MEÂLİ:
168- Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl ve temiz olarak yeyin; şeytanîn adımlarına uymayın (ona adım uydurmayın). Çünkü o size apaçık bir düşmandır.
169- O ancak size kötülüğü, hayâsızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.
İNİŞ SEBEBİ
Sakîf, Huzaa ve Müdlec oğulları Câhiliyye devrinde beşinci erkek deveyi, kulağını yarıp salıverirler, başlarına bir dert gelince veya yerine gelmesi arzulanan bir muradları olunca onun için putlara bir deve adar, onu da salıverirlerdi. Bir de koyun dişi doğurursa kendilerine, erkek doğurursa putlara tahsîs ederler ve bu üç türden yemeği kendilerine haram kılarlardı. Helâl ve haram kılma yetkisinin Allah’a ait olduğunu bilmezler ve bu yüzden kötü adetleri üzerinde ısrarla dururlardı. İslâmiyet gelince bu âdetleri bir bir yıkmaya başladı ve yukarıdaki âyet onları bu gibi bâtıl inançlardan vazgeçirmek üzere indirildi. (Lübabü’t-Te’vîl - Kurtubî - Alûsî: İbn Abbas (R. A. )dan).
İLMÎ YÖNÜ
«Helâl ve temiz olarak yeyin. »
Yeryüzündeki ni’metlerin helâl ve temiz olanlarından yeyin; bu sınırı aşıp şeytanın adımlarına uymayın. Allah ancak sizin beden ve ruh sağlığınıza zarar getirmiyecek maddeleri helâl kılmıştır. Çünkü helâl, haram; temiz ve murdar biz insanlara nisbetledir. Allah’a nisbetle değildir. İnsanlara nisbetle mevcut ni’metlerin dört kısma ayrıldığını görüyoruz:
a) Helâl ni’metler,
b) Haram ni’metler,
c) Temiz ve yararlı ni’metler,
d) Murdar ve zararlı ni’metler.
Helâl ni’metler, başkasına ait olmayıp meşru’ yoldan elde edilenidir. Kişinin kendi elemeği ve alın teriyle ticaret, ziraat ve sanattan elde ettiği bu cümledendir.
Haram ni’metler, ya başkasına ait olup meşru’ olmayan yoldan elde edilenidir, ya da başkasına ait değildir, ama beden ve ruh afiyetine zararlıdır. Yetim malı, fâiz, hırsızlık, kumar yoluyla elde edilen ni’metlerle domuz eti, ölmüş hayvan eti bu cümledendi..
Temiz ni’metler hem helaldir, hem de ölçülü kullanılırsa sağlığımıza zararlı değildir. Murdar ni’metler, hem helâl değildir, hem de beden ve ruh sağlığımıza zararlıdır. Özellikle bazı gıda maddelerinin insan karakteri üzerinde de bir takım olumlu ve olumsuz te’sirlerini unutmamak gerekir.
Konumuzla ilgili bilimsel açıklamayı daha çok En’am ve A’raf surelerinin tefsirinde yapacağımızdan burada üzerinde daha fazla durmaya lüzum görmedik.
İLGİLİ HADÎSLER
Yukarıdaki âyet Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin meclisinde okununca sahabenin ileri gelenlerinden Vakkas oğlu Sa’d (R. A) ayağa kalkarak Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize şöyle ricada bulundu:
- «Ya Resûlellah! Allah’a duâ edin de beni duâsı kabul olunan bir adam kılsın.. »
Bunun üzerine Resûlüllâh ona buyurdu ki:
- «Ya Sa’d! Yiyeceğini temiz ve helâl ölçü ve anlamda bulundur ki duâsı makbul bir kimse olasın. Muhammedʹin canını kudret elinde bulunduran Allahʹa yemin ederim ki; adam haram lokmayı midesine indirir de kırk gün (duâsı) kabul olunmaz. Hangi kulun eti (bedeni) haram, murdar ve fâizden yeşerip gelişirse ateş ona daha lâyıktır. » (İbn Kesîr: Hâfız İbn Ebûbekir bin Murdeveyh’ten. 2/203).
Kudsî Hadîs:
«Allah Teâlâ buyuruyor: Kullarıma bağışlayıp verdiğim her mal, onlar için (çizdiğim sınırlar içinde) helâldır. Hem kullarımı H a n î f (Hakk’a yönelik) olarak yarattım. Sonra şeytan gelip onları dinlerinden uzaklaştırdı ve sürükleyip götürdü Ben de bu kez onlara helâl kıldığım (şeylerden bir kısmını) haram kıldım. » (Sahîh-i Müslim).
AHLÂKÎ YÖNÜ
Her haram lokma bir hakkın zayolmasını; her murdar şey ruh ya da beden sağlığının bozulmasını, insan karakteri üzerinde olumsuz te’sir yapmasını hazırlar. Midemize inen her helâl ve temiz lokma düşüncemizi berraklaştırır, kanımızı temizler, vicdanımızı geliştirir ve imânımıza güç kazandırır. O halde insan yaşadığı sürece bu iki ayrı lokma ile karşı karşıyadır. Hangisini seçerse ona göre bir imân ve ahlâk ölçüsüne erişir.
Hayatın canlılık kazanmasının, insanın ataletten kurtulmasının bir sebebi de içimizde ve dışımızdaki karşıt kuvvetlerin çarpışıp tartışması, sürtüşüp itişmesidir. İçimizde imân ve irfan ile şekillenmiş vicdanımızı melek destekler. Kötülüğe ve günaha eğik bir halde bulunan nefsimize ise şeytan yardım eder. Haram ve murdara doğru akıp gitme hevesini taşıyan nefsimizi akıl, imân ve irâdemizin denetimine vermiyecek olursak, mutlaka o şeytanla birleşip, onun olumsuz yönde etkiliyen sinyallerine hedef olup kötü arzularının yerine gelmesini sağlar. Böylece insanın şehevî duygusu hareket ve canlılık kazanır; o yüzden bir takım hakların çiğnenmesine, ahlâk ve fazîletin çökmesine yol açar. Çünkü n e f s bu vadide şeytana adım ve ayak uydurmuştur. Halbuki şeytan insana apaçık bir düşmandır; o ancak kötülük ve hayasızlıkla emreder.
İTİKADÎ YÖNÜ
O size: «Allahʹa karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. »
Allah’a karşı bilmediğimiz şeyleri genellikle üç grupta toplamamız mümkündür:
a) Allah’ın zatı ve mahiyeti,
b) O’nun gayb âlemindeki esrar ve hikmeti,
c) Helâl ve haram, murdar ve temiz şeyler hakkında kendi akıl ve mantığımıza göre hüküm vermemizin ruh ve karakterimiz üzerindeki olumsuz te’sirleri.
Allah öncesiz ve sonsuz (ezelî ve ebedî)dir. Hiçbir şeye benzemez, hiçbir şey O’na denk ve eş olamaz. O, ilmiyle, kudretiyle, rahmet ve inâyetiyle varlık âlemini kuşattığı için, sonradan olma varlıkların Oʹnun zatını ve mahiyetini bilmesine imkân yoktur. Diğer bir deyimle sınırlı olan bir varlık, sınırsız olan bir varlığı ne bilgisiyle, ne idrak ve hafızasıyla kapsayıp kuşatamaz. Bizim aklımız da, bilgimiz de sınırlıdır. Ancak belli bir çizgiye kadar uzanabiliriz. O çizgiyi aşmaya kalktığımızda itikadî bir fırtınaya yakalanırız, gönül gemimiz alt-üst olur. Bununla beraber Allah’ın zatı hakkında bilgi edinme arzusu insanın içinde hep mevcuttur. Şeytan haram lokmayla, murdar nesneyle açık kapı bulunca bu arzumuzu harekete geçirmek için sinyal gönderir. Bu sinyallerin te’sirinden korunabilmemizin tek yolu, sağlam imân ve sonra da helâl ve temiz bir rızıka gerekli olmamızdır.
Allah’ın varlık âleminde öyle esrar ve hikmetleri var ki, onları fiziksel ve matematiksel yollarla çözmeğe, üzerindeki perdeyi kaldırmaya çalışmak bizi müsbet bir sonuca götürmez; üstelik şüphemizi artırır. Örneğin, cennet ve cehennemi, onlardaki niʹmet ve azâbı günümüzün gelişen ilmiyle, tekniğiyle anlamamız hiçbir zaman mümkün değildir. Çünkü bizim bilgi ve tekniğimiz dünyadaki şartlara ve mevcut kanunlara göredir. Halbuki esrar ve hikmetler âlemindeki şartlar ve kanunlar çok değişik ve farklıdır. Meselâ, cennette güneş, bulut, yağmur, gece ve gündüz yoktur. İnsan toprağa intikal etmeden oradaki şartlar içinde yaşayamaz, kıyâmet günündeki kalkışımız o âlemdeki şartlara ve kanunlara uygun biçimde bir bünye ile olacaktır. Ama ne var ki bütün bunları anlamak ve öğrenmek istiyoruz, kendimizi zorluyor, aklımızı ve mantığımızı harekete geçiriyoruz; emekliye emekliye gelip belli ve belirli bir sınırda takılıp kalıyoruz. Şeytan bu sınırda bizi ileriye doğru itmeye çalışıyor. Dönüş yapmamız en sıhhatli çaredir. Aksi halde şeytan önce şüphemizi artırmak, sonra yanlış hükümler vermemizi hazırlamak ve inkâra sapmamızı sağlamak ister.
Helâl ve haram, murdar ve temiz konusunda da aklımız ve deneylerimiz yeterli değildir. Örneğin, domuz etini Batıklar yerler ve bunda bir sakınca görmezler. Halbuki bu hayvanın et ve yağının ruh ve karakter üzerinde de olumsuz teʹsirleri bulunduğu görülmüştür.
Kendi sınırlı ölçü ve tesbitlerimize dayanarak «Allah neden bu hayvanın etini haram kılmıştır? » diyerek itirazda bulunmamız Allahʹa karşı bilmediğimiz şeyleri söylemek olur ki bu, hem büyük bir günahtır; yanlış bir itikad çerçevesine alınırsa küfürdür; hem de şeytanın bu konudaki vesvese sinyallerine alet olmaktır.
Gerçi son yıllarda bu konuda İlmî araştırmalar hızlanmış ve bazı ipuçları tesbit edilmiştir. Yeri gelince gerekli açıklama yapılacaktır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Allah, insanlar için yararlı ve zararlı şeyleri özetledikten, ömür sermayesinin helâl ve temiz niʹmetlerle değerlendirilmesini hatırlattıktan; bu konularda da şeytana ayak uydurmanın üzücü bir kötülüğe ve sonuca götüreceğinden söz ettikten sonra insanları, özellikle inkâr ve inadında direnip aklını ve vicdanını harekete geçirmeyenleri Kurʹânʹa uymaya çağırmış, atalarının yanlış yolda hayatlarını berbat ettiklerini belirterek hakikata karşı dilsiz, sağır ve kör kalmamalarını önermiştir.