Nisa Suresi 160-162. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

فَبِظُلْمٍ مِنَ الَّذِينَ هَادُوا حَرَّمْنَا عَلَيْهِمْ طَيِّبَاتٍ اُحِلَّتْ لَهُمْ وَبِصَدِّهِمْ عَنْ سَبِيلِ اللّٰهِ كَثِيرًا وَاَخْذِهِمُ الرِّبٰوا وَقَدْ نُهُوا عَنْهُ وَاَكْلِهِمْ اَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَاَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ مِنْهُمْ عَذَابًا اَلِيمًا لٰكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَالْمُقِيمِينَ الصَّلٰوةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ اُو۬لٰٓئِكَ سَنُؤْتِيهِمْ اَجْرًا عَظِيمًا

161.

(160-161) Yahudilerin yaptıkları zulüm ve birçok kimseyi Allah yolundan alıkoymaları, kendilerine yasaklanmış olduğu halde faiz almaları, insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle önceden kendilerine helal kılınmış temiz ve hoş şeyleri onlara haram kıldık. İçlerinden inkar edenlere de acı bir azap hazırladık.

Diyanet İşleri

162.

Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve mü'minler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler. O namazı kılanlar, zekatı verenler, Allah'a ve ahiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük bir mükafat vereceğiz.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

160-161- Yahudîlerden (çoğunun) zulümleri, bir çoklarını Allah yo­lundan alıkoymaları, menʹedildikleri halde faiz almaları ve haksız sebep­lerle insanların mallarını yemeleri sebebiyle (daha önce) kendilerine he­lâl kılınan iyi ve temiz şeyleri onlara harâm kıldık ve yine onlardan küfür üzere kalanlara elem verici bir azâp hazırladık.

162- Ama onlardan ilimde kök salıp derinleşenler, sana indirilene de, senden önce indirilene de inanan, namazı kılan, zekâtı veren, Allah’a ve Âhiret gününe imân eden müʹminlere gelince, işte onlara büyük bir ecir (karşılık ve mükâfat) vereceğiz.

YAHUDÎ IRKINI DOĞRU YOLA GETİRMEK

Gerçi doğru yola eriştirmek insanların elinde değildir. O ancak Al­lah’a hastır. Peygamberler, mürşitler ve olgun ilim adamlarının görevi doğru yolu göstermek, ona yönelmede rehberlik etmektir. Diyebiliriz ki, bu üç sınıf da onları ıslah etmede pek başarılı olamamışlardır. Ancak pey­gamberlikle hükümdarlığı nefsinde cemedenler müstesnâ.. Yahudîlerin zulüm ve taşkınlığını, insanların mallarını haksız sebeplerle yemelerini an­cak bu vasıfta olanlar durdurabilmişlerdir. Musâ Peygamberde de bir ba­kıma liderlik vasfı vardı. Yani liderlikle peygamberliği kendinde toplamış­tı. Dâvud Peygamberle, Süleyman Peygamberde bu iki vasfın bir arada bulunması çok daha belirgin idi. Sadece peygamberlik vasfıyla ortaya çı­kan Zekeriya, Yahya ve İsâ Peygamberler bu millete olumlu yönde tesir edememiş, onlara yön vermekte fazla başarı sağlayamamışlardır. Üstelik Yahudi ırkına mensup olanlar kimine işkence etmişler, kimini öldürüp, ki­mini de ülkeden sürmüşlerdir.

Çünkü bu ırkın karakter ve mayası tamamen dünya saltanatına yö­nelik bir özellik taşımaktadır. Âhiret kavramından zevk almadıkları gibi, onu düşünmek de istemezler.

Bu yüzden tarihin birçok devirlerinde Allah’a karşı verdikleri sözü bozmuşlar, Musâ Peygambere, «Müşriklerin tanrıları gibi bize de bir tan­rı yapıp meydana getir» demekten çekinmemişlerdir. Nitekim Musâ Pey­gamberin 40 gün Tûr-i Seynâ’da beklemesini fırsat sayarak altundan bu­zağı yapıp tapınmışlardı. Onlara göre, her şeyi maddeyle ölçmek gerekir. Allah’ı da bir cisim olarak görmek istemeleri bunun en açık örneklerinden biridir.

Kurʹân’da bütün bunların İlâhî sınırları aşmak anlamında «zulüm» ta­biriyle açıklanması, Yahudîlerin nasıl bir haksızlık ve tuğyan içinde bulun­duklarını göstermeğe yeter de artar.

İş bununla da kalmıyarak birçok insanları Allah yolundan alıkoyma­ları, âhireti inkâr ederek bu yolu tıkamaya çalışmaları; Tevrat’ta kesin­likle haram kılındığı halde faiz müessesesini işler hale getirmeleri büyük fitnelere yol açmış, hem kendilerine, hem diğer milletlere çok pahalıya malolmuştur.

Bu sebeple Allah dünyada bir cezâ olmak üzere -daha önce kendi­lerine helâl sayıldığı halde- iyi ve temiz şeylerden bir kısmını onlara ha­ram kılmıştır.

En’am sûresinde bu tahrîm şöyle açıklanır:

«Yahudi (dininden) olanlara da (Tevratʹda) her tırnaklı olan hayvanı haram kıldık. Sığır ve koyunların da sırtlarında veya bağırsaklarında veya kemiğe karışık bulunan yağlar dışında iç yağlarını haram kıldık. Bu, aşırı gidip İlâhi sınırları aşmalarından, insan haklarına el uzatmalarından do­layı onlara verdiğimiz bir cezâdır ve elbette biz doğrularızdır. » (En’am sûresi âyet: 146)

Âhiretteki cezaları ise, elem verici bir azâbın hazırlandığı şeklinde açıklanmıştır.

TEVRATʹta da hayvan iç yağlarının haram kılındığına dair altı yerde gereken açıklamaya rastlamaktayız. Daha önce Âl-i İmrân 93. âyetin tef­sirinde bu hususa kısmen temas etmiştik. Burada sadece Tevratʹtan bir belgeyi nakletmekle yetineceğiz: «Ve Rab, Musaʹya söyleyip dedi: İsrâil oğullarına söyle: Hiçbir yağ, öküz yahut koyun, keçi yağı yemiyeceksiniz. » (Tevrat/Levililer: 7/22 - S. 104. Kitab-ı Mukaddes Şirketi)

TIRNAKLI HAYVANLARLA İÇ YAĞLARININ HARAM KILINMASINDAKİ HİKMET

«Yahudilerden (çoğunun) zulümleri sebebiyle (daha önce) kendilerine helâl kılınan iyi ve temiz şeyleri onlara haram kıldık. »

Yahudîlerin işleyegeldikleri haksızlıklar sebebiyle dünyevî bir cezâ olarak neden tırnaklı hayvanların etiyle iç yağları haram kılınmış da baş­ka yiyecekler değil? Bunun sebep ve hikmetini anlayabilmek için o çağa kadar uzanmak gerekir. Gerçi Enʹam sûresinde bunun yeteri kadar açık­laması yapılmıştır. Ama yeri gelmişken bunun bazı sebep ve hikmetlerini kısaca açıklamamızda yarar vardır. Önce şunu belirtelim ki hayvanî kö­kenli organik maddeler, hücre yapımızın temel taşını oluşturmaktadır. Bu gibi organik maddelere protein adı verilmekte ve beslenme için vazgeçil­mez birer unsur oldukları bilinmektedir. Çünkü yağ ve şekerlerle birlikte enerji verme işlevinde rol alırlar. Özellikle hayvanî proteinler, insan orga­nizması için büyük önem taşıyan aminoasitler bakımından bitkisel pro­teinlere göre daha zengindir.

Bu hususu dikkate alarak Yahudîlerin o günkü geçim kaynaklarını gözden geçirince daha çok ticaret ve hayvancılıkla uğraştıkları anlaşılır. İbranilerin yurdu olan ve tarihî bir ülke kabul edilen Filistin topraklarının hem ziraate, hem de hayvancılığa elverişli olduğu muhakkaktır. Gereğin­den fazla proteinli maddeleri, özellikle et, yağ ve benzeri gıda maddeleri­ni yemek nefsi iyice azdırır, şehveti tahrik eder. Gayretini midesine yönel­ten insanların çoğu Yaratanına karşı âsi olur. Tarihte bunun birçok ör­nekleri vardır. Hem onların azgınlığını frenlemek, hem de et, yağ gibi te­mel gıda maddelerinden onları mahrûm bırakmak bir bakıma dünyevî ce­zâ, bir bakıma da ıslâh yollarından biridir.

Ayrıca çok sıcak bir iklimde hayvanî yağları, özellikle iç yağları yeme­nin sağlığı bozacağını da dikkate aldığımızda, bunun da bir bakıma dün­yevî cezâ, bir bakıma da o insanların ve gelecek olan kuşaklarının sağ­lığını korumaya yönelik bir tedbîr olacağını düşünebiliriz.

Diğer kuvvetli bir ihtimal de şudur: Beslenme hususunda çok yarar­lı olan hayvanî et ve yağlar, başka hiçbir amaç güdülmeden doğrudan haram kılınıp, Yahudîler, dünyevî bir cezâ olarak bu nîmetlerden mahrum bırakılmışlardır.

MİLLETLERİ ÇÖKERTEN DÖRT GÜNAH

«Yahudîlerin (çoğunun) zulümleri… sebebiyle... »

Milletlerin hem kendilerinden yana, hem insanlıktan yana yararlı bir düzeye gelip uzun süre varlıklarını devam ettirmelerinde daha çok üç şe­yin birleşip birbirine destek olmasına ihtiyaç vardır: Akıl, ilim ve din. Ne­den bu üçü? sorusuna ise şu cevabı vermek mümkündür:

Kâinat insan aklının arzuladığı plâna göre meydana getirilmiş değil­dir. O halde sadece akıl yoluyla ruhumuzla uyum sağlayacak bir hayat dü­zeni kurmamız mümkün değildir. Aklın kudretini ortaya koyacak ilme, il­me ve akla yön veren, ışık tutan dine ve dinî ahlâka ihtiyaç vardır.

Buna hayatın sehpası veya üçlü sünneti diyebiliriz. Kurʹân Yahudîle­rin zaman zaman bu üçlü sünnete uymadıklarını, dikkatleri fazlasıyla çe­kecek ölçü ve anlamda açıklayarak dört büyük günaha kaydıklarını, bu yüzden zilletten zillete, esaretten esarete uğradıklarını hatırlatıyor. Ayrı­ca milletleri çökerten dört büyük günahı birkaç yerde tekrarlıyarak hafıza ve idrakimizde derin iz bırakmak istiyor.

Dört büyük günahı şöyle sıralayabiliriz:

1. Zulüm - haksızlık

2. İnsanları Allah yolundan alıkoymak

3. Faizle iş görmek, onu yaygınlaştırmak

4. İnsanların mallarını haksız ve bâtıl sebeplerle yemek..

MİLLETLERİ YAŞATAN İLİM ADAMLARI

«Ama onlardan ilimde kök salıp derinleşenler... » ʹ

Kur’ân ilgili âyetle ilim adamlarına dikkatleri çekmekte, bunların ül­kenin temel direkleri ve aydınlatıcı lâmbaları olduklarına işâret etmektedir. Bu arada gerçek ilim adamlarının vasıflarını belirterek inananlara bu hu­sustaki kıstası en anlamlı biçimde şöyle sunuyor:

1. Ciddi bir tahsil yapmak,

2. Araştırıcı ruhuna sahip olmak,

3. Bıkmadan yorulmadan ilim doğrultusunda ilerlemek,

4. İlimde kök salıp derinleşmek,

5. İlmin bir yüzünü dünyaya, diğer yüzünü âhirete çevirmesini bilmek ve inanmak,

6. İlmi hem insan zekâsını, hem de ruhunu geliştirme hizmetine sevketmek,

7. Dünya ile âhiret, beden ile ruh, insan ile bağlı bulunduğu hayat ka­nunu arasında uyum sağlamaya yöneltmek..

Bütün bu vasıflar fizikle metafizik arasında uyumlu bir denge sağlar. İnsan ile yaratanı arasındaki engelleri kaldırır. Aklın dünya ile âhiret me­selelerini derinlemesine kavramaya yetmediğini öğretir. Dinin lüzumunu bütün safiyetiyle belirgin hale getirir.

İşte bu ölçüdeki ilim adamlarıdır ki, ülkeleri kalkındırır, faziletli ku­şakların hayat sahnesine çıkmasını hızlandırır, Allah korkusunu bütün sevgi ve haşmetiyle kalblere ve dimağlara yerleştirirler. Milleti uzun ömür-. lü, dayanıklı ve ahenkli düzeyde tutarlar. Hakiki medeniyetin temelini en sağlam biçimde oluştururlar. İnsanca yaşamanın bütün yollarını açarlar. Geleceğin çok umut verici olduğunu kanıtlarlar.

Bunun için Kur’ân sadece zekâları geliştiren tek yönlü bir ilmi ve ilim adamını övmüyor. Nitekim bu seviyede olan Yahudi ırkında bazı ilim adam­larının, din olarak İslâmiyeti seçtikleri bir gerçektir.

Sonra da Yahudilerden bilgi ve ilgisini hakikatı bulup seçmeye çevi­ren müʹminler şu altı esastan dördüne inandıkları ve ikisini imanlarının gereği olarak uyguladıkları için iki büyük mükâfatla müjdelenmişlerdir: Hz. Muhammedʹe (A. S. ) indirilen vahye ve kitaba, Oʹndan önce indirilen vahye ve kitaplara, Allah’a ve Âhiret gününe, Allahʹın belirlediği anlamda inanırlar ve namaz kılıp zekât verirler.

İşte ilmin rehberliğinde semavî dinlerin birleştiği esaslarda birleşen ve böylece sürtüşme, tartışma, kin ve düşmanlığın Allah’ın indirdiği hiç­bir dinde yeri olmadığını ilân eden âlimler her devirde yaşadıkları muhit ve çevrelerine ışık tutup rahmet olmuşlardır. Kur’ân-ı Kerîmʹde sık sık övü­len ilim adamları ancak bu kıratta olanlardır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle zaman zaman insanlığı tedirgin eden Yahudî ır­kının haksızlıkları, taşkınlıkları, başkalarının mallarını bâtıl sebeplerle ye­meleri, her şeyin maddeyle ölçülmesine yol açan, yardımlaşma ve daya­nışma ruhunu öldüren faizi yaygınlaştırmaları söz konusu edildi ve bu açıdan hareketle mü’minler uyarıldı. Sonra gerçek ilim adamlarının va­sıfları belirtildi. Ülkelerin kurtulmasının hakikatı arayan ilim adamlarının yetiştirilmesiyle selâmete erişeceğine işâret edildi.

Aşağıdaki âyetlerle tekrar Yahudîlerin geçmişte olduğu gibi, hakkın ve fazîletin karşısında durdukları, son peygamberin rahmet meşalesini söndürmek babında üstün gayret ve akla gelmedik entrikalar çevirdik­leri açıklanıyor. İstek ve iddialarında samimi ve ciddi olmadıklarını isbat sadedinde geçmiş peygamberlere indirilen vahyin anlam ve kapsamı üze­rinde duruluyor. Sonra da peygamberlerin gönderilmesinin asıl amacı be­lirtiliyor.