MEÂLİ:
17- Onları ve Allahʹı bırakıp taptıkları şeyleri kaldırıp (hesap alanına) toplayacağı gün (Allah) onlara: «Siz mi şu kullarımı saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar? » der.
18- Onlar (tapılan şeyler), «seni tenzîh ederiz, bize senden başka dostlar ve sâhip edinmeler yakışmaz; ne var ki, sen onları ve babalarını nimetlerle zevke daldırdın, o kadar ki seni anmayı unuttular ve yok olmaya uğratılan bir millet oldular» derler.
19- Gerçekten, taptıklarınız, söyledikleriniz şeyler hakkında sizi yalanladılar. Artık bu durumda ne (azâbı) savmaya, ne de bir yardım (görmeye) gücünüz yeter. Sizden kim haksızlık ederse, ona da büyük bir azâp tattırırız.
20- Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de şüphesiz ki yemek yerler, çarşı-pazarlarda gezip dolaşırlardı. Bir kısmınızı bir kısmınıza deneme ve sınav vesilesi kıldık. Sabreder misiniz? Rabbin ise yeterince bilip görendir.
İLGİLİ HADÎSLER
Yüce Allah buyuruyor: «Ey ademoğlu, şüphesiz ki seni (birçok olaylarla) denemekteyim ve seninle (diğer insanları da) denemekteyim. » (Müslim/Iyaz b. Hammad’dan)
«Eğer ben isteseydim Cenâb-ı Hak benimle beraber altından ve gümüşten dağlar yürütürdü. » (Müsned-i Ahmed)
«Peygamberimiz (A. S. ) Efendimiz hükümdar bir peygamber ile resûl bir kul olma arasında (tercîh yapmak için) serbest bırakılmış; o, resûl bir kul olmayı tercîh etmiştir. » (İbn Kesîr: 3/313- sahîh rivayetle)
Açıklama:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz kavim ve milletlerin din ve dünya işlerini düzene sokan bir peygamberdir. Ancak hiçbir zaman hükümdarlığa heveslenmemiş, onlar gibi yaşamamıştır. Çünkü O, insanları kul ve köle gibi kullanan bir kral değil, fakiriyle zenginiyle, alimiyle cahiliyle oturup kalkan, onlara kardeşçe davranan ve her şeyini onların kurtuluşu ve mutluluğu uğruna harcayan müstesna bir önderdir. Dünya tarihinde Oʹnun bir eşine rastlamak elbette ki mümkün değildir.
«Sizden biriniz malca, fiziksel yapıca daha üstün kılınan birine bakmak istediği zaman, (ona değil, kendinden belirtilen hususta) aşağı olana baksın. » (Sahîh-i Buharî: Ebû Hüreyre (R. A. )den)
İLAHLAŞTIRILAN İnsanlar
«Onları ve Allahʹı bırakıp taptıkları şeyleri kaldırıp (hesap alanında) toplayacağı gün.. »
Âyetin açık anlatımından, Allah’ı bırakıp da ilâhlaştırdıkları şeylerin putlar olabileceği gibi, bazı önemli kişiler de olabileceği anlaşılıyor. Şöyle ki: İlâhlaştırılan putlar hiçbir zaman insanları saptırmazlar, yani böyle bir irâde ve yetenekleri söz konusu değildir. O bakımdan âhiret gününde Cenâb-ı Hakkʹın taştan, ağaçtan yontulmuş putlara: «Siz mi bu kullarımı saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar? » diye sorunca, onlar şu cevabı verecekler: «Seni tenzîh ederiz, bize senden başka dostlar ve sahip edinmeler yakışmaz.. »
Putların bu haklı cevabı şu inceliği yansıtmaktadır: Her şey hilkat kanununa ve yükletilen proğrama göre Hakk’ın emrine boyun eğmekte ve Oʹnu tesbîh ve tenzîh etmektedir. Cansız dediğimiz eşya kendi kendini hiçbir zaman ilâhlaştırma duygu ve düşüncesine sâhip değildir. Onlar mutlak itaat üzere, yaratıldıkları amaca yönelik olarak hizmetlerini sürdürmekteler. Onları ilâhlaştıran kalbi kör, vicdanı silik, kulağı sağır olan kâfirlerdir.
İlâhlaştırılan kişilere gelince, bunları iki grupta toplamamız mümkündür. Bir grup ilâhlaşmak sevdasında olmadığı, hattâ bundan nefret ettiği halde aşırı hayranları ve ölçüsüz dalkavukları onları ilâhlaştırırlar. Bu kötü sonuçtan haberleri olduğu halde engel olmaz da müfritleri kendi hallerine bırakılırsa, dolaylı şekilde ilâhlaştırılmayı kabul etmiş veya benimsemiş sayılırlar. O takdirde âhiret gününde İlâhî soruya karşı cansız putların verdiği tenzîhî mahiyetteki cevabı veremezler.
İkinci grup hem ilâhlaştırmadan hoşlananlar, hem de o havaya giren maceracılardır. Tarihin birçok dönemlerinde bu tiplere rastlamak mümkün. Onlardan biri de Fir’avn’dır. Yakın tarihimizde ise, bunlardan sivrilip dikkatleri üzerlerine çekenler vardır.
O halde ilâhlaştırılan kişileri diğer bir yorumla şu üç kısımda toplamak mümkündür:
1- Kesinlikle istemedikleri ve bu tarz düşünenlerden haberleri olunca bütün güçleriyle engel olmaya çalıştıkları halde aşırı hayranlarının onları vefatlarından sonra ilâhlaştırdıklarını görüyoruz. Meselâ: Yahudilerden bir kısmının Üzeyir (A. S. )ı Allah’ın oğlu; Hıristiyanların da İsa Peygamberi Allah’ın biricik oğlu diye tanımaları ve tanıtmaya çalışmaları bu cümledendir.
2- Büyük kahramanları ilâhlaştıranlar. Kahramanların böyle bir iddia ve arzuları olmadığı halde aşırı hayranlarının onları insan üstü görmeleri ve tanıtmaları ve az yukarıda belirttiğimiz gibi, o kahramanların da bir süre sonra kendilerine verilen o manevî payeden hoşlanmaları bu cümledendir.
3- Önce mürşit olarak sahneye çıkıp hayranları artınca mehdiliğe heveslenen; daha da hayranları çoğalınca peygamberlik iddiasıyla ölçüsünü aşan ve sonra da bununla da yetinmeyip Allah’ın kendilerine hülûl ettiğini söyleyerek kendilerini ilâhlaştıranlar bu cümledendir. Yakın tarihimizde İslâm âleminde ve birçok ülkelerde yankı uyandıran Ahmed Kadiyâni’yi ve Şirazlı Mirza Ali Muhammedʹi gösterebiliriz.
Birinci maddede açıklananlar, âhiret gününde Cenâb-ı Hakk’ın zikredilen sorusuna 18. âyette belirtilen sözle cevap vereceklerdir. İkinci ve üçüncü maddede açıklananlar ise, cevap veremiyecekler, hilâf-i hakikat bir söz söylemek isteseler bile kendilerine o imkân verilmiyecektir.
REFAH SEVİYESİNİN YÜKSEK OLMASININ TESİRLERİ
«Onlar (tapılan şeyler), «seni tenzîh ederiz, bize senden başka dostlar ve sahip edinmeler yakışmaz; ne var ki, sen onları ve babalarını nimetlerle zevke daldırdın, o kadar ki seni anmayı unuttular ve yok olmaya uğratılan bir millet oldular» derler.. »
İsra Sûresi 16. âyetin tefsirinde açıklandığı gibi, kavim ve milletleri, aile ve toplumları din, ahlâk ve fazîlet çizgisinden saptıran birçok sebepler vardır; ama ölçüsüz, külfetsiz, alın tersiz ve el emeksiz aşırı gelir ve onun tabii neticesi refah seviyesinin yükselmesi başta gelen sebeplerden biridir.
O bakımdan Kur’ân’ı Kerîm de, servet sayılı zengin ellerde birikmesin, gelir dağılımında adâletsizlik meydana gelmesin diye vergi, zekât, keffaret, adak, faizsiz ödünç ve sadaka adı altında birtakım yükümlülükler getirilmiştir.
Elliye yakın yerde erkek ve kadınlara hitapla mevcut mallarından zekât vermeleri emredilmektedir. Aynı zamanda borçlu sıkıntıda olursa ona mühlet verilmesi birkaç yerde tavsiye edilmekte ve zekâtın kimlere verilebileceği açıklanmaktadır.
Bu, hem müslümanların çalışıp zengin olmalarını, hem de kişinin yalnız kendisi için çalışmadığını ilhâm etmekte ve sosyal adâletin lüzumuna parmak basılmasını öğütlemektedir.
Nitekim Haşr Sûresi 7. âyetle Cenâb-ı Hak servetin sayılı ellerde birikmesinin doğru olmayacağını beyanla şöyle buyurmaktadır: «Allahʹın o (fethedilen) kasabalar halkından peygamberine ayırdığı ganîmet, Peygambere, Oʹnun (fakir) hısımlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlaradır. Tâ ki bu mal içinizden zengin olanlar arasında elden ele dolaşan bir servet haline gelmesin. »
Anlaşıldığı üzere İslâm gelir dağılımı konusunda kalıcı hükümler koymuş ve tezelden emek karşılığı olmaksızın servet biriktirmeyi takbîh etmiştir. Şöyle ki:
1- Nîmet külfetle orantılıdır. El emeği, alın teri esastır.
2- Fahiş fiatla mal satmak, müşteriyi aldatmak, faiz alıp vermek haramdır.
3- Zekât farzdır ve mutlaka muhtaçlara dağıtılması gereklidir.
4- Keffaret, adak, fitre, fidye, sadaka ve faizsiz ödünç toplumun sosyal adâlet çatısının direğini oluşturur.
5- İsraf kesinlikle haramdır.
6- Müslüman cemaatten yana hizmette bulunmak, onlarla dayanışma ve yardımlaşma içinde bulunmak vâciptir.
İşte kalıcı, yönlendirici, adâleti sağlayıcı bu emir ve kurallardan habersiz bir millet veya kavim, ya da toplum mal buldukça azıp sapıtır. Maddeyi tek amaç seçip önlerine koydukları için, ona ulaşmada her şeyi çiğnemeyi mubah sayarlar ve bunun neticesi olarak birbirini sömüren, birbirine acımayan, her kaptığını kâr bilen bir toplum veya millet meydana gelir. Nisâ Sûresi 16. âyette ülkelerin yıkılıp yok olmasının başlıca sebeplerinden biri, bu düzensizlik ve adâletsizlik gösteriliyor.
Nisâ Sûresi 5. âyette ise elde edilen serveti beyinsiz müsriflere teslim etmemiz yasaklanıyor ve Allahʹın bizlere verdiği nîmeti Oʹnun plân ve programına göre değerlendirmemiz emrediliyor.
BİRBİRİMİZE SINAV VESİLESİYİZ
«Bir kısmınızı bir kısmınıza deneme ve sınav vesilesi kıldık. Sabreder misiniz?. »
Yirminci âyetle tekrar peygamberlere câiz olan sıfatlara dönülüyor ve bu konuda idrakleri uyanık tutmak ve hafızadaki izi derinleştirmek için uslûb-i İlâhî gereği yedinci âyette müşriklerin Peygamber (A. S. ) hakkında neler düşündükleri ve aleyhinde ne gibi ölçüsüzlüklerde bulundukları konu edilirken, burada onlara cevap veriliyor.
Arkasından insanların bir kısmının diğer bir kısmıyla devamlı sınavdan geçirildiği bildirilerek müʹminlerin küfrün ve lüksün şatafatı karşısında kendilerine hakim olmaları öğütleniyor. Şöyle ki:
Kur’ân-ı Kerîmʹden nasibini almayan bazı soylu ve makam sâhibi kişiler, kendilerini çok yükseklerde görerek fakirleri ve zayıfları küçümser, onların bulunduğu meclise katılmayı gururlarına yediremezlerdi. Özellikle Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin Mekke ve Medine dönemlerinde bu gibi olaylarla karşılaştığı olurdu. İnsan unsuruna değer verip Allah yanında en şerefli ve itibarlının Allah’tan en çok korkup kötülüklerden sakınanlar olduğunu ilân eden İslâm Dini, câhiliye devrine ait bu gibi kötü âdetleri, sahte gururları temelinden yıkıp attı. Müslümanları birbirlerine kardeş yapmak suretiyle sınıf farkını kaldırdı.
Asr-i Saadetʹte Kureyş’in ileri gelenlerinden Âs b. Vâil, Ebû Cehl, Velîd b. Akabe ve benzeri soylular; Ebû Zer, Bilâl, Süheyl ve benzeri fakir ve kölelerin İslâmʹa girdiğine bakınca bu dini kabul edip onlarla birlikte aynı mecliste oturmayı bir türlü gururlarına yediremediler ve «biz bu alçak rezillerle mi aynı mecliste oturacağız?! » diyerek büsbütün küfürlerini artırdılar.
Sözü edilen kişiler, sayısız nîmetler içinde günlerini gün ederken, karnını doyuracak ekmek dahi bulamayan müʹminler Allah ve Peygamberini her şeyden üstün tutup dişlerini sıktılar ve midelerinin üzerine taş bağladılar ve böylece onlar sınavı kazanırken müşrikler kaybettiler.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Allah’ı bırakıp canlı-cansız şeyleri ilâhlaştıranların âhiret gününde taptıkları putlarla yüzleştirilecekleri haber verildi. Sonra da peygamberi insan üstü bir varlık şeklinde tahayyül eden müşriklere cevap verildi ve böylece peygamberin de bir insan olduğuna işârette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, âhirete inanmayan müşriklerin yersiz ve anlamsız birtakım isteklerde bulunmaları konu ediliyor. Dünyada değil, âhirette melekleri görebilecekleri belirtilerek kendilerine hiçbir ümit haberi verilmiyeceği hatırlatılıyor. İmansız bir amelin Allah katında hiçbir değeri ve mükâfatı olmadığına atıf yapılarak bu husustaki sünnetullaha dikkatler çekiliyor.