MEÂLİ:
167- Hani Rabbin kıyâmete kadar onları kötü azâba uğratacak kimseleri üzerlerine mutlaka göndereceğini bildirmişti. Şüphesiz ki, Rabbin cezâyı çok çabuk verendir ve O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
168- Onları yeryüzünde parça parça edip birkaç topluluğa ayırdık: Kimileri iyiler ve düzenli, kimileri de bundan aşağı düzensiz; iyilik ve düzene dönerler diye onları birtakım iyilikler ve kötülüklerle denedik.
169- Arkalarından onların yerine birtakım bozuk kimseler geldiler de kitaba vâris (sâhip) oldular; (hükümlerini değiştirme karşılığında) şu değersiz aşağılık dünyanın geçici malını almaya başladılar ve «nasılsa ileride bağışlanırız» dediler; buna benzer geçici bir mal (ve menfaat) gelse yine de almakta tereddüt etmezler. Allahʹa karşı haktan (ve doğruluktan) başka bir şey söylemiyeceklerine dair kitabda (mevcut hükümler uyarınca) söz alınmamış mıydı? Ve kitabdakini ders olarak okumuşlardı. (Allahʹtan korkup, kötülüklerden) sakınanlar için âhiret yurdu hayırlıdır. Artık aklınızı kullanmaz mısınız?
170- Kitaba (şuurlu) sarılıp namazı dosdoğru kılanlara gelince: Şüphesiz ki biz iyi yararlı amellerde bulunanların mükâfatını zayi etmeyiz.
171- Ve bir vakit biz (Tûr) dağını onların üzerine bir gölgelik gibi kaldırıp tutmuştuk da, üzerlerine düşecek sanmışlardı. Size verdiğimizi bütün gücünüzle tutun ve içindekini düşünüp hatırınızdan çıkarmayın; olur ki (Allahʹtan saygı ile korkup kötülüklerden) sakınırsınız.
YAHUDİLERE İŞKENCE YAPILACAĞI HABERİ
«Hani Rabbin kıyâmete kadar onları kötü azâba uğratacak kimseleri mutlaka üzerlerine göndereceğini bildirmişti.. »
Musa Peygamber zamanında ve ondan sonra İsrâiloğullarıʹndan çoğunun, Allah’ın kendilerine birçok lütuf ve yardımlarına rağmen isyan, günah, azgınlık ve ahlâksızlıkta ısrar etmelerine karşılık, kıyâmete kadar bütün yahudilerin cezalandırılacağı anlaşılıyorsa da, âyetin asıl delâlet ettiği mâna böyle değildir. Kıyâmete kadar bu milletin yaşayacağına ve irsî karakterlerinin pek değişmiyeceğine, zaman zaman aynı günah ve azgınlığa sapıp Hakkʹa baş kaldıracaklarına, o yüzden sık sık azâbâ uğratılacaklarına delâlet eder mahiyette bir anlatım tarzı söz konusudur.
Dünkü ve bugünkü Yahudilerin tutum ve tabiatı arasında pek fark yoktur. Hemen her çağda onlardan önemli bir kısmı ilâhı emirleri değiştirir, onun karşılığında çok değersiz şeyleri elde etmeyi mubah görürler de uyan, öğüt ve inzarlara rağmen bu huylarından vazgeçmezler. O yüzden. İlâhî gazabın kendilerine inmesini bir bakıma çabuklaştırırlar.
Süleyman Peygamber’in vefatından sonra Tevrat ile dosdoğru amel edenlerle, kendi çıkarlarını üstün tutup amel etmeyenler arasında tartışma, sürtüşme ve hattâ çatışmalar çıkmış, onların bu tutumu Asûr ve Kaideli lerin işine yaramıştı. Böylece Filistin halkının çoğu kılıçtan geçirilmiş, sağ bırakılanlar zincire vurularak Babil’e sürülmüştür.
Yetmiş yıllık veya daha fazla süren Babil esaretinden sonra bu defa Romalıların baskı ve hakimiyeti başlamıştır. Bu da uzun bir süre İsrâiloğullarıʹna kölelik devri yaşatmıştır. Böylece Kur’ân’da ilgili âyetlerle açıklandığı gibi azâplar aralıklı da olsa, Yahudilerin yakasını koyuvermemiştir. Kıyâmet kopuncaya kadar da süreceğinde hiç şüphe olmasın.. Yakın geçmişte Nazîlerin zulmüne uğramaları da bu misallerden biridir.
ONİKİ KABİLEYE AYRILMALARI
«Onları yeryüzünde parça parça edip birkaç topluluğa ayırdık.. »
Daha önce de belirtildiği gibi, Yakup Peygamber’in oniki oğluna uzanan oniki kabile bir arada anlaşamayınca, ayrıldılar ve iç çekişme başlamış oldu. TALÛT ile CALÛT tarafdarlarının vuruşması, o bölünmenin tabii sonuçlarından sadece biridir. Sonra Dâvud Peygamberʹin duruma hakim olup başa geçmesiyle ciddi bir disiplin sağlanabilmişti.
Âyetlerin açıklamasından da anlaşıldığı gibi, Allah o milleti birtakım iyilikler ve arkasından sıkıntı ve felâketlerle zikzaklı yollardan geçirerek bir elemeye tabi tuttu. İyiler kötülerden, haktan yana olanlar, bâtılı benimseyenlerden ayırt edildi. TALÛT’un kumandasındaki ordu savaşa giderken Şeria ırmağına yaklaştığında, ayrı bir denemeye tabi tutuldular «Kim bugün bu ırmaktan su içerse benden değildir!. » uyarısına pek azı uymuş, çoğu ise su içerek itaatsizlik etmişti. O durumda baştaki kumandan ve lidere itaat etmeyen bir orduyla düşmana karşı çıkıp savaşmak pek akıllıca olmazdı. Talût da öyle yaptı, itaatsızları ayırdı, Allahʹa gönülden inanıp savaşa katılanlarla düşman üzerine yürüdü. (Geniş bilgi için bak: Bakara sûresi 249. âyetin tefsiri)
DÂVUD VE SÜLEYMANʹDAN SONRA HIZLI DEĞİŞMELER
«Onları, yeryüzünde parça parça edip birkaç topluluğa ayırdık: Kimileri iyiler ve düzenli, kimileri de bundan aşağı düzensiz.. »
İsrâîloğulları bu iki peygamber devrinde altın çağını yaşamıştır. Üstün nimetlere erişmiş ve Allah’ın büyük lûtfuna lâyık görülmüşlerdi. Süleyman Peygamber’den sonra (M. Ö. 900 yy. ) otorite sarsılmış, iç huzursuzluk tekrar başgöstermişti. Toplumu sürükleyen din adamları ve devlet büyükleri, Tevrat’ın hükümlerinin halka ağır geldiğini ileri sürerek değiştirmeye ve birçok kısmını uygulamamaya yöneldiler. Dede ve babalarımız Rabbimiz tarafından bağışlandığı gibi biz de bağışlanırız diyerek iyice azıttılar. Dünya malını ve saltanatını dinî inançlarından üstün tuttular; değersiz menfaatlar karşılığında iman ve irfanlarını sattılar. Tabii, hepsi bu yolda değildi, karşı çıkanlar da vardır. Geçmişten ibret aldıkları için, bu gidişin bir felâketle noktalanacağından çok endişe duyuyor ve uyarılarına devam ediyorlardı. Ama ne çare, maddenin kalbler ve vicdanlar üzerinde oluşturduğu kalın siyah tabakayı gidermek mümkün olmuyordu.
Kendilerine verilen ve birçok milletlere verilmeyen kutsal kitap Tevratʹın değerini, uygulandığı takdirde sağlayacağı huzur ve düzeni anlayamadılar. Haksızlık ve azgınlığı huy edindiler. Kendi anlayışlarına göre, kurdukları terbiye sistemi, fazîletli, hakbilir, hukuktanır adam yetiştirmekten çok uzaktı.
İşte Babil esareti, bu tuğyanın; Romalıların baskını bu şuursuzluğun birer cezası idi.. O bakımdan 167. âyette, «Onları kötü azaba uğratacak kimseleri üzerlerine mutlaka göndereceğini bildirmişti.. » sözleriyle İsrâiloğulları’nın tarihine bakılması bildirilirken Yahudîlerin tarihte geçirdiği ıstıraplı dönemleri, ibret ve öğüt alınacak safhaları yaşamakta olan milletlerin gözleri önüne serilmek isteniyor. İlâhî sünnetin değişmeyeceğine, o bakımdan tarihin tekerrür edeceğine işârette bulunuluyor.
TÛR DAĞININ BİR GÖLGELİK ANLAMINDA YÜKSELTİLMESİ
«Ve bir vakit biz Tûr dağını onların üzerine bir gölgelik gibi kaldırıp tutmuştuk.. »
Tûr dağının bir gölgelik gibi kaldırılıp İsrâiloğullarıʹnın üzerinde tutulması olayı Kur’ân’ın dört ayrı yerinde geçer. Âyetlerin zahirinden, bu olayın hem İlâhî kudreti yansıtan bir muʹcize, hem İsrâiloğullarıʹnı sıcaktan koruyan bir gölge, hem de Allah’a ve Peygamberine verdikleri sözü tutmalarına, döneklik yaptıkları takdirde İlâhî hükmün tekrarlanacağına dair uyarı olduğu anlaşılmaktadır. Bakara ve Nisa sûrelerinde de, belirttiğimiz gibi, Tûr dağının İsrâiloğulları üzerine yükseltilip gölge kılınması cidden bir mu’cize midir, yoksa mecazî bir deyim olup dağın serin ve verimli eteğine yerleşme imkânına eriştirilmeyi hatırlatma mıdır? Bazı müfessirler dağın yükseltilmesinin bir tehdît olduğunu söyleyerek, Allah’a karşı kesin söz verdikten sonra ahde vefa etmelerini sağlamaya yönelik bulunduğunu ifade etmişlerdir. Şüphesiz ki, bu ve benzeri görüşler birer yorum niteliğindedir. İsrâiloğullarıʹnın Tih sahrasından (Sina Çölü) kurtulup Filistin dolaylarına gelip yerleşmelerine bakılınca âyetteki ifadenin mecazî bir anlam taşıdığı akla daha yakın kabul edilir. Allah ise, daha iyisini bilir.. (Bakara sûresi: 63-93., Nisa sûresi: 154- âyetlerin tefsirine bakılması.) Mevcut Tevrat’ta ise bu hususta ancak şu açıklamaya rastlayabildik:
Çıkış bölümünde Sina çölünde dağın karşısında Musa (A. S. ) vasıtasıyla İsrâiloğullarıʹndan, Allah’ın emirlerini tutacaklarına dair kesin söz alındığı ve o bakımdan üç gün sonra Rabbin Sina dağı üzerine ineceği (kudretiyle tecelli edeceği)nin haber verildiği anlatıldıktan sonra konu şu sözlerle tamamlanır: «Ve vaki oldu ki, üçüncü günde sabah olunca gök gürlemeleri ve şimşekler ve dağ üzerinde koyu bir bulut ve çok kuvvetli boru sesi oldu; ve ordugâhta olan bütün kavim titredi. Ve Allahʹı karşılamak için Musa, kavmi ordugâhtan çıkardı ve dağın eteğinde durdular. Ve Sina dağı, hep tütüyordu, çünkü RAB onun üzerine ateş içinde inmişti; ve onun dumanı ocak dumanı gibi çıkıyordu ve bütün dağ çok titredi. Ve boru sesi gitgide kuvvetlenince, Musa söyledi ve Allah ona sesle cevap verdi. Ve Rab Sina dağı üzerine, dağın tepesine indi ve Rab Musa’yı dağın tepesine çağırdı. Musa da çıktı…» (Tevrat-Çıkış: 19/1-25)
DİĞER BİR YORUM
Tur dağının yükseltilmesi bir muʹcize midir? Burada iki ihtimal var: Birincisi, Musa Peygamber’in hak resûl olduğunu bir defa daha kanıtlamak ve ilâhî kudretin her şeye nüfuz ettiğini, her şeyin üstünde mutlak hükümran bulunduğunu göstermek için ortaya konulmuş bir muʹcizedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, muʹcize hem fiziksel kanunların üstünde, hem de câri olan ilâhî sünnetin dışında âdet ve illet zincirini koparıp belli kanunları aşan bir olaydır. İkincisi, Musa Peygamber, Tur dağına yetmiş kişiyle çıktığında, Allahʹın KELÂM sıfatı surete intikal edip bulutta tecelli etti. Böylece ilâhî vahiy suretten surete geçiş sağladığı anlarda Tur dağı sanki yerinden kopup büyük bir gölgelik gibi onların üzerine düşüyormuş görünümünü verdi. Kudreti remzeden kesif bulut her tarafı kaplamış, dağ üstüne dağ oluşturmuş ve eteklere doğru yer yer sarkmış bulunuyordu. Bu muhteşem manzara karşısında Tûr yerinden kopmuş, yükselmiş gibiydi..
İşte bu iki yorumda yer alan iki ihtimal de Kurʹânʹın anlatımına uygun gelmekte, ifadede bir mecaz söz konusu olduğunu kuvvetlendirmektedir.
İLÂHÎ KUDRETİN DAĞA YÖNELMESİ AYNI ZAMANDA BİR UYARI NİTELİĞİNDEDİR
Gerek fiziksel, gerekse fizikötesi olaylar ve muʹcizelerden her birinin bir hikmeti ve yönlendirici, uyarıcı özelliği vardır. Hiçbir mu’cizeyi veya olayı hikmet dışı düşünmemiz mümkün değildir. Çünkü Allah mutlak hikmet sâhibidir; boş, anlamsız ve amaçsız bir iş yapmaz, bir olay meydana getirmez. O halde Tûr dağında kendini gösteren ilâhî kudretin o muhteşem manzarası ve kalbleri yerinden oynatan o heybetli görünümü önemli bir hikmete yönelik bulunuyordu. Kurʹân-ı Kerîm’de bu hikmet şöyle açıklanıyor:
«Size verdiğimiz (Tevratʹı ve diğer nîmetler)i bütün gücünüzle tutun ve içindekini düşünüp hatırınızdan çıkarmayın. Olur ki (Allahʹtan saygı ile korkup kötülüklerden) sakınırsınız.. »
Nitekim Tevrat, Tûr dağına indirilmiş, Musa Peygamber, onu o dağda telâkki edip levhalar üzerine yazmıştı. O bakımdan Tûr dağıyla Tevrat arasında unutulmaz bağlar bulunuyordu.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Musa Peygamberʹe indirilen kutsal kitaba dosdoğru uymayan İsrâiloğulları’nın yeryüzünde o yüzden nasıl bölünüp parçalandıkları ve iyiliklerle kötülüklerin birbirini izleyerek o milleti devamlı yoklayıp çetin sınavlardan geçirdiği anlatıldı.
Sonradan, onların yerine gelen nesillerinin ise, Tevratʹın hükümlerini dünya menfaatleri karşılığında değiştirdikleri ve yapılan uyarılara, «atalarımız bağışlandığı gibi, biz de bağışlanırız» diye cevap verdikleri konu ediliyor. Kitaba bağlı kalanların ise, mutlaka mükâfatlandırılacakları müjdeleniyor ve arkasından Tûr dağının İsrâiloğulları üzerine bir gölge gibi yükseltildiği hatırlatılarak tarihlerinden öğüt ve ibret almaları isteniliyor. Aşağıdaki âyetlerle ruhların Allah inancıyla yaratıldığı ve kendilerinden söz alındığı bildiriliyor.