâika» olduğu belirtilir. Bilindiği gibi, «sâika» birkaç manaya delâlet eden bir kavramdır: Yıldırım, şimşek, alâmet, korkunç ses, yok edici azap ve ansızın gelen korkunç ses sebebiyle düşüp ölmek ya da bayılıp kendinden geçmek bu cümledendir.

Konumuzu oluşturan Fussilet Sûresi 16. âyette Âd Kavmi’nin «Rîh-i Sarsar» ile helâk edildiği belirtilirken, el-Hakka Sûresi 6. âyette onların «Rîh-i Sarsar-i Âtiye» ile yok edildikleri açıklanmaktadır. Birinci anlatımla esen rüzgârın müthiş ve korkunç ses çıkardığına yer verilirken, ikinci an­latımda bu biraz daha açıklanarak o korkunç rüzgârın engel dinlemediği, sınırları aşıp her şeyi yıkıp yok ettiği «âtiye» sıfatıyla tanımlaması yapılır.

Bu misâlleri çoğaltmak mümkündür; ama tefsîrimizin hacmi pek mü­sait değildir. Ancak okuyucularımıza şunu tavsiye ederiz: Kurʹânʹda tekrar edilen kıssalar ve olaylar arasında birbirini tamamlayıcı ve açıklayıcı bağ­lar mevcuttur.

Konumuzu oluşturan âyet ile el-Hakka sûresinde aynı konuyla ilgili âyet arasındaki bu tamamlayıcı ve açıklayıcı bağı misal olarak vermemiz bunun açık belgelerinden biridir.

MİSÂL VERİLEN İKİ KAVMİN TUTUMUNUN ANA ÇİZGİLERİ

Hem Mekkeli putperest inkârcılara, hem de her çağda yaşayan inkâr­cı maddecilere, Hakk’a baş kaldırıp o yüzden yok edilen iki kavmin tutu­munun ana çizgileri verilerek gereken uyarı yapılmaktadır. Şöyle ki:

1- Sık sık gönderilen peygamberler, her vesileyle inkârcıların yüzlerine karşı teblîğ ve irşatla seslendikleri gibi, kendilerini dinlemeyip arkalarını döndürüp gidenlere de seslenmişlerdir. Buna karşılık onların peygamber­lere verdikleri cevap bütünüyle akıl ve mantık dışı olmuştur. Meselâ «Rab­bimiz dileseydi sizi değil, melekleri gönderirdi. Melek olmadığınıza göre size inanmayız» demelerinin makul ve makbul bir yanı var mıdır?

2- Ad Kavmi yeryüzünde haksızlık eden, hakları olmadığı halde bü­yüklük taslayan ve inkârda ısrar edip peygamberleri küçümseyen bir top­luluktu.

3- Kendilerinden daha güçlü bir kudretin bulunacağına ihtimal bile vermeyecek kadar İlâhî kudreti idrâkten mahrûm bulunuyorlardı.

4- Cenâb-ı Hakkʹın varlığına delâlet eden, akla ışık tutan âyet ve bel­geleri inatla inkâra devam ettiler.

Böylece inkâr inatla, kibir ve gururla birleşip azgınlık ve taşkınlığın son kertesine gelince İlâhî hüküm iniverdi de hepsini helâk çukuruna itip doldurdu.

Semûd Kavmiʹne gelince:

1- Kendilerine doğru yol gösterildiği halde körlüğü, sapıklığı tercîh ettiler.

2- Doğru olanı seçmedikleri için Hakk’a karşı daha çok kabalaşıp tuğyan ettiler. Haksızlığı benimseyip inkârla birleştirdiler ve o yüzden dö­nüşü zor, aynı zamanda çok tehlikeli bir yola girip, yürümeye ısrarla de­vam ettiler. Sonunda İlâhî sünnet gereği üzerlerine azâp hükmü ansızın ini­verdi.

İşte bu tabloyu birçok milletlerin tarihinde görmekte ve anlamaktayız. Önemli olan şudur ki, gelen büyük felâketin ve yok edici azâbın sebep ve hikmetini, maksat ve gayesini araştırıp bilmek ve ona göre gelecek günle­rimizi İlâhî sünnet doğrultusunda aydınlığa kavuşturmaktır.

Kur’ân her yanı ve yönüyle bize doğru yolu göstermekte; öğüt ve ib­ret alacağımız misaller vermekte ve tablolar çizip gözlerimizin önüne koy­maktadır.

Böylesine tehlikeli bir çizgiye gelmeden iki şeye büyük ihtiyaç vardır.

1- Allahʹa, Âhiretʹe ve Peygambere dosdoğru imân etmek,

2- Allahʹtan korkup her türlü şirk, inkâr, nifak ve şikaktan sakın­mak..

Görüldüğü gibi, küfür ve onun neticesi olan kötü azaptan kurtulmak oldukça kolay bir iştir. Gerçeği görüp, doğru yolu seçmek; sonra da ilâhî buyruklara uyup Allah’tan korkarak her çeşit fenalıktan kaçınmakla iste­nilen düzeye gelinmiş olur. Onun için Cenâb-ı Hak, Âd ve Semûd kavim­lerinin yok edilme sebep ve hikmetini misal olarak verdikten sonra şu âyet­le en doğru, en sağlam ve en güven verici hayat düzenini özetliyerek aklın nazarına veriyor: «İmân edenleri, (Allahʹtan) korkup, (fenalıklardan) sakı­nanları kurtardık. »

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, haktan yüz çevirenler uyarıldı. Küfür ve tuğyan­da ısrar eden Âd ve Semûd kavimleri misâl verildi. Sonra da imân ve tak­vanın lüzumu üzerinde durularak kurtuluş yolu gösterildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Allah düşmanlarının Âhiret gününde gözlerinin, kulaklarının ve derilerinin aleyhlerine şahitlik edeceği haber verilerek, kişi­nin bünyesinde taşıdığı her organını yaratıldığı amaç doğrultusunda kul­lanması emrediliyor ve İlâhî tesbitin aslâ hatâ yapmayacağına işâret edi­liyor.