Al-i İmran Suresi 164. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

لَقَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ اِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ

164.

Andolsun, Allah, mü'minlere kendi içlerinden; onlara ayetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

Diyanet İşleri

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

164- And olsun ki, Allah, daha önce açık bir sapıklık içinde bulu­nurlarken mü’minlere yine kendilerinden, onlara Allahʹın âyetlerini oku­yan, onları (küfrün kirlerinden) temizleyip arıtan, onlara kitap ve hikme­ti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütuf ve ikrâmda bulun­muştur.

İLGİLİ HADÎSLER

«Âdemoğullarının birbirini izleyen kuşaklarının (veya devir ve asır­larının) en hayırlısında gönderildim. Bu hayır, içinde bulunduğum kuşağa kadar sürüp geldi. » (Buharî: Ebû Hüreyre (R. A. )den)

«Ben, kıyâmet günü âdemoğullarının önde geleniyim. »

Kabir ilk Onun için açılacak, ilk şefaatçi ve şefaati kabul edilecek olan da Odur. (Müslim _ Ebû Dâvud - Tirmizî: Ebû Hüreyre (R. A. )den)

«Şüphesiz ki Allah Kinâneʹyi İsmail oğullarından süzüp çıkardı; Kureyş’i de Kinâne’den süzüp çıkardı. Kureyşʹten de Hâşim oğullarını seçip çıkardı. Beni de Hâşim oğullarından süzüp çıkardı. » (Müslim - Tirmizî: Ebû Hüreyre (R. A. )den)

«Benimle benden önceki peygamberlerin misali, çok güzel ev yapıp sadece bir tarafında bir kerpiç yerini açık bırakan adamın misaline ben­zer. İnsanlar bu evi gelip ziyaret ederler, beğenirler ve «Bu kerpiç de ye­rine konulmalı değil miydi? » derler. İşte ben o kerpiçim, ben peygamber­lerin hatemiyim. » (Buharî - Müslim - Tirmizî: Ebû Hüreyre (R. A. )den)

PEYGAMBER EFENDİMİZDEN ÖNCEKİ ARAPLAR

Fazla gerilere uzanmadan M. Ö. 1. bin yılda Araplara ve Arabistan’a baktığımızda, onların birçok kabile ve krallığa bölündüğünü görürüz. Mu­sevilik ve Hıristiyanlığın Arabistan’a girmesiyle onların Araplar arasında bir takım savaşlara ve bölünmelere yol açtıkları da bilinmektedir. Altıncı yüzyılın başlarında bu dağınık ülke Hıristiyan Habeşistanʹın istilasına uğ­radı. Sonra Habeş egemenliği İran saldırısı karşısında yıkılarak hayli de­ğişiklikler meydana geldi. Putperestler Semâvî dinlere pek iltifat etmedik­lerinden kendi dinlerine daha çok bağlanma ihtiyacını duymuşlar ve böylece putlara gösterilen ilgi bir kat daha artmıştı.

Miladın I. yüzyılından itibaren de Arap Yarımadasının kuzeyinde bu­lunan Nabat veya Nabt krallığı Roma’nın egemenliği altına girmekten kendini kurtaramamıştı. Hicazʹda ise bir süre Küçük Lihyanlar krallığı var­lığını devam ettirmişti.

Diyebiliriz ki, Araplar İslâmiyetʹten önce birleşip bir devlet kurama­mışlar; daha çok kabile ve küçük krallıklar halinde yaşamışlardır. Ne Mu­seviliği, ne de Hıristiyanlığı bütün derinlik ve anlamıyla benimsemedikle­rini söylemek mümkün. Daha çok putperestliğin çeşitli ve çetrefilli yan­ları ve yönleriyle haşır-neşir olmuş bir millettir.

Bununla beraber Asya ile Afrika arasında coğrafî ve siyasî durumu itibariyle Arap Yarımadasının önemli bir yer işgal ettiğini unutmamak lâ­zım. Diğer ülkelerle olan ticarî münasebetlerini de dikkate alacak olur­sak, onun önemi bir kat daha artar. O devirlerde dünya nüfusunun üçte ikisinin Asya kıtasında yaşadığı ise son dinin bu kıtada ve Arap Yarım­adasında ortaya çıkmasının hikmetini bütün açıklığıyla yansıtır.

İslâm’ın bu ülkede doğması yepyeni bir medeniyetin vücut bulması­nı hazırlamış ve bu dağınık kabileleri biraraya getirerek büyük bir impa­ratorluğun temelini atmıştır. Böylece daha evvel putperest olan Araplar, imân nîmetine, İslâm devletine erişme imkânını bulmuşlardır. Kurʹân, Al­lah’ın bu millete uzanan büyük lütuf ve keremini açıklıyarak her milletten daha çok onların Allahʹa şükretmesi ve O’nun dinine sahip çıkması ge­rektiğine işâret etmektedir.

SON PEYGAMBERİN ARAPLARDAN SEÇİLMESİ

«Allah, müminlere yine kendilerinden bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bu­lunmuştur. »

Cihan Peygamberinin Araplardan seçilmesi ve Mekke vadisinde dün­yaya gelmesi bir tesadüf değildir. İlâhî irâdenin tecellisinin hikmet dolu bir tezahürüdür.

Tevrat ve İncil’in geleceğini haber verdiği Son Peygamberin niçin bu ülkeden seçildiğini daha önce Bakara sûresinde kısmen açıklamıştık. Ye­ri gelmişken bunu biraz daha genişletmemizde yarar vardır ve o takdirde âyetten murat olan mâna ancak anlaşılmış olur.

O Devirde Araplar:

a) Daha çok kabile hayatı yaşardı. Dede-babalarıyla övünmek on­ların en çok zevk aldığı bir husustu.

b) Güçlü güçsüzü ezer, insan hakları her gün meydanlarda çiğnenirdi. Daha doğrusu kaba kuvvet önde gelir, çevresi olmayan âileler köle muamelesi görürdü.

c) Kadınlar ticaret malı gibi alınıp satılır, komşu iki âile arasında muvakkat mübadeleler yer yer görülür ve duyulurdu.

d) Putperestlik doruğuna yükselmiş ve çok yaygın duruma gelmişti. Putlar hakkında en küçük bir tenkide tahammülleri yok gibiydi.

e) İlim ve medeniyetin eseri yoktu. Çok ilkel bir hayat yaşıyorlar, be­den ve ruh temizliğinden uzak bulunuyorlardı.

Mekkeʹnin Coğrafî Önemi:

Mekke vadisi -Kur’ân’ın da açıkladığı gibi- ziraate elverişli değildi. San’ata da kapı açılmamıştı. Halkın çoğu yazın Şam’a, kışın Yemen’e ti­carî kervanlar düzenlerlerdi.

Yeryüzünde Allah’a ibâdet için kurulan ilk mâbet (Kâbe) burada bu­lunuyor ve bu nedenle Yarımadanın kutsal kabul edilen bir merkezi sayılı­yordu.

Şiir ve edebiyata önem veren Arapların Mekke çevresinde kurduk­ları panayırlar, bu kesime ayrı bir özellik kazandırıyor ve burada meydana gelen bir olayın sürʹatle diğer kabile ve milletlere yayılma şansı her za­man kendini gösteriyordu.

O halde gelecek son peygamber, Allah’ın dinine kısa zamanda dikkat­leri çekebilmek için şiddetli bir tepkiyle karşılaşmak, ulaşım ve haberleş­me imkânları bulunan bir ülkede işe başlamalı, diğer ülkelerde sesi duyul­malı, uğrayacağı haksızlığın ölçü kabul etmez baskısından dolayı çevre kabileler yavaş yavaş ona meyletmek idi. İşte bütün bu özellikleri Araplar ve Mekke vadisi kendinde bulunduruyordu. Ayrıca gelecek olan son pey­gamberin ilk adımda kendi doğup büyüdüğü ülkede peygamberliğini ilân etmesi gerekliydi. Çünkü tanınmadığı bir ülkede ortaya çıkması inandırıcı olmazdı.

Bu ölçü ve ortam içinde Hz. Muhammed (A. S. ) İslâmiyetʹin gelişebil­mesine temel teşkil edecek olan şu dört esası İlâhî metotla işlemek için işe başladı:

1. En ünlü edip ve şâirleri susturup hayrete düşürecek Allah Kelâ­mını en ahenkli ve duyarlı biçimde okuyup çevrenin dikkatini çekmek ve onları ister istemez bu Kitap hakkında derin bir düşünme havasına itmek.

2. Kararan ruhları küfrün ve ahlâksızlığın bütün kirlerinden arındırıp cilâlamak, insanca yaşamayı öğretmek ve bunun her gün model ve ör­neklerini sunmak,

3. Okuma-yazma öğreterek cehaleti kaldırmak ve bu açıdan hareket­le İslâm medeniyet ve kültürünü aşılamak,

4. İlmin kapısını açmak, hiç olmazsa onu aralamak, imânla ilmi, hu­kukla ahlâkı, fertle cemiyeti biraraya getirip bütünleştirmek ve bunun en yüksek hikmetini kademe kademe gönüllere enjekte etmek.

Kur’ân’ın özetliyerek açıkladığı bu yüce gayelerle sahneye çıkan ve insanlıktan yana en güzel hizmeti sunan bir peygamber, kendi milletine ancak şeref, itibar, güven, doğruluk ve fazîlet kazandırmıştır. Şüphesiz ki perdenin bu ölçü ve biçimde aralanması bir millet için Allahʹın büyük lûtfudur. İnanan her millete bu lütuf ve rahmet sunulmaktadır. Kıyâmete kadar da devam edecektir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Geçen âyetle Allahʹın mü’minlere olan lûtfu açıklandı. Son Peygam­ber Hz. Muhammed’in nasıl bir rahmet olduğuna dikkatler çekildi. Özel­likle Arapların birleşip hatırı sayılır bir millet olmaları için böyle bir lütuf ve rahmete lâyık görülmelerinin ne büyük bir nîmet olduğuna işâret edilerek bunun her an şükrünü yerine getirmeleri hatırlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, sözü edilen nîmete rağmen mü’minlerin hatalı bir yol tutmaları yeriliyor. Kendi hataları yüzünden Uhud savaşında ye­nilgiye uğradıkları, Rahmet Peygamberinin vermiş olduğu emrin gereğini yerine getirmediklerinin cezasını çektikleri açıklanıyor. Bu arada İslâmʹı içinden kemirip çökertmek isteyen münafıkların çevirdikleri entrikalar gözler önüne seriliyor.