MEÂLİ:
164- And olsun ki, Allah, daha önce açık bir sapıklık içinde bulunurlarken mü’minlere yine kendilerinden, onlara Allahʹın âyetlerini okuyan, onları (küfrün kirlerinden) temizleyip arıtan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütuf ve ikrâmda bulunmuştur.
İLGİLİ HADÎSLER
«Âdemoğullarının birbirini izleyen kuşaklarının (veya devir ve asırlarının) en hayırlısında gönderildim. Bu hayır, içinde bulunduğum kuşağa kadar sürüp geldi. » (Buharî: Ebû Hüreyre (R. A. )den)
«Ben, kıyâmet günü âdemoğullarının önde geleniyim. »
Kabir ilk Onun için açılacak, ilk şefaatçi ve şefaati kabul edilecek olan da Odur. (Müslim _ Ebû Dâvud - Tirmizî: Ebû Hüreyre (R. A. )den)
«Şüphesiz ki Allah Kinâneʹyi İsmail oğullarından süzüp çıkardı; Kureyş’i de Kinâne’den süzüp çıkardı. Kureyşʹten de Hâşim oğullarını seçip çıkardı. Beni de Hâşim oğullarından süzüp çıkardı. » (Müslim - Tirmizî: Ebû Hüreyre (R. A. )den)
«Benimle benden önceki peygamberlerin misali, çok güzel ev yapıp sadece bir tarafında bir kerpiç yerini açık bırakan adamın misaline benzer. İnsanlar bu evi gelip ziyaret ederler, beğenirler ve «Bu kerpiç de yerine konulmalı değil miydi? » derler. İşte ben o kerpiçim, ben peygamberlerin hatemiyim. » (Buharî - Müslim - Tirmizî: Ebû Hüreyre (R. A. )den)
PEYGAMBER EFENDİMİZDEN ÖNCEKİ ARAPLAR
Fazla gerilere uzanmadan M. Ö. 1. bin yılda Araplara ve Arabistan’a baktığımızda, onların birçok kabile ve krallığa bölündüğünü görürüz. Musevilik ve Hıristiyanlığın Arabistan’a girmesiyle onların Araplar arasında bir takım savaşlara ve bölünmelere yol açtıkları da bilinmektedir. Altıncı yüzyılın başlarında bu dağınık ülke Hıristiyan Habeşistanʹın istilasına uğradı. Sonra Habeş egemenliği İran saldırısı karşısında yıkılarak hayli değişiklikler meydana geldi. Putperestler Semâvî dinlere pek iltifat etmediklerinden kendi dinlerine daha çok bağlanma ihtiyacını duymuşlar ve böylece putlara gösterilen ilgi bir kat daha artmıştı.
Miladın I. yüzyılından itibaren de Arap Yarımadasının kuzeyinde bulunan Nabat veya Nabt krallığı Roma’nın egemenliği altına girmekten kendini kurtaramamıştı. Hicazʹda ise bir süre Küçük Lihyanlar krallığı varlığını devam ettirmişti.
Diyebiliriz ki, Araplar İslâmiyetʹten önce birleşip bir devlet kuramamışlar; daha çok kabile ve küçük krallıklar halinde yaşamışlardır. Ne Museviliği, ne de Hıristiyanlığı bütün derinlik ve anlamıyla benimsemediklerini söylemek mümkün. Daha çok putperestliğin çeşitli ve çetrefilli yanları ve yönleriyle haşır-neşir olmuş bir millettir.
Bununla beraber Asya ile Afrika arasında coğrafî ve siyasî durumu itibariyle Arap Yarımadasının önemli bir yer işgal ettiğini unutmamak lâzım. Diğer ülkelerle olan ticarî münasebetlerini de dikkate alacak olursak, onun önemi bir kat daha artar. O devirlerde dünya nüfusunun üçte ikisinin Asya kıtasında yaşadığı ise son dinin bu kıtada ve Arap Yarımadasında ortaya çıkmasının hikmetini bütün açıklığıyla yansıtır.
İslâm’ın bu ülkede doğması yepyeni bir medeniyetin vücut bulmasını hazırlamış ve bu dağınık kabileleri biraraya getirerek büyük bir imparatorluğun temelini atmıştır. Böylece daha evvel putperest olan Araplar, imân nîmetine, İslâm devletine erişme imkânını bulmuşlardır. Kurʹân, Allah’ın bu millete uzanan büyük lütuf ve keremini açıklıyarak her milletten daha çok onların Allahʹa şükretmesi ve O’nun dinine sahip çıkması gerektiğine işâret etmektedir.
SON PEYGAMBERİN ARAPLARDAN SEÇİLMESİ
«Allah, müminlere yine kendilerinden bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. »
Cihan Peygamberinin Araplardan seçilmesi ve Mekke vadisinde dünyaya gelmesi bir tesadüf değildir. İlâhî irâdenin tecellisinin hikmet dolu bir tezahürüdür.
Tevrat ve İncil’in geleceğini haber verdiği Son Peygamberin niçin bu ülkeden seçildiğini daha önce Bakara sûresinde kısmen açıklamıştık. Yeri gelmişken bunu biraz daha genişletmemizde yarar vardır ve o takdirde âyetten murat olan mâna ancak anlaşılmış olur.
O Devirde Araplar:
a) Daha çok kabile hayatı yaşardı. Dede-babalarıyla övünmek onların en çok zevk aldığı bir husustu.
b) Güçlü güçsüzü ezer, insan hakları her gün meydanlarda çiğnenirdi. Daha doğrusu kaba kuvvet önde gelir, çevresi olmayan âileler köle muamelesi görürdü.
c) Kadınlar ticaret malı gibi alınıp satılır, komşu iki âile arasında muvakkat mübadeleler yer yer görülür ve duyulurdu.
d) Putperestlik doruğuna yükselmiş ve çok yaygın duruma gelmişti. Putlar hakkında en küçük bir tenkide tahammülleri yok gibiydi.
e) İlim ve medeniyetin eseri yoktu. Çok ilkel bir hayat yaşıyorlar, beden ve ruh temizliğinden uzak bulunuyorlardı.
Mekkeʹnin Coğrafî Önemi:
Mekke vadisi -Kur’ân’ın da açıkladığı gibi- ziraate elverişli değildi. San’ata da kapı açılmamıştı. Halkın çoğu yazın Şam’a, kışın Yemen’e ticarî kervanlar düzenlerlerdi.
Yeryüzünde Allah’a ibâdet için kurulan ilk mâbet (Kâbe) burada bulunuyor ve bu nedenle Yarımadanın kutsal kabul edilen bir merkezi sayılıyordu.
Şiir ve edebiyata önem veren Arapların Mekke çevresinde kurdukları panayırlar, bu kesime ayrı bir özellik kazandırıyor ve burada meydana gelen bir olayın sürʹatle diğer kabile ve milletlere yayılma şansı her zaman kendini gösteriyordu.
O halde gelecek son peygamber, Allah’ın dinine kısa zamanda dikkatleri çekebilmek için şiddetli bir tepkiyle karşılaşmak, ulaşım ve haberleşme imkânları bulunan bir ülkede işe başlamalı, diğer ülkelerde sesi duyulmalı, uğrayacağı haksızlığın ölçü kabul etmez baskısından dolayı çevre kabileler yavaş yavaş ona meyletmek idi. İşte bütün bu özellikleri Araplar ve Mekke vadisi kendinde bulunduruyordu. Ayrıca gelecek olan son peygamberin ilk adımda kendi doğup büyüdüğü ülkede peygamberliğini ilân etmesi gerekliydi. Çünkü tanınmadığı bir ülkede ortaya çıkması inandırıcı olmazdı.
Bu ölçü ve ortam içinde Hz. Muhammed (A. S. ) İslâmiyetʹin gelişebilmesine temel teşkil edecek olan şu dört esası İlâhî metotla işlemek için işe başladı:
1. En ünlü edip ve şâirleri susturup hayrete düşürecek Allah Kelâmını en ahenkli ve duyarlı biçimde okuyup çevrenin dikkatini çekmek ve onları ister istemez bu Kitap hakkında derin bir düşünme havasına itmek.
2. Kararan ruhları küfrün ve ahlâksızlığın bütün kirlerinden arındırıp cilâlamak, insanca yaşamayı öğretmek ve bunun her gün model ve örneklerini sunmak,
3. Okuma-yazma öğreterek cehaleti kaldırmak ve bu açıdan hareketle İslâm medeniyet ve kültürünü aşılamak,
4. İlmin kapısını açmak, hiç olmazsa onu aralamak, imânla ilmi, hukukla ahlâkı, fertle cemiyeti biraraya getirip bütünleştirmek ve bunun en yüksek hikmetini kademe kademe gönüllere enjekte etmek.
Kur’ân’ın özetliyerek açıkladığı bu yüce gayelerle sahneye çıkan ve insanlıktan yana en güzel hizmeti sunan bir peygamber, kendi milletine ancak şeref, itibar, güven, doğruluk ve fazîlet kazandırmıştır. Şüphesiz ki perdenin bu ölçü ve biçimde aralanması bir millet için Allahʹın büyük lûtfudur. İnanan her millete bu lütuf ve rahmet sunulmaktadır. Kıyâmete kadar da devam edecektir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Geçen âyetle Allahʹın mü’minlere olan lûtfu açıklandı. Son Peygamber Hz. Muhammed’in nasıl bir rahmet olduğuna dikkatler çekildi. Özellikle Arapların birleşip hatırı sayılır bir millet olmaları için böyle bir lütuf ve rahmete lâyık görülmelerinin ne büyük bir nîmet olduğuna işâret edilerek bunun her an şükrünü yerine getirmeleri hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, sözü edilen nîmete rağmen mü’minlerin hatalı bir yol tutmaları yeriliyor. Kendi hataları yüzünden Uhud savaşında yenilgiye uğradıkları, Rahmet Peygamberinin vermiş olduğu emrin gereğini yerine getirmediklerinin cezasını çektikleri açıklanıyor. Bu arada İslâmʹı içinden kemirip çökertmek isteyen münafıkların çevirdikleri entrikalar gözler önüne seriliyor.